Yazar: 15:36 Genel, Öykü

Ambrosia

Çocukluğumuz adada geçti bizim Marika’yla. O benim elim, kulağım, gözüm gibiydi.

Neredeyse ikiz sayılabilirdik, güneş altında beliren ayrılmaz gölgelerimizin birbirine benzemeyen biçimleri olmasaydı. Annem, memelerinde açılan yaralardan dolayı beni emziremez olduğunda ağlak, zırlak olan beni sustursun diye daha yenice loğusa yatağından kalkmamış Rum komşumuz Dimitra Madam’ın kızına süt ortağı olmuşum. Ana karnının tek başınalığının rahatlığını yaşayan ben, hayata iki olarak devam etme şansına ermişim

Marika’yla. Bir meme benim, bir meme onun. Eh artık bundan böyle her şeyin yarıcısı, ortakçısı, kızın canına okuyucusu olmuşum ta en baştan. Benim doymak bilmez iştahımla

Dimitra Madam ve Marika’nın cılız, narin, acıkma nedir bilmeyen bedeni anca baş edebilmişti.

 Ve bu hep böyle oldu sonradan da. Marika’nın tabağındakileri çatalıyla ileri geri itişlerine, benim tabağımı son lokmamla sıyırışlarım eşlik etti. Annem, beni süte tıka basa doyuran sütanneme minnet borcunu, her sofra hazırlayışında Marika için de tabak koyarak ödemeye çalışıyordu. Ama sonuçta o tabaktaki köftelerin, domatesli makarnaların, mozaik pastaların, şekerparelerin yerleştiği yer benim midem, göbeğim, tombul yanaklarım oluyordu, Marika’ın kumral saçlarının örttüğü beyaz, zayıf yanakları yerine.

 Onun keman derslerindeki üstün başarıları, aynı benim iştahıma denk çalışkanlığı ile büyüyüp serpiliyorduk. Adanın sokaklarında koşturup, çeşmelerinden terli terli su içip saklambaç oynadığımız mahalle arkadaşlarımızın dahi bizi kardeş bellemiş halleriyle sabahtan akşama çocukluğumuzu yaşıyorduk. Annemle babam da oğullarına yaşam bahşetmiş olmanın bitmeyen vefasıyla, bizim sütkardeşliğimizden daha da çok kardeşlik yaşıyorlardı sütannemlerle.

 İkimiz de birbirimizin belleğiydik. Yuvalarından uçamayıp düşen ölü kuşların, yakaladığımız sineklerin dahi bahçede mezarlarını hazırlıyorduk. Kenarlarına taşlar dizip, tahta dondurma çubuklarını tepelerine dikerek, geçmişi içimizde saklayan ortak hafızamıza yenilerini ekliyorduk her yeni gün. Ben göbeğimden ağaçlara tırmanamadığımda Marika, bir çırpıda kuş gibi dallardan kara incir, karadut, çağla badem topluyordu. Onda en özendiğim şey de, buydu. Acele, hemen, uçarcasına, korkusuzca oluşu. Yere indiğinde eteklerindeki meyveleri yerdik iştahla. Uzun yaz günlerinde gece yarılarına kadar mahalle arkadaşlarımızla yakan top, bisiklet sürmece, bakkalcılık oynamaktan yorgun, eve varır varmaz dalardık en tatlı uykularımıza. Çocukluk uykusu ne rahatmış meğer sonradan anlıyor insan. Doğan Kardeş dergisine beni abone yapan babam, dergiyi elime ilk tutuşturduğunda; resimlerdeki yedi farkı bulduğumda veya noktaları birleştirdiğimde hangi resim çıkacak merakıyla ne çok heyecanlanmıştım. Mahallede ayrıcalıklı olduğum bir şey daha ortaya çıkmıştı böylece:  dergi kardeşliği. Hem adı üstünde Doğan Kardeş. Biz hem süt hem dergi hem yeniden doğan kardeşliği yaşıyorduk okuduğumuz her sayfada, çözdüğümüz her bulmacada.

