İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Jorge Amado ve Kızıl Tarlalar Üzerine

Brezilyalı yazar Jorge Amado eşitsizlik, adaletsizlik gibi toplumsal konuları büyük bir ustalıkla işleyen -kurguyla gerçeği harmanlayarak- samimi, çarpıcı, büyüleyici bir anlatımla aktarıp okuru sarsan, oluşturduğu evrende yaşatan yegane yazarlardan birisi. Amado’nun en çok bilinen eserleri Kızıl Tarlalar, Kızgın Toprak, Mucizeler Dükkanı, Tereza Batista ve Ölü Deniz’dir. -Ben bu yazımda daha çok Kızıl Tarlalar adlı eserinden bahsedeceğim.- Kitaplarının yakın tarihe kadar yeni baskısı yoktu. Hiç unutmam Mucizeler Dükkanı adlı romanını abimle birlikte Ankara sokaklarında sahaf sahaf arayıp bulmuştuk. 

Amado’nun eserleri tüm Dünya’da birçok dile çevrilmiştir. Amado, Kızgın Toprak’ta Kakao plantasyonlarında çalışan fakir köylü halkı, yeni dikim alanları açmak için katledilen ormanları, toprak ağalarının hırslarını, hayat kadınlarının acıklı hikayesini öylesine dokunaklı ve şiirsel işler ki okur kitabı elinden düşüremez. Kızıl Tarlalar’da karın tokluğuna çalışıp, aciz ve yoksul bırakılan, zengin toprak ağalarına mahkum olmak zorunda kalmış, her türlü eksikliğe rağmen küçük şeylerle mutlu olabilen bir halkın, hayatta kalma mücadelesini görüyoruz. Sözde güçlüye baş kaldıran ama yine de güçlünün yanında yer alan eşkiyalara, ebedi mutluluk için insanları peşinden sürükleyen azizlere ve daha iyi bir hayat umudu ile onlarcası gibi -kurak, yabani hayvanların bile zor yaşadığı- Caatınga çölünü aşıp São Paulo’ya ulaşmaya çalışan bir ailenin hayatta kalma mücadelesine tanık oluyoruz. Ve çölün sıcağında yok olup giden, çölü aşsa bile sığ nehirdeki uzun gemi yolculuğuna dayanamayıp sıtmaya yakalanan ailelerin hikâyesine…

Kitabın büyük bölümünde Jucundina’nın ailesi ve bütün komşularının çiftlikten kovulması üzerine başlayan zorlu göç hikayesi anlatılırken, son bölümlerde asker ve eşkiya olan oğullarının görevleriyle inandıkları arasında bocalayan hayatlarını okuyoruz. Noca’nın masumiyeti, Marta’nın keşke yapmasaydı dediğimiz fedakarlığı ve Jerônimo’nun çaresizliği, kelimeleri insanın boğazında tıkayan cinsten. İnsanların tüm zorluğa rağmen birbirlerine karşı duydukları sevgi, bağlılık ve hayvanları ile kurdukları dostluk, doğaya olan saygıları öylesine müthiş işlenmiş ki romanı okurken adeta yaşıyorsunuz da. Her başyapıtta olduğu gibi bunda da çıkarılması gereken o kadar çok ders var ki…

Her ne kadar Dünya’nın çeşitli bölgelerinde zulüm ve emeğin sömürülme şekli farkı da olsa, bugün bile devam etmesi ve kaçınılmaz acılara sebep olması engellenemezse dahi emek sömürücülerin, zalim yöneticilerin ve yozlaşmış meslek erbablarının karşısında vicdan yargıcı niteliğinde bir başyapıt. İpek Gürsoy Manavbaşı’nın harika çevirisiyle Türkçe’ye kazandırılan bu değerli romanı keyifle okumanızı diliyorum. 

Latest posts by Gökhan Karagöz (see all)

Yorumlar kapatıldı.