Edebiyatın bayağılaştırılmaya çalışıldığı bir çağda özellikle son dönem Türk Edebiyatı’nda yerini koruyan ve özgün, hatta gerçek bir edebiyat dünyasını vadeden Abdullah Ataşçı’yla tanımlanması zor bir ifade olan gerçeklik kavramına, biraz yaşama biraz da edebiyata değinmeye çalıştık. Samimi açıklamalarıyla Yara Bende’yi ve müziğin Abdullah Ataşçı’daki yerini konuştuk. Şimdiden keyifli okumalar dilerim…

Fotoğraf: Taner Çelik

Fatma Ozan: Merhabalar Abdullah Bey! Yazmayı hayata benzeten bir Abdullah Ataşçı’yı daha yakından tanımak adına yapılan bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için Mahal Edebiyat ve Sanat ekibi olarak henüz röportajın başındayken teşekkürü bir borç bilirim.

Öncelikle soruları kronolojik bir sıra içinde ve sizin yaşamınıza yönelik sormak isterim. Yazı yazmak ya da duygu veya düşünce dünyasını aktarmak her bireyde farklı çağlarda olagelen bir durumdur. Hayata benzettiğiniz bu olguya ilk ne zaman başladınız ve sizi bu hususta ailenizde yahut çevrenizde etkileyen birileri oldu mu? Yazıya başlama serüveninize kısaca değinebilir misiniz?

Abdullah Ataşçı: Yazmaya giden yolun her zaman iyi bir okumadan geçtiğine inanırım. Ne var ki, ben öğrencilik hayatımda okumayı geç yaşlarda söktüm ama okumanın insanı nasıl özgürleştirdiğini, ona vaat ettiği şeylerin kıymetini neyse ki çok da geç olmayan yaşlarda öğrendim. Okumayı sökemediğimden ilkokul üçüncü sınıfı iki sene okumak zorunda kaldım. Bütün arkadaşlarım harıl harıl okuyup yazarken ben daha hece tablosuyla uğraşıyordum. İmdadıma yetişen kitaplar, çocukluğumda pek çok kişinin elinden düşürmediği çizgi romanlar oldu. Özellikle, Tom Miks, Zagor, Teksas gibi kitaplar… Yazının az, hareketin çok olduğu bu kitaplar, okumaya karşı neredeyse yıkılmaz bir duvar ördüğüm o yıllarda bana okumayı sevdirdi. Uzun zaman elimden düşürmediğim bu kitaplar, garip bir şekilde okuma isteğimi kamçıladı ve karakterlerin konuşma balonlarına sığdırılan sözlerinin, çerçevelere oturtulmuş olayları özetleyen bilgilerin neler olduğunu merak etmeye başladım. Sonra her şey kendiliğinden oldu. Orhan Veli’nin dediği gibi birdenbire sanki… İlkokul dördüncü sınıfa geçtiğimde artık çok rahatlıkla okuyabiliyordum. Okumanın zevkine varan her insan gibi elime ne geçerse okumaya başladım. Bir süre sonra da çizgi romanlara karşı ilgimin birdenbire söndüğünü fark ettim. Farklı metinlerin tadına varmış her çocuğun başına gelecek bir şeydi bu kuşkusuz. O yıllarda hayranı olduğum yazar Kemalettin Tuğcu’ydu. Hayatı anlamlandırmak, yaşadığımız hayatın dışında bizimkine benzer ya da benzemez hayatların olduğunu, bir yerlerde acı çeken, çektiren insanların yaşadığını en çok o kitaplar bana gösterdi. Kemalettin Tuğcu’nun, benim gibi çocukların hayatına kattığı değerler olağanüstüdür. Bugün pedagojik yönden oldukça tartışmalı bulunan bu kitaplara hak ettiği değeri yeniden vermemiz gerektiğine inanıyorum.

            Yazmak, elbette çılgınlar gibi okumaktan sonra geldi. Ortaokul yıllarında hayranı olduğum yazarların başında Yaşar Kemal geliyordu. İnce Memed’i ortaokul bire gittiğim yıllarda okumaya başlamış, günlerce elimden düşürmemiştim. Sanırım ortaokul ikinci sınıfta neredeyse Yaşar Kemal’i taklit etmekten öteye gitmeyen uzun bir hikâye yazmıştım. Neyse ki okumak gibi yazmanın da insana sayısız olanaklar sunduğunu farklı tarzlarda yazan pek çok yazarı okudukça kavradım. Lisede çok iyi iki edebiyat öğretmenim oldu: Ayşe Yaşar ve Ayfer Turan. Türk ve Dünya Edebiyatı’ndan önemli yazarların metinleriyle tanıştırdılar bizi. Kıymetli öğretmenlerle karşılaşmaktan dolayı kendimi epeyce şanslı bulurum.

“Gerçekleri Dile Getirenlerin Lanetlenebildiği Tuhaf Bir Utanmazlık Çağı Bu…”

Fatma Ozan: Yara Bende’yi okuduğumda kitabın sekizinci sayfasında dikkatimi çeken bir ifade olmuştu. “Bazen bir şeye gereğinden fazla bakmak, insana bir gerçeği daha gerçekmiş gibi gösterebiliyor ya da aslında hiçbir şey gerçek değil de biz arzuladığımız şeylere bir gerçeklik değeri katıyoruz böyle baktıkça.” Gerçekliğe dair yapılan bu vurgu öğesine göre sizce “gerçeklik” nedir, gerçek olan yaşanılmasını arzu ettiğimiz şeyler midir, yoksa var olan ya da olamayanların ta kendisi midir?