 Meğer en çok doğduğumuz zamanlarmış. Çünkü büyüyünce hep ölüyor insan. Büyümek, çocukluk simidinin dahi kurtaramadığı boğulmak haliymiş meğer. Sonra benim annem öldü. Kendi annem. Sevgisiyle beni gani gani doyuran, sütsüz annem. O yazın sıcağında kalbimi nereye atacağımı bilemediğimi, atacak gücü bile bulamadığımı hatırlıyorum. Babam, ben, yan sokakta oturan sütannem, sütannemin uzun yıllardır yatan felçli kocası Takis ve Marika. Ada bu kadarcıktı sanki annemden sonra. Ne ada ne okul ne arkadaşlar. En sevdiğim sınıf arkadaşımın, kimselerin ütemediği, içinde mavi yelkenli yüzüyormuş gibi duran bilyesini eve gelip, avucumun içine bırakıp beni sımsıkı kucaklaması bile yorucuydu. Artık her şey yorucuydu benim için. Nefes alıp vermek, uyuyabilmek, uyanabilmek, bir lokma yiyeceği çiğneyebilmek. O günler, hayatımda hiç olmamış, acı lokma gibi boğazımda yutamadığım günlerdi. Hâlâ bu yetişkin yaşımda  yazı, sıcağı, güneşi, sevmem. Çünkü aynı yaz Marika’yı konservatuar sınavlarında birinci yapıp yatılı almıştı İstanbul’a. Ben zaten İstanbul’u da hiç sevmem. O gidince yine kalakalmıştım denizin ortasındaki ada evinin bir odasında, hiç bir yere çıkmadan. Babam “Oğlum annen seni böyle, bu halde görse çok üzülürdü. Gel biraz yüzmeye gidelim, ikimize de belki iyi gelir. Ferahlar, açılırız.” dediğinde, “Sen git baba, benin uykum var uyumak istiyorum,” diyerek ikimizi de iyice yalnızlaştırıyordum.

  Sütannemin “ Benim tombiçkam, güzel yavrum. Hadi gel, sana sen sevdiğin domatesli pilav, yanına cacık yaptım. Bak cici baban Takis seni evde bekler. ‘Marika gittikten sonra hiç uğramaz oldu, gelsin göreyim keratayı niye gelmez yanıma,’ der, üzülür hep,” dediğinde de uyumak istiyordum. Uyumak yaşananları geçiştirmemi sağlıyordu acılarımla yüzleşmeden. İşte ben öyle uyuya uyuya zayıflar aldım, uyuyarak zorla sınıfları geçtim. Hatta Marika ara tatile geldiğinde beni öyle ayakta uyur halde bulduğunda, “Allah’ım ya sen ne yapıyorsun böyle. Annem söylemişti de inanmamıştım bu kadar olduğuna. Bu odadaki dağınıklığa, suratına bak. Kalk toparlan. Vallahi de atarım ben seni kardeşlikten. Sana anlatacak bir sürü şey biriktirdim. Yatılı okul ayrı bir âlem. Hem bak ben kemancı oldum iyice. Sana Damdaki Kemancı’yı değil yataktaki dalgacıyı çalacağım özel olarak,” diyerek neredeyse beni çarşafla beraber dertop edip hayatın ortasına atıvermişti. Zaten ben hep oradan oraya atılmışlık hissinden kurtulamadım annemden sonra. “Hem ben orda çok mu rahatım zannediyorsun. Keman çalmak olmasa kafayı yerim. Allahtan bir kilitli defter edindim de oraya durmadan yazıyorum bir şeyler. Edebiyat öğretmenim de beğeniyor yazılarımı diye, iyice yazmaya verdim kendimi. Kilidini vereceğim sana söz, eğer eski Mehmet olursan, kendini toparlarsan, annemin yaptığı yemekleri silip süpürürsen.”

