“Bir insanı sevmekle başlar her şey.” 

 Niyetimde Sait Faik’in herhangi bir öyküsünden yola çıkarak diğer hikayelerine değinmek, edebi kişiliğini yansıtmak vardı. Fakat onun usta bir öykücü olması, kendisini yeterince tanıma isteğim ve eserleri hakkında fikir sahibi olmak için çıktığım bu yolda incelemelerimi yaparken, onun bir hikayesi ile bütün yazın hayatını anlatamayacağımı düşündüğümden birçok öykülerinden yola çıkarak anlatmayı yeğledim. “Havada Bulut” adlı hikaye kitabı ile kendisini tanımış, bu araştırmalarım ile de yazarımızı  daha fazla tanıma imkanı bulmuş ve samimi, doğal oluşuna karşı hayranlığım artmıştır. Sait Faik denilince akla ilk gelen şeylerden bazıları; herhangi bir düzene veya kurala bağlı olmaması, içten gelen samimi davranışları ile hareket etmesi, öyle doğal öyle samimi bir kişiliğinin olmasıdır. Buna yaptığım inceleme ve araştırma neticesinde daha da çok tanık oldum. 

 Sait Faik, 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğdu. Babası ceviz ve kereste kütüğü ticareti ile uğraşmıştır. Kendisi İsviçre, Grenoble, Lion, Marsilya vs. yerlerde eğitim için değil de gezmek için gittiğini ifade eder. Tabi hayatının büyük bir kısmını İstanbul’da geçirmiştir. Babası kendisi gibi oğlunun da ticaretle uğraşmasını istedi. Fakat yazarımız bu işe pek yatkın değildi. O’nun usu öykü ve romanlarda idi. Öğretmenlik de dahil birçok işlerde çalışma fırsatı yakalamış fakat hiçbir işte yeterince kalıcılığı sağlayamamıştır. Sadece kendi gönlünce yaşamayı istemiş; balıkçılarla, çımacılarla, halk insanları ile dostluk kurmuştur. En çok zaman geçirdiği yerler; Beyoğlu Burgaz Adası ve Şişli’deki apartman dairesi olmuştur. Yaşamının daha derli toplu olmasını istemiş ama bunu başaramamıştır. Evlilik hayatında da bu hal geçerli olmuştur. Bundan dolayı da yaşamı ve öyküleri iki temel güce dayanmaktadır; annesi ve babasından kalan geliri. 

 Sait Faik ilk hikayelerini “semaver” de toplamıştır. İlk öyküsü yayımlandığı zamanlarda Türk öyküsü Sadri Ertemlerle, Sabahattin Alilerle, Memduh Şevket Esendallarla önemli aşamalara varmıştı. Ününün genişlemesi ise İkinci Dünya Savaşından sonraki zamana denk gelmektedir. Gerek insanın gerek toplumun gerçeklerine yönelmiştir. Onun belirtmek istediği şey tam da duygunun kendisidir. Bu yüzdendir ki dilsel- duygusal bütünleşmeyi sağlamış önemli yazarımızdır. Bu bütünlüğü sağlayan bir başka yazarımız da Yaşar Kemal’dir. Düzyazı alanında ise Ahmet Haşim’i bilmekteyiz. Öykülerinin yanında şiirleri, röportajları da yayımlanmıştır. 1948 yılından ölene kadar da yazmaya devam etmiştir. Sait Faik’in hikayesi dış dünyadan içe girmesi, psikolojik çözümlemesi, “olay” değil de “olaysızlık” üzerine kuruludur. Herhangi bir sokaktaki adamı bulup onu sevgisi, acısı, yaşantısı, nefreti ile okurunun karşısında var eder. İstanbul şehrine ayrı bir sevgisi vardır ve İstanbul temi başlı başına bir evrendir. Tüm hücreleri ile İstanbul’u yaşamış ve okuruna bu hislerini yaşatmıştır. Onu sırf yazmak için İstanbul sahillerine indiğini düşünmek yersiz olacaktır. İnsanları sevmek, onlarla aynı ortamda bulunmak ona mutluluk vermektedir;

“Hani hikaye yazmak, onlara dair düşünme için sanma! Sevmek için. Yüzlerine bakarak sevmek için.”