Abdullah Ataşçı: Gerçeklik konusunda konuşabilmek sanırım en zor konulardan biri olsa gerek. Yüzyıllardır filozofların da sorduğu soruların başında bu gelmiyor mu? Oysa, gerçeği biricik gördüğümüzde işimiz ne kadar da kolaylaşır.

Shakespeare, bugünleri işaret ederek adeta, yaklaşık beş asır öncesinden “Gerçeğin kendisi gerçek dışıdır,” der. Bu konuda Shakespare’den ayrı düşündüğümü söyleyemem. Yazmak açısından baktığımda gerçekliğin bende sıklıkla somut ve nesnel olma durumunu kaybedip yeni bir şekle girebildiğini söyleyebilirim. Böyle olması da kaçınılmaz zaten. Metni, zenginleştiren temel unsurlardan en önemlisi de bu bence. Ancak gerçekliğin kendisi kadar etkisi de her gün değişmekte, kimi yalanların gerçeklerden çok daha etkileyici olabildiğini görebilmekteyiz. Metnin kendi dünyasındaki gerçeklik (yani o büyük yalan), metinden çıkıp da yazarın diline ya da yaptıklarına oturunca can sıkıcı bir hâle bürünebiliyor. Artık doğruların, gerçeklerin önemini yitirdiği, her şeyin bulanıklaştırıldığı, zihinlerin, muktedirlerin kabul ettirdiği tek bir olgu etrafında düşündürülmeye zorlandığı bir dönemden geçiyoruz. Postmodernizmin yazara sağladığı olanakların tuhaf bir şekilde kullanıldığını metinde değil de, yapılan ve edilenlerde rahatlıkla görmekteyiz. Bu çağda bazı yazarların pervasızca başka metinleri, kendi metinlerinin içine alabildiğine, onları birebir taklit edebildiğine de tanıklık edebiliyoruz ne yazık ki… Oysa, tıpkı Barthes’ın dediği gibi herkes sözcükleri istediği gibi kullanmakta özgürdür ama cümleler, yalnızca yazan kişiye aittir. Başkalarının cümleleriyle uzun zaman var olamaz yazan kişi…

Bu durumun, toplumların hayatına etkisini ise günlük hayatımızda sık sık görüyoruz. Koca koca yalanların gerçek, herkese bir şekilde sirayet eden yıkıcı gerçeklerin de yalan olarak sunulduğu bir dönem… Hatta öyle bir dönemden geçiyoruz ki, her birimizin gözlerinin içine bakarak yalan söyleyenlerin utanması da yok. Gerçekleri dile getirenlerin lanetlenebildiği tuhaf bir utanmazlık çağı bu…

Fatma Ozan: Yazı yazmak belki de kişinin kendisini en iyi ifade edebildiği bir amaç ya da araç hâlidir. Eğer yaşamınızda kitap yazmamış olsaydınız bu aktarımı hangi sanatla sağlardınız? Edebiyatın yanına yakışabilecek yahut onu destekleyecek en güzel sanat sizce ne olabilir?

Abdullah Ataşçı: Bir müzik aletini çalabilmeyi hakikaten çok isterdim. Aynı şekilde resim yapmayı da… Sinema ve tiyatronun bu sanatlarla uğraşanlara yapmak istediklerini gerçekleştirmeleri açısından geniş imkânlar sunduğunu düşünüyorum. Eğer yazamasaydım, bu iki sanattan birini yapmak isterdim elbette. Ama edebiyata en yakın sanat hiç kuşkusuz müziktir. Proust’tan Hemingway’e, Nazım Hikmet’ten Ahmet Hamdi Tanpınar’a kadar pek çok iyi yazarın metinlerini bir müzik eseri gibi işlediklerini görürüz. Ritmi, ahengi olmayan, okurken alttan alta müziğini duymadığımız hangi kitap bizi cezbedebilir ki?

Fatma Ozan: Yaşadığımız şu zor günlere değinmek istiyorum. Kimi insanlar-özellikle şair ve yazarlar- bu süreci üretkenliğiyle fırsata çevirmiş durumda. Herkesin kendi içiyle hesaplaşmaya başladığı bu dönemde şair ve yazarlar için bu durum çok zor olmamalı. Sizin de böyle bir zamanda oluşturduğunuz bir eser var mıdır? Yeni bir kitabın habercisi olabilir mi bu zamanlar?

Abdullah Ataşçı: Öncelikle çok zor bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Hem birey hem de toplum olarak. Asıl büyük zorluğu çekenlerse her zaman olduğu gibi kısıtlı imkânlara sahip bireyler ve toplumlar. Bugünlerin en çok yoksullar, dar gelirliler ve işçiler için kısa zamanda bitmesini diliyorum.

Eskiden, sadece okumaya fırsat bulamadığım kitaplar için bir tatil yapma arzum vardı. İş, çocuklar derken bu elbette hiçbir zaman mümkün olmadı. Bu günler bana öncelikle böyle bir fırsat sundu. Uzun zamandır, okumayı istediğim ve yeniden okumak için sabırsızlandığım kitapları okudum. Okumak açısından oldukça verimli geçmekte olduğunu söyleyebilirim. Bu dönemde üç öykü yazdım, ayrıca daha önce