Yazar: 22:40 Deneme, Şiir Eki, Şiir Eki 1

Adalar

Mukaddime

Adalar’ın, İstanbul’daki ya da daha çok sevdiğim, kendi şehrim olarak gördüğüm Eskişehir’deki Adalar’la herhangi bir alakası olmadığını, bu yazıları, yazı parçalarını yazdığım mekânları imlemediğini belirteyim her şeyden evvel. Düzensiz düşüncelerimi az da olsa rayına koyduğum, fragmandan uzun, çoğunlukla bir paragrafı aşmayan metinler olacak yazılar. Belki de bazılarını sonradan mensur şiir olarak görecek ve kitaplarıma alacağım. Bunun da muhtemel olduğunu söylemeliyim. Ayrıca yazdıklarım arasında eleştiriler, taşlamalar, incelemeler de bulunacak fakat yine bunlar da mikro ölçekte olacak. Her ne kadar yazdıklarım bir deneme ya günlük metnini andırsa da temelsiz olmayacak tabii ki. Ataç gibi (ki ben onun çoğu düşüncesinin vizyonlu olduğu düşünmüşümdür hep) bazı bazı hezeyanı andıran, okuru yanlış yönlendirecek, acemice cümlelere yer vermemeye çalışacağım. Çoğunlukla şiir hakkında olsa da, başka konularda da Adalar kuracağımı düşünüyorum. Yani umuyorum.

Bu arada mukaddime kelimesinin güzelliğinden, baştan çıkarıcılığından kısa bir bahis açmazsam pek çok ustaya haksızlık ederim. Bugün, geleneksel metinlere karşı nefretin eni konu azaldığı bir devirde yaşıyoruz ve artık yazılanlarda mukaddimelerin (hiç olmazsa sözde) görünürlüğünün arttığı bariz. Evet, postmodernizmin getirdiği bazı teknikler, geçmişte yazılan metinlere dönüşü ve ondan kopmalar da sağladı fakat ne ölçüde onları özümseyebiliyor ve eleştirebiliyoruz, bu tartışmalı bana kalırsa. Metnin içerisine girmek, öyle kolay bir şey değil. Ondaki boşlukları doldurmak için öncelikle tarihsel bir yolculuğa çıkmamız, bazen ezberlememiz gerektiği açık. Uzun konu. “Yolculuk” demişken, ilk Ada’ya yolculuğumuzu yapalım o hâlde…

I

Eski şiirle haşır neşir olmamak çok büyük kusur. Evet, eski şiir benim için etrafına saçtığı kıvılcımlarla göz kamaştıran bir külliyat olarak arz-ı endam ediyor kitaplıklarda fakat herkes de bu denli büyük bir hayranlıkla bakmak zorunda değil meseleye. Bununla beraber, büsbütün yadsımak, anlamaya dahi çalışmamak, görmezden gelmek çok ama çok abes ve yanlış geliyor bana. Edebiyat tarihi kitaplarındaki devrimci şairlere bakın. Hangi biri bilmez edebî müktesebatını medeniyetinin. Hatta çoğunlukla bununla da kalmazlar. Hem kendi hem de ilgi duydukları diğer medeniyetlerin kadim metinleriyle iştigal eder, bazı bazı da onları metinlerine taşır, T. S. Eliot’ın The Waste Land’de yaptığı gibi şiiri karmaşık hâle getirdikleri gibi ister istemez bir background, bir derinlik katarlar yazdıklarına. Ezra Pound’un yazdıklarına bakın. Batı’nın kadim metinlerine göndermeye yapılmayan pek az şiir görürsünüz. Her şair buna mecbur mudur? Tabii ki değil. Her şair bunu bu denli göstere göstere yapmak zorunda mıdır? Tabii ki değil. Her şair, kadim metinlerle olumlayıcı bir ilişki kurmalı mıdır? Bunun da cevabı, diğerleriyle aynı. Lakin, mukaddimede de bahsettiğim üzere, yeni sanat ve şiir çok çeşitli imkânlar sunuyor artık bize. Yalnızca Eliot’ın yaptıklarında kalmadık yani. Çeşitli görsel işlerde, eski metinlerin nasıl kullanıldığını, yeni yeni imkânları görmek gerek mutlaka. Yeniyi, eskiden güç alarak, onu yabana atmadan kurmak… Bunun çok mühim olduğu kanaatindeyim ve her geçen gün bu düşüncem (şiir tecrübelerim ve okuduklarım ışığında tabii ki) daha da sağlam bir temel buluyor, diyebilirim.

II.

