Yazar: 19:55 Deneme

Atölyeden Yazarlık Öğrenilebilir mi?

Şimdilerde epeyce ünlü olan eski bir hekim arkadaşım zaman zaman şöyle bir çocukluk anısını anlatırdı: Kayseri’de ortaokulda okurken, dersler biraz yalpalamaya ve notlar yokuş aşağı meyil gösterdiğinde babası onu okul çıkışı, “Biraz konuşalım, gezdireyim seni,” diye arabasıyla alır ve mutlaka gezintinin sonunda Kayseri oto sanayisinin oradan geçirir, o sırada durumun vahameti iyice zihne kazınsın diye vitesi ikinci vitese düşürür, elleri yüzleri yağ pas içinde oto tamir atölyelerinde ustalarının şaplakları altında çalışan çocukları gösterir ve alttan alta, eğer okumazsan sonun bu olur demeye getirirmiş. Nedense atölye kelimesi bir konuşmada ya da yazıda ne zaman geçse aklıma hep bu hikâye gelir ve atölye usta olma yolunda geçilmesi gereken ama zahmetli duraklardan biri gibi gelir bana.    

Nişanyan Sözlük atölye kelimesinin Fransızca atelier (demirci işliği, her türlü işlik, özellikle ressam işliği) sözcüğünden alıntı olduğunu söyler. Bu sözcüğün de Latince stella (yıldız, kıvılcım) sözcüğünden evrilen demircilerin demir döverken çıkardıkları kıvılcımlara gönderme yapan astellarium (kıvılcımhane) sözcüğünden Fransızcaya geçtiğini söyler. Etimolojinin bana verdiği güzel fırsatı kaçırmadan diyebilirim ki; atölye bir bakıma işlik olduğu gibi, bir bakıma da yıldızların ve kıvılcımların ortaya çıktığı bir mekândır aynı zamanda. Yazarlık atölyelerinden usta yazarların, eğiticilerin dövdüğü ham demirlerden kıvılcımlar, yıldızlar çıkabilir.

Başlıktaki dümdüz soruya dönecek olursak, vereceğim dümdüz cevap; evet, öğrenilebilir olacaktır. Atölyeden yazarlık öğrenilebilir. Ama mesele kimin öğrenebileceğidir.

Edebiyat dünyası bu konuda iki kutba ayrılmış durumda. Birinci kutuptakiler edebiyatın diğer tüm sanatlar gibi temel olarak yetenekle ilişkili olduğunu ve atölyeden yazarlık öğrenilemeyeceğini iddia ederken, ikinci kutup da edebiyatın yetenekten daha çok tekniğe dayandığını ve atölyelerde de bu tekniğin öğretildiğini söyleyerek atölyeden yazar yetiştirilebileceğini söylemektedir.

İlk eseri öykü kitabı olan ve hiçbir atölyeye gitmemiş bir yazı emekçisi olarak bu iki görüşün her ikisinin de ilk görünüşte doğru ama derinlemesine değerlendirmede bazı hatalar içerdiğini düşünüyorum. Yazarlık atölyeden öğrenilemez diyenlerin en temel tezi yazarlığın yetenekle doğrudan ilişkili olduğu düşüncesidir. Gerçekten de yazarlık yetenekle ilişkilidir ama bu yeteneğin ortaya çıkması için bazı şartlara ihtiyaç vardır. Benim “vahşi yetenek” dediğim o sanatın tekniğinden haberdar olmayan ham yetenek doğru tekniklerle işlenmediği takdirde hiçbir sonuca ulaşamaz. Bir dağın başında kendi kendine akıp duran ve bir süre sonra bataklıklarda kaybolup giden içimi nefis olan doğal kaynak suyu ne kendinin farkındadır ne de şişelenmediği için bir ürüne dönüşebilir. Elbette ki hiçbir yeteneği olmayan bir insana dünyanın en iyi teknikleri öğretilse de o sanatta ancak başlangıç düzeyinde bir noktaya ulaşabilir ve ilerleyemez. Bu noktada da herkes yazarlık atölyelerinden yazar olarak mezun edilebilir gibi bir sonuca ulaşmanın ne kadar hatalı olduğu anlaşılır. Ama yeteneği olan kişilerin kendini fark etmesini sağlayan ve yazarlık sürecinde doğru tekniklerle bu vahşi yeteneği ürüne dönüşen sanatsal yetenek haline dönüştüren de atölyelerdir.