 O tamamen yapay, süslü, gösterişli çevrelerden uzak kalmış, toplum arasında yaşamayı tercih etmiştir. Onun içten anlatımlı, öze inen, içimizi ısıtan “semaver” öyküsü bugüne kadar etkisini devam ettirmektedir. Soğuk kış gecelerinde annesi ile içtiği semaver çayının güzelliğini hiçbir içecekte bulamaz. Çünkü yanı başında annesi vardır ve semaver çayını onunla içmek güzeldir. Fakat annesi zaman geçip de öldüğünde artık semaver çayı içmez. Daha öykünün en başından hayat gerçeğinin katılığı tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir. “Son kuşlar” da öykü boyunca kuşları anlatır. Belki birçoğumuz kuşların hayatımızdaki yerini yeterince anlamıyoruz, ama Sait Faik kuşları hayatında önemli bir yere koymaktadır. 

 Öykülerinin temelini şu sözü üzerine kurmaktadır; “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” Bunu eserlerinde eksiksiz bir şekilde görmekteyiz. Belki söylenmesi kolay ama uygulaması hayli zor bir cümledir. Yazarımıza göre insan olmanın anlayışı da budur. Sait Faik her iki boğazda da oturur ve balık tutanları, tekne ve vapur gezintilerini büyük bir gözlem gücüyle dile getirir. Aslında sadece gözleme dayanmaz aynı zamanda o hayatın içinde bulunmayı, onlarla bir arada yaşamayı da sürdürür. “Az Şekerli” ve “Hikaye Peşinde” öykülerinde bu yaşayışını görmemiz mümkündür. İnsanlara olan tutkunluğunu gözlerinin içinden yansıyan parıltı ile tanımlayabiliz. İnsanları ve kendini de bir öyküsünde şöyle tanımlamaktadır: “Yolda bir cigara canınız istese, kibritiniz de olmasa, gidip de kimden yakarsınız? Bir yol sormanız lazım gelse, kime sorarsınız? Bir kalabalığın toplandığı yerde, ne oldu acaba, diye kime dersiniz? Ben, öyle adamlardan biriyim. “Dört Zayit” (Mahalle Kahvesi)  O dilinde ne barındırırsa kalemine de onunla besler. En önemlisi de etkilendiği olayları kendi duyuşu ve etkileyici anlatımıyla ifade etmesidir. Özgürlüğüne düşkün bir yazardır. Belki de içinden geldiği gibi, sakin ve rahat bir kişiliğe sahip olması ile de özgün, samimi ve doğal olarak eserlerini meydana getirmiştir. Herhangi bir şehirde ya da sokakta gezdiğimizde gördüğümüz kişiler sanki onun anlattıkları kişilerdir. Buradan da tanıdık ve bildik kişileri ortaya koyma ustalığını görmekteyiz. 

 Her yazarımızda önemli bir yer tutan “mektup” ögesi Sait Faik’ de de yerini almıştır. Öykülerini mektup sıcaklığı ve samimiliği ile dile getirmiş desek yanlış bir çıkarımda bulunmayız. Bir yazarı tanıma eğilimi gösteriyorsak eğer o yazarın mektuplarının önemli yararı olacağını da bilmeliyiz. Çünkü onun mektupları bir bakıma onun kişiliğini de ortaya koymaktadır. Yazar hakkında ipuçları bularak inceleme, değerlendirme yapma yönünde etkisini göz ardı edemeyiz. Bundan dolayıdır ki Batı’da yazarların mektuplarının saklanması ve yayınlanması yaygın bir hale gelmiştir. Bizim ülkemizde de aynı şekilde mektuplara değer verilmesini, saklanmasını, onların vesilesi ile gelecek kuşaklara bilgi aktarımı yapılmasını umuyoruz. Tam da bu noktada görüşleri ile ayrı bir yer edinen Yaşar Nabi NAYIR’ ın tanımlamasına bakacak olursak: “…ürkek, çekingen görünüşü altında hangi duyguların kaynaştığı, hangi sert tepkilerin gizlendiği her zaman belli olmayan Sait Faik…” (Dost Mektuplar, Yaşar Nabi) 