  Ben öyle öyle, ite kaka çok sevdiğim tarih bölümünü kazanıp zamanla kendime gelir gibi olmuştum. Onun ilk solo konserine, benim ilk arabamı kullanma hevesim eklenmişti bir zaman sonra. Hem ben artık kilolarımdan kurtulmuş, saçlarımı ensemde küçücük bir atkuyruğu yapacak kadar uzatmış, hatta neredeyse adı çapkına çıkacak kadar maceralar yaşamış bir akademisyendim. Arabaya siyah dantelli gece elbisesiyle, topuz yaptığı saçlarıyla ve annemin ona yetişkinliğe ilk adımını attığı doğum günlerinden birinde “Güzel kızım benden sana hatıra olsun. Her güzel gününde yanındaymışım gibi,” diyerek hediye ettiği bir sıra inci kolyeyle oturmuştu yan koltuğa. Bense pek nadir giydiğim takım elbisemin içinde.

 Bu konserde onun yanında oluşum, beni gururlandırmasının yanı sıra kadar görevimdi de. Şehrin bütün duvarlarındaki afişlerde, uçuk yeşil taftadan giysisinin içinde, elindeki kemana sıkıca sarılmış gülümseyen fotoğrafıyla insanlara müziğiyle ulaşan, kendi ambrosiasını herkese dağıtan benim minik kardeşim Marika’ydı. Hâlâ zayıf, hala iştahsız ama o narinliğin içinde bir çelik kadar kuvvetli. “Aman abartma o kadar. Sadece biraz makyaj yaptım hepsi o,” derken gülerek ona baktığım bir an küt diye bir ses duyduk o karanlıkta. Tek, kısa, tok ve ucu boşluğa düşen bir ses. Karanlık. Hareketsizlik.

 “Eyvah ne olmuş bu arabaya? İçindekileri çabuk çıkarın, çabuk hemen yardım edin!” diyen, kesik kesik kulağıma değen sesler. Ambulans sirenini duydum mu karanlığa doğru yitip giderken, bilemiyorum. Sonrası doktor, hemşire, bakım, yara, yarı uyanık yarı baygın belirsiz zamanlar. Çok çok uzun dalıp uyanmalar. “Diğerinin durumu kötü. Kritik saatleri atlatamadı. Durumu stabil.” kelimeleri, kulağıma sessiz sedasız değip kaçıyor, bir kaya parçası gibi boşluğa yuvarlanıyorlar. O boşlukta, damarlarına akan ilaçlarla, koltuk değnekleriyle ayağa kalkma, sonra yeniden yere yığılma. “O nerde, kardeşim iyi mi?” demeye çalıştığımı kimse duymuyor. Sesim yok. Boğazımdan içeriye doğru akan boşluktan başka. Sonra işte o boşlukları, sağdan soldan işittiklerimi topladığımda öğrendiğim şey, yeni bir kardeşimin doğmuş olduğu. Borularla, cihazın kablolarıyla nefes alan, bedeninde açılan yatak yaralarıyla yeni kardeşim. Marika mı o? Bir insan. Yaşamla ölüm arasında sadece bir imza kalmış, ailesinin vereceği izine dair imza. O benimle her şeyini paylaşmaya daha ağzı süt kokuyorken başlamışken ben, onun hayatını çalmıştım doymak bilmez iştahımla. Bu kadarını istememiştim. O arabaya binmeseydim, o direksiyonda ben olmasaydım. Yaşam onunla beni böyle düğümlememiş olsaydı keşke. Zaten çoktan verilmiş bir fermanın yükünü kim üstlenecek? Onun için bitti. Bilmediğim bir boşlukta savaşıyor. Bense bu taraftaki savaştayım. Bitiremediğim. Her nefes alışımda boğazımda bir ileri bir geri gidip gelen mayınlar. Eşyalarını bana teslim ettiklerinde “Evinize, kendinizi fazla yormadan, normal hayatınıza dönebilirsiniz artık,” dediklerinde normal bir hayatın nasıl olabildiğini hatırlamaya çalışıyorum. Dışarıdan ona bir hortumla bağlıyken, normal olabilecek bir hayatı düşünüyorum. Eşyaların arasında elime tutuşturulan, o gece Marika’nın “Sonra bir ara

Okursun,” diyerek arka koltuğa bıraktığı anahtarlı defterine bakıyorum öylece. O yok artık..

