İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

At Yani Nar Yani Kundera Sevgilim / Boğazımı Delip Geçiyor / Kahırsız Bakan Ağaçlar

kalabalık, gözlerimi sımsıkı kapatıyorum
öğrenilmiş ve simetrik bir ‘ben’i yaşıyorum, bugün
dişim kırılmış.

hayatım, lütfen çay koyar mısın,
var olmayı düşledim çünkü, güneşin ağırlığında
dalgın bir zihin ve fütursuzluğumla bütün şehri dolaştım.
boş başıma. sadece gittim.

istihbaratın hâlâ peşimde oluşu beni mahvetmiyor, -bir çoklarının aksine
oysa çok sabırsızım
sabırsızım doğumdan hemen son… neyse
şey, bir süre
tarkovskivari bir durağanlığa ihtiyacım var.
nilgül hâlâ bana bakıyor oysa. ben nilgün’e
nilgün bana ve ben beckett’a
dostoyevski bana.. yani şey sevgilim
anlamak bu denli neden itilmiş bir şey?

tankların damarından kesilen imparatorluklar parçalanıyor gözlerimde
bu sırada donup kalan insanlar, elleri, ayakları, kendileri, borçları…
telsizleri umursamıyorum, kovuşturma ve barikatlar sürüyor şimdilerde
kaçmak istemiyorum ansızın gelecek ölümden
ellerim kamaşmasından,
yerçekimini de yok etmek istiyorum,
ayın bende oluşturduğu dalgınlığı sevgilim…

ve böylece aynı anda, tüm bu kovuşturmalar sürerken
ve ben rasyonel olamıyorken senin gidişin konusunda –hem de hiç.
ve bileklerimi kesmeden bir gün önce –korkuyorken üstelik
planlı bir aylaklığı kavuşturabilirim bir çakıdan bilek damarlarıma
fakat boynumda atlar
nal, çivi, kum, haç, gözaltların…
michael sadece küçük bir atımı kasabanın mazot istiyorum.
gerçekleşmiş bir ölümün soğukluğunu
satın almak.
ki bende hiçbir ağırlık oluşturmasın bunca şafak.

fakat beş parasız ve yalnızım
bugünlerde, bir nesnenin tutunduğu değere de ulaşamadım
kedi öldü
boşluksal angaryalar ve belirsizlikvari tarikatlarla
içli dışlı bazı hesaplaşmalarla anlam aradım,
bugün neden ölmedim, soruları
düşlerim regl avuçlarıma bulaşmış kendim

kaotik kara parçalarına paralel giden kurşunlarla üstelik
eşdeğer ölümler biçtim kendime.
bir at atımı marjinal ile
kaç köle kendisini asabildi ki?

halbuki benim de
biçimsiz bir yüzüm vardı
ve kaderim geliyor uykusuzluğumdan
mukadderatsız bir ahiret edinemedim
musa’yı elime aldım
musa’yı duydum… kaç kitapla biçimlendim sevgilim kaç ağaç?
psikoloji biliminin emperyalizmi diyorlar bu arada
delilik üstüne ettiğim fikirlerime ve acılarıma.
kimlik bunalımı olduğunu söyleyenler de var.
hepsinin canı cehen…

sürekli kırık bir cama denk geliyorum
bakarken kendime reddetmek istiyorum
zamanın doğrusallığının getirdiği anlamı…

urganın solukluğunda boşluğa bırakmışsam ne olmuş
peşimde yığılan kalabalık, toplumun ektiği ad
evet biliyorum hepsi
biliyorum soğuk çok soğuk uçurumun bu denli kısa oluşu
rüzgar saçlarıma değiyor
bu düşüşümün camus’sü mü?

kasımın sonunda ve hep ortasında üç kişi
bakarken birbirimize ölmüştük giderken
zaman algımızın sevgiliye döndüğü uçurum kenarları da vardı o sıralar.
kasaba çaycılarıyla beraber
huzursuz oluyoruz, firavunca bir huzursuzluk bu
kaygımın ürettiği zamanın bunlarla alakası yok
daha çok düşüşümün rasyonel atı
üç kişiydik michael
beni rahat bırak michael…

kaygım boğazımı yırtıyor sevgilim.
git başımdan.

gözlerimden akan kanın boğduğu mazlumlar
zalimler ne de çok kimlik sunuyor bana.
bense tam ortada,
aslında zalimlerle beraber dalıp gitmişim
hiçbir zalimin yakınlara dalışına şahit oldun mu sevgilim?
kestim bileklerimi
hukukun yerçekimi mi bu sevgilim,
bu akan sıvı?

ah at yırtıyor, hiçe yaklaşıyorum, boğazım.

içimde bir zalim görüyorum.
keşke daha erken ölsey… şey.
bir şiirin kararttığı yüzümü nasıl meşru kılabilirim
düellolardan uzakta,
düşüyorum çünkü, düşmek için yaratılmışım.
işte, öğretilmiş ve öğrenilmiş olanın sonuna geldim
bir despot olmanın huzurunu mu yaşamalıyım
yoksa susmalı ve kimliğimin yıkımını mı beklemeliyim sevgilim?

sus michael despot olmanın borcu olmasıyla ne alakası var
içimdeki sıtma ve atar damarımdaki ateş
ölmek için yeterli sanıyordum oysa.

Yorumlar kapatıldı.