 Yazarımızın hayatından kesitleri okuyunca en çok hoşuma giden bir durumu ifade etmek isterim.  Burgaz Adasındaki arkadaşları onu tanımlarken şöyle söylemişlerdir: “Arkadaşımızdı rahmetli” dediler. Ne var ki onun yazı yazdığını, ünlü bir yazar olduğunu arkadaşlık ederken bilmedikleri ortaya çıktı. Öyle dediler. Öldüğünde bu durumu öğrenince şaşıp kalmışlar bu işe. Kendileriyle balığa çıkan, arkadaşlık eden bu garip halli adamın ünlü yazar oluşuna nasıl şaşmasınlar? (Alptekin, Sait Faik, s.35) İşte onu bu kadar büyük bir öykü ustası olması bence bu durumunda da gizlidir. O asla gösteriş veya adının duyulması adına uğraş içinde olmamış, tamamen içinden geldiği gibi öylece yazmanın güzelliğini biz okurlara yansıtmıştır. Çünkü içinden geldiği gibi, doğayı ya da insan psikolojisini en genel hatları ile yansıtan, bunu yaparken de yapmacıklıktan uzak olan yazarların sesi er ya da geç duyulacaktır. Bu belki kendi döneminde ses verecek belki de öldüğünde ölümsüz bir hal alacaktır. Buna en güzel örneklerden birisidir Sait Faik.

 ..İşte Sait Faik ortada. Kolay mı olmuştur bir yazar olarak ortaya çıkması? Daha başka yerli, yabancı yazarlar?.. Nice uğraşlar, bitmez tükenmez sıkıntılar, anlayışsızlıklar, yalnızlıklardan sonra yazar olmak… Bir ömür boyu kalemle savaş… Güç iş elbet. (Alptekin, Sait Faik, s.37)

Denizi, balığı sevmesi ile bilinen yazarımız, kendi yazarlığına dair şu sözleri ifade etmiştir; 

“…Yazmıyacaktım. Biliyordum ki insanlar beni pek sevmiyeceklerdi. Bir adam ki onlar gibi değildir. Balığa çıkacak olsam ‘koca evi barkı var. Ne bok yemeğe balığa çıkar? Deli midir nedir? Pay da almaz’ diyeceklerdi. ‘Baba fırını has ekmek çıkaran enayi, çalışmıyor, bereket ki anası var, yoksa satar savurur sürünür.’ Diyeceklerdi. Hiç bir zaman yeniden damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla patlıya; rüzgarı, balığı, denizi, ağı seve seve ölümü beklediğimi bilemiyeceklerdi.” (Alptekin, Sait Faik, s.42)

 İşte yazarımız denize, havaya, kuşlara hayranlığını yaşayan, bunları biz okuyuculara hissettiren büyük bir insandır. Bazılarımız belki onun yaşadığı bu özel ve güzel duyguları yaşarken, o anda Sait Faik’in de aklımıza gelmesi muhtemel olurken, bazılarımız da ondan tamamen habersiz, onun da bu kutsal yerlere ayak basmış olmasından bi-haber insanlar olarak hayatımızı devam ettirmenin pişmanlığını yaşamış olmanın hüznü vardır kalbimizde. Kendi adıma hareket edecek olursam eğer, ben de bir İstanbul aşığı olmamın yanında –özellikle Üsküdar hayranlığım-  bu şehirde olup bitenleri, ayak basanların ruh hallerini bir sahil kıyısında düşünme fırsatım olmuş lakin Sait Faik’i yeterince tanısaydım eminim ki  İstanbul’a daha farklı bakış açıları ile bakacak, soluk aldığı yerlerde kendimi tamamlayacak ve orada olmanın haklı gururunu yaşayacaktım. Ama geç olmadan tanımanın zevkine varmak da ayrı bir mutluluk oldu benim için. Geçen yıllarda birkaç kez gitme imkanı bulup; vapurda yüreğime serinlik veren havayı içime çekmek, sessiz sedasız denizi izlerken martıların da eşlik etmesine sevinmek, birçok tarihi yerlerin insanı saran güzelliğinde kaybolmak, insan kalabalıkları arasında kendi sesimi bulmaya çalışmak gibi doymak bilmeyen izlenim serüvenimin de bana çok şey kattığına inanıyorum. Bence ayrı bir şehir, ayrı bir ses ve ayrı bir huzur yeri; İstanbul..  İşte yazmanın yaşamak ile mümkün olduğunu bir yazarımız daha bize kanıtlamıştır. 