Benim dâhil olmadığım yeni dünyasına girme merakıyla ölecek kadar sabırsızca beklediğim defteri elimde. El yazısı, duyguları, yaşadıkları kelimelere bürünmüş karşımda. “Savaşın nasıl bittiğini sadece ölüler gördüler,” diye bir zamanlar okuduğum bir cümle geliyor aklıma.

Marika için bitti bu savaş. Sadece onun için bitti. Çoktan bitirdi kablolara rağmen. Defteri açıyorum.

 “İnsanlar gökyüzünden yere indiklerinde birbirlerine söyleyecek sözleri yoktu henüz. Deniz kıyısına ayakları değdiğinde, tuzlu suyun tanışıklığında ferahladılar. Arındılar. Tatlandılar.

Deniz kabuklarının içine saklayacakları bir şeyleri de yoktu henüz. Hatta üzerlerine örtecekleri bezler de dokunmamıştı daha, bulut kapılı mavi gökten yere indiklerinde. Uzun bir yolculuk olduğunu belli eden tek işaret, gözlerindeki geceyi henüz güneşle takas etmemiş olmalarıydı. Birbirlerinin çocuklarını yiyecek kadar da kötülük üflenmemişti o vakitler ruhlarına.

 İnsanlar bir tek, gökyüzünden yeryüzüne geceler ve günler boyunca güneşte ısınıp ayda uyuyarak indiklerini ve uzun süren yolculuktan sonra yorgunluklarının yanında, yıldızların her birinde konakladıklarını, ardından Minerva’nın bilgeliğiyle donatılıp dünyaya yollandıklarını hatırladılar. Yanlarına verilmiş bir kaplumbağa dışında hiçbir şeyleri yoktu. Kaplumbağa, sabrı ve onların unuttuklarını saklıyordu kabuğunda. Acele etmeden, sessiz, garip çekingenliğiyle koruyordu kendini her şeyden. Belki de bunun için çok yaşıyor ve kabuğunda, gördüğü, tattığı, anladığı her şeyi saklıyordu. Koruduğu bilgilerden bir tanesi de kaderin kendi tezgâhında herkesi ayrı ipliklerle dokuyor ve vakti geldiğinde ipleri kesiyor oluşuydu. Herkes, farklı renklerde dokunuyordu gökyüzünde. Ama insanlar aynıydılar yeryüzünde. Kime ne zaman makasın değeceğini bilen yoktu. Bazen dokumanın en güzel yerinde kesilebiliyordu ipler ya da diğer iple iç içe geçme vaktinde, birbirlerine karışıp güzellikler yaratamadan makas yok ediyordu ikisini de. Bazen de olmadık ipleri karıştırıyor, hiç uygun olmayan desenleri dokuyordu gökyüzünde. Belki de gözlerinin artık iyi seçemiyor, dikkatinin dağınık, belleğinin yorgun, ellerinin titrek oluşuydu bu hataları yaptıran. İşi hatalı dokumalar yapmaktı belki de kim bilir? Her lir çalışında, bir bebeğin doğuşunda, Eros okunu bir kalbe her attığında tezgâh başlıyordu, yeniden ipleri dokumaya. Asıl olan şuydu ki kadın ve erkek ruhu birbirine adanmış, kurban edilmiş iki ayrı gökyüzünün ışığıydılar. Biri ayın, diğeri güneşindi. Bir çınar ağacının altında ruhlarını birleştirense uzun kılıcıyla yere ulaşan Yıldızcıbaşının işiydi bana kalırsa. Toprağı, havayı, denizi birbirine karıştırıp bu iksirden içirmiş olabilirdi aklınca. O yüzden karışıktı