Atölyelerde yazarlık öğrenilemez diyen insanların en büyük tezlerinden biri dünya çapında büyük yazarların hiçbirinin atölyelerden yetişmediği iddiasıdır ve büyük oranda doğrudur. Tolstoy, Dostoyevski, Kafka, Joyce, Faulkner, Hemingway’den her biri yazmayı atölyelerden değil, başka yollardan öğrenmişlerdir. Bu yazarlar da tüm yeteneklerine rağmen, yazmayı okullarındaki öğretmenlerinden, okudukları kitaplardan, acımasızca eleştiren dergi editörlerinden ve nihayet sürekli yazma pratiklerinden, öğrenmişlerdir. Jack London’un bir çeşit otobiyografisi de olan Martin Eden romanından, Jack London’un hangi zorluklardan geçerek yazar olduğunu, atölyeye gitmese de kendini nasıl yetiştirdiğini, editörlerle nasıl mücadele ettiğini öğreniriz. Büyük yazarların hiçbiri ilkokula başlar başlamaz Tolstoy olmamış, uzun eğitimlerin, çabaların sonucunda “yazar” olmuştur. Bir de İbrahim Tatlıses’in meşhur deyişiyle, “Petersburg’da, Dublin’de atölye vardı da bunlar gitmemiştir?” Son yıllarda gerek dünyada gerekse de ülkemizde birçok yetenekli ve başarılı yazarın atölye geçmişi olduğu bilinmektedir ve yazarlık eğitiminde atölyelerin birçok üniversitenin edebiyat fakültesinden daha verimli olduğu ortadadır. İyi bir yazarla yapılacak bir saatlik bir sohbet, bazen dört yıllık bir fakülte eğitiminden daha çok şey öğretebilir insana.

Atölyelerin faydasızlığı yanında tamamen para amaçlı kurumlar olduğunu söyleyerek eleştirenler epey bir çoğunluktadır. Sonuç itibariyle kimsenin katılmaya mecbur olmadığı, ücretinin ve eğitim içeriğinin katılanlarca önceden bilindiği ve kabul edildiği, eğitimi verenlerin devletten bir kuruş destek almadığı, eğitimi verenlerin bu eğitim için zaman, enerji ve para harcadıkları ve dolayısıyla da hayır amaçlı değil para kazanma amaçlı olduğu bilinen ve taraflarca kabul edilen bir atölyeyi para amaçlı bir kurum olarak suçlamak oldukça yersiz bir suçlamadır. Elbette ve doğal olarak atölyeler para kazanma amaçlı kurumlardır ve orada da bilgi ve tecrübe talep eden insanlara para karşılığı satılmaktadır. 

Atölyelerin en önemli fonksiyonlarından biri, yazma konusunda aynı heyecanı duyan, aşağı yukarı benzer sosyal statüde insanları bir araya getiren ortamlar sağlamasıdır. Atölyeye katılan insanlar yazma konusunda motive olmuş kendi gibi insanlarla bir arada durdukça bu yöndeki eğilimleri git gide artar. Burada kazanılan dostluklar çoğu kez atölyenin bitimiyle de devam eder ve bu atölyelere katılanlar yazdıklarını bu yeni dostlarıyla paylaşarak eğitimlerini dolaylı da olsa devam ettirirler. Bir yazar adayı için en önemli şeylerden biri yetkin insanlardan yazdıkları hakkında eleştiri alabilmesidir ve atölyeler bunu atölye bitimiyle de devam ettirirler.  Bu dostluklar yazar adaylarının kitapları yayınlandıkça zamanla eski atölye arkadaşlarının değil yeni yazarların birbiriyle dostluğuna dönüşür.

Bence atölyeler konusunda edebiyat çevrelerinin yapması gereken asıl eleştiri cevabı çok basit olan yukarıdaki eleştiriler değil, asıl şu eleştiri olmalıdır: “Atölyeler edebiyatta, yayınevi, eleştirmen-medya, ve ödül sacayağı olan bir ghetto oluşturmakta, ilgili atölyeden geçmeyen bir yazar adayının ilk kitabı basılmamakta, bir şekilde yayımlandıysa eleştirmenler ve medya tarafından görmezden gelinmekte ve bu kitap ne kadar başarılı olursa olsun hiçbir ödül alamamaktadır. Tam tersi olarak da sırf ilgili atölyeden geçen bir yazar adayının ilk kitabı atölye ile ilişkili yayınevi tarafından kolaylıkla yayımlanmakta, kitap hakkında medyada hak ettiğinden fazla haber yapılmakta ve nihayetinden daha kolay ödül alabilmektedir.” Bu iddialarda epeyce bir doğruluk payı olmasına rağmen bunun böyle olmasının doğal olduğunu düşünmekteyim. Bankalarda bile sıra-matiklerin banka müşterilerine öncelik tanıdığı hatta aynı banka müşterisi olanlar arasında bile hesabında yüklüce para olanların su faturası ödemeye gelen banka müşterisi gariban emekliden daha önde sıra aldığı bir sistemde atölyelere para verenlerin vermeyenlere göre daha avantajlı olmalarını doğru bulmasam da anlaşılabilir buluyorum.

Ancak şunu da biliyorum ki, edebiyat büyük bir okyanus gibi derin ve berrak bir yapıya sahiptir. Bu edebiyat okyanusuna ait olmayan çer-çöp ister atölyeden, isterse de atölye dışında bir kaynaktan okyanusa karışsın, eninde sonunda ait olmadığı, parçası olmadığı okyanusun içinde uzun süre barınamayacak ve çöp olarak kıyıya vuracaktır. Bu atölyenin suçu değil, çöpün suçudur. Dostoyevskilerin Dostoyevski olması ister atölyeye gitsin ister gitmesin hiçbir zaman engellenemez. Çünkü çağıl çağıl akan coşkun ırmakların okyanusa karışması ve artık onun bir parçası olması engellenebilir bir şey değildir.          

Editör: Mete Karagöl  

Visited 20 times, 1 visit(s) today
Close