 Onun “Son Kuşlar” öyküsünde de kuşları acımasızca, kurnazca, ustalıkla avlayan bir Konstantin Efendiyi görürüz. Tabiat güzelliklerinin yanında kuşların bu derece acımasızca avlanmasına karşı çıkan yazarımız onlarsız bir dünya düşünmek istemez. Onların da hayatımızda ve kendi hayatlarında önem arz ettiklerini, varlıkları ile doğaya güzellikler saçtıklarını ifade eder. Kuşların hiç gelmeyecek olması onu içten içe huzursuz etmektedir. Hele ki birtakım çocukların ellerinde kafesler, adanın tepesine doğru yol aldıklarını görünce hüznü kat be kat artmaktadır. Kuşlardan yola çıkarak tabiatta yer eden bütün güzellikleri ayrı ayrı seven, onları en içten duygularla benimseyen ve hayatının en önemli yerinde gören bir Sait Faik görmekteyiz. Bundan dolayıdır ki ahvalini şu cümlelerle ifade etmesi hem kendinin bu güzellikleri ifade etmekle sağladığı kalıcı güzelliği, hem de hüznünü bir kez daha ifade eder; 

“ Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Benden hikayesi.” diyerek son vermiştir sözlerine. İnsan okurken bile onun hüznünü içinde yaşıyor. Ne kadar güzel bir insan ki asla büyük ve maddi şeylerde gözü olmamış, sadece en küçük şeyler demek bile haksızlık olacak olan güzellikler ile hayatına yön vermiş, bunlarla hayattaki gerçek gayesine ulaşmıştır. Bizler için ne büyük saadet ki böyle bir çağda yaşamanın ağırlığı varken sırtımızda, bu ve buna benzer yazarlarımız ile nefes alabiliyor, güzelliklerini göğsümüzde taşıyabiliyoruz. Yalnız olmadığımızı, bizden önce birçok şair ve yazarın da o güzel yerlere ayak bastıklarını bilmek, içten duyguların o anda orada kalıcı olması sanki oraya giden, aynı duyguları yüreğinde hisseden birçokları için bir armağan niteliğindedir. Ne büyük şeref ki, Sait Faik gibi samimi, doğal, küçük şeylerle mutlu olmayı seven bir yazarımızı tanıdık.  

 Eminim ki Sait Faik hakkında daha çok yazılacak ve hissedilecek nice şeyler vardır. Hayatını, yaşayıp hissettiklerini anlamaya çalışmak, onun dünyasında kendi dünyamızı bulmak açısından önem teşkil etmektedir. Kim bilir daha derinlere indikçe ne güzellikler görülecektir; bakmasını değil de görmesini bilene. Ben de son sözlerimi yazmaya devam ederken ona karşı hayranlığımın araştırmalarım neticesinde katlanarak arttığını ifade etmek istiyorum. Eminim ki bundan sonra İstanbul gezilerimde artık orayı bir Sait Faik gözünden görmenin güzelliği kalbimi dolduracaktır. Denize, kuşlara, çiçeklere, yeşilliğe bakarken Sait Faik’in de içimizi ısıtan samimiliği ile var olduğunu duyumsamanın mutluluğunu yaşayacağım. Birçok büyük sanatçılarımız gibi onun da hayatta ve ölümden sonra büyüdüğüne şahit olacağım. O şimdi aramızda yok, kendi içinde yaşadığı o derbeder ve tedirgin ruh hallerini de alıp gitti. Fakat özgür bir yaşayışın temel taşları olan eserlerini ardında bıraktı. Rahmet sana güzel insan, sensiz bütün bu güzellikler kuşkusuz hayatta varlıklarını devam ettirecekler fakat sensiz hepsi tek, garip ve  kimsesiz olmanın hüznünü de yüreklerinde taşıyacaklardır. 

Kıymetli yazarımız Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’nın da dediği gibi; 

“Ölmüş Sait

………………….

Yıldızlar gitmez, gün doğmaz,

Ölmüş, korkunç uykusu yerde,

Ölmüş hayal meyal

Üşür balıklar hikayelerde”

Sevgi, saygı ve rahmetle… 

KAYNAKÇA

  • Türk Dili, Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, Sayı: 244, Temmuz 1975, S.94-103. 

ALPTEKİN, Mahmut, Sait Faik, 100 Büyük Edip 100 Büyük Şair, Toker Yayınları, İstanbul 1974.