içleri. Ne tam toprağa ne suya ne de tam havaya aittiler. Sadece içten içe yanan bir ateşte pişiyorlardı her yeni günde. Toprak ağırdı ve yorularak yere çöküyordu. Hava uçarı, yaramaz bir çocuk gibi bulutları da yanına alarak uçup gidiyordu. Ateş, içlerinde yanmayı seçti. Kalplerinde. Onu söndürecek su ise tuzlanıp denizleri, tatlanıp gölleri, nehirleri yaratarak aldı başını gitti. Gökyüzü hepsinindi ve bunun işaretini suya yolladı. Maviye boyadı. Su keyifle, bata çıka istediği yerlere doğru giderken uzakta yalnız kalan toprağı gördü. Geri döndü ve onu neşelendirmek için sırtına alıp, gittiği başka yerlere götürdü. Bazı topraklar yabancı yerlere, suya güvenip gitmek istemediler. Ayrılıp oldukları yerde kaldılar koparak. Bir zaman öylece hepsi kendi yerlerinde dinlendiler. Gittikleri yerlerde, kaldıkları yerlerde. Bir süre sonra sıkılmaya başladılar. Kendi içlerinden arkadaş ürettiler. Gökyüzü kuşları, martıları, serçeleri, güvercinleri; sular balıkları, yosunları, denizkestanelerini, midyeleri arkadaş edindi. Gökyüzünde canı sıkılan yıldızlardan biri, oradaki balıkların, denizkızlarının oyunlarına katılmak için koşarak mavi denize atladı bir hevesle. Denizyıldızı oluverdi suyun içinde. Toprak, yüzleri kendisine bakan arkadaşları olsun, böcekler, dört ayaklı bütün hayvanlar toprağa bakarak yaşasınlar kendisini yalnız bırakmasınlar diye arkadaşlar istedi. Bir tek insan gökyüzüne çevirdi yüzünü. Ayağa kalktı. Tabanlarıyla çiğnemeye başladığında, toprağın incindiğini dahi anlayamayacak kadar başı havadaydı. Gökyüzüne de ulaşamayınca ne toprağa ne suya ne göğe sahip olabildi. Sadece içinde belli belirsiz yanan ateş, ona güç verdi. Ateşi söndürmeye gücü yetmeyince onun harıyla ne yaptığını bilemedi çoğu zaman. Canı yandığında can yaktı. İçindeki alevleri başkalarına saçtı. Acıyı doğurdu. Kalp bunca yangına dayanamayınca içinden kelimeler çıkardı. Güvercinler kalpten gelen sözleri taşımaya başladı. Sözleri ambrosiaya bandırıp tatlandırarak insanlara taşıdı. Kimi o sözlerden iyilik buldu, iyileşti; kimi de güvercinleri bile yok etti. Ölmemek için öldürdüler ama kötülüğe çare bulamadılar. Çünkü bir ayaklarıyla iyiliğe diğer ayaklarıyla kötülüğe bağlıydılar yukarıdaki dokuma tezgâhında. İpler iki türlü dokunuyordu, bir ölüme bir yaşama girip çıkıyordu ipler arasındaki mekik… Her yeni güne işlenen biz, o son günü bekliyoruz. Hayat denilen ağzımıza sürülen bir damla balın, sarhoş eden mucizevî tadın yarattığı umutla. O son gün Tanrı’nın gücü yetmediğinde, o bile bize yardım etmediğinde tezgâhta dokunan ipi kesecek makası nasıl yok edip, taşa sürüp kör etmeli? Makasa rağmen bir güvercin gerek bize. İnsanoğlunun söyleyeceklerini kanatlandırıp, uçurabilecek.”