Diğer şehirleri pek bilmem de, bugün İstanbul hakkında şiir yazılacaksa Nedîm’in yazdığı “-âdur” redifli kasidesindeki ya da Yahya Kemâl’in şehre başka bir tepeden baktığı şiirindeki gibi bir şeyler yazmak hem komik hem de fazlasıyla irrite edici olur. Baudelaire’in Le Spleen de Paris’sinin sonundaki “Le cœur content, je suis monté sur la montagne / D’où l’on peut contempler la ville en son ampleur,/ Hôpital, lupanar, purgatoire, enfer, bagne[1] dizeleriyle başlayan Epilogue şiiri kadar da karamsar olunmalı mı, ondan emin değilim. Bana bu ikisi de ayrı kutuplarmış gibi geliyor. Bugün şehir, ne bu kadar güzel ne de bu kadar çirkin. Benim için çirkinliği, güzelliğinden evvel geliyor ve metale, betona bulanmış, çamurdan henüz çıkmış üstüme abanacak bir cesedi daha çok imlese de nadir güzelliklerini inkâr ederek kendimi kandıramayacağım. Özellikle bazı kiliseleri, camileri, kafeleri, barları, kitapçıları bana ve pek çok kişiye dayanak teşkil ediyor. Buna eminim. Bunların da ötesinde, sayıları çok olan güzel, kaliteli, entelektüel, medeni, rengarenk insanlarını anmamak yanlış olur. Bütün bunlar bir şehri çekilir yapan, ona tamamıyla kötü bakmamı engelleyen şeyler.

III.

Nakş olur tâk-ı muallâ-yı sipihre bu sühen

Şevk-i dîdârı eder mihr ü mehi sergerdan

Lütfen bir kere imâle-i nazar buyurulur mu? Bu sühen tâk-ı muallâ-yı sipihrin neresine yazılacak? Kim yazacak? Subhânallah! Felekde kalem odası mı var?”

Yukarıda Namık Kemal’in alıntıladığı beytin, kesin suretle sıkıcı olduğuna ben de kaniyim. Son derece düz ve hayâlden yoksun bir beyit. Fakat Namık Kemal bunu, benim eleştirdiğim şekilde eleştirmiyor. Gerçekle ilintisini gözetip “Felekde kalem odası mı var?” şeklinde komik ama samimi bir tepkiyle yaklaşıyor bu beyte. İşlevselliğinden vesair bahsediyor ama onlar sıkıcı ve edebiyat tarihine dahil kısmı. Biz, bu metinlerin sadeleştirilmemiş hâlleriyle dahi yüz göz olmadığımız için liselerde ne tatbik edebildik ne de aklımızda en ufak yer etti şair. Hürriyet Kasidesi aşağı, İbrahim Şinasi yukarı. Kendi adıma konuşacak olursam, yakışıklı bir amca ve Gülnihâl geliyor benim aklıma Namık Kemal dendiğinde. Ne demiş ne için demiş: asla.

İrfan Paşa’ya Mektup adlı metninin devamında örnek verdiği beyit ise bana kalırsa ilkinden daha sıkıcı. Az çok divan şiirini bilen kimsenin bu iki beyti renksiz ve sönük bulacağına eminim:

Risto gibi her bir sözü bir hikmete burhan

Hayder gibi her hamlesi bir düşmene âfet

Edebiyatı değiştirip dönüştürmek adına, o devirde büyük heyecan uyandıran metinler ortaya koymakla beraber, Namık Kemal ve nesli genel olarak sıkıcı, pek çok açıdan tekdüze şiirler yazmışlardır. Belki Ziya Paşa’nın bazı yazdıklarını, Namık Kemal’in birtakım vecizleşmiş mısraını dışarıda tutabiliriz bundan ama o kadar. Garip gibi, onların da yaptıkları, bugüne hitap etmez fakat edebiyat tarihi içerisine kilit konumdadır. Bir şeyi, estetik bulmamak ayrı bir mesele, önemsiz görmek ise bambaşka bir mesele. Bunu unutmamalı.


[1] Baudelaire’in mezkûr kitabının sonunda bulunan bu parçayı biraz yorumlayarak Türkçeye şöyle aktarabiliriz: “Şen şakrak çıktım seyr için dağın tepesine / Uzandı ayaklarıma hepsi birden: / Cehennem, âraf, hapishane, şifahane, kerhane” (y. n.)


Şiir Eki – 1
Ek Editörü: Yiğit Kerim Arslan

Bahaddin Tuncer
Latest posts by Bahaddin Tuncer (see all)
Visited 65 times, 1 visit(s) today
Close