 O son gün öylece güçsüz, beyaz ellerinin -yoksa daha çok sarı mıydı?- damarlarından içerilere yollanan serumların, gittikleri yollarda bıraktıkları yer yer siyahlaşmış morlukların yerine elimden gelseydi, iğnelerin ucuna ambrosiaya yollardım. Elimden gelseydi eğer.

Yaşadıklarımızın yerini alacak, vakti geldiğinde ölümden bir adım önde olduğumuzu hatta kadere bir küçük çelme takacak gücü bulmayı ne çok isterdim. O kazadan bu yana gözleri ve aklı dışında her şeyi yok olmuştu. Arabaya iki, hatta mutlu iki kişi binmiş;  sağlam görünen, içi bitik neredeyse aklı yitik ben ve gözleri, aklı yerinde, bedeni neredeyse olmayan onunla arabadan çıkmıştık. “Konuş! Konuşsana! Bir şey söyle!” diye bağırıp çırpınırken sesim içimdeki o boşluğa çarpıp çınlayarak çıkıyordu ağzımdan. O ise sadece gözlerini bir an açıp kapatır gibi olmuştu, o bed sesimi duyduğunu belli eder gibi. Zaten o andan sonra hep beddi sesim artık.

 Her iş ustalık isterdi. Oysa çırak dahi olamayacak kadar acemiydik yaşarken. Başka kadınlardan doğup aynı kadının memelerinde birleşmişti dokunan iplerimiz. Sonra ne olduysa makas birimizi keser gibi yaptı, ipleri kesemeden kör makas işi yarım bıraktı. Diğeri tek başına dokunmayı beceremedi. Son şeklimizi göremeden makaslandık. Bitemeden. Yanlışlıklar halkasının son zinciriydi ölüm. Yaşamsa bir masaldı. Mısırlıların güneşin sadece kendilerine doğduğunu sanmaları gibi, bir masaldı sadece. Süt, ikimizin masalını ayrı dudaklara akıtmıştı. Arabaya binip çocukluğumuzun adasına, sütannemi ziyarete giderken tarih doçenti unvanıma ne kadar aykırı düşüyordu şu anki halim. Kalbimse, annemin gözleri gibi, yeşil kanayan bir yaraydı, sadece Marika’nın bilebildiği. Artık her yere konup göçen onun süt güvercini olmalıydım, gagasında ambrosia, ayağımda sarılı onun yarım kalmış, dilsiz öyküleriyle…

Uzun yollardan gelmiş de bir an soluklanmak istercesine, sütannemin evinin kapısını çalmaktan korkarak, gitmekle kalmak arasında bir duyguyla öylece yığılıp kalmıştım kayaların üzerine. Hayatı hallaç pamuğu gibi didikleyip havaya kaldırıp kaldırıp yere çalmak isteğiyle. O içimdeki kocaman boşluğu, kendisiyle bile dolduramayan zavallılardan olduğumu yeniden hissederek. Kök bulmaya çalışan ya da köklerini reddeden bir ağaçmışçasına gökten, yıldızlardan, geceden, olmadı günden medet umarak. Oturduğum kayaları döven köpüklü dalgalar, esmeye başlayan poyraz, sonbaharın ipuçlarını getiriyordu kıyıya. Uzaklara baktım, çok uzaklara. Denizin bitmiş gibi olduğu yerlere. Soğuyordu hava. İçim gibi. İçimin üşümesi, poyraz yüzünden olsaydı keşke. Katmerli yalnızlığımın aralarına artık güneş sızamıyordu. Çiğ, olmamış ruhumun ilk halleri gibi. Kendimi çiğneyerek yeniden yaratamayacak kadar acizdim.

Artık eskisi gibi olamamak haliyle başka biri gibi yürümeye başladım kıyı boyunca, ama içinde Marika’yla.

Editör: Hatice Akalın

Belgin Önal
Latest posts by Belgin Önal (see all)
Visited 9 times, 1 visit(s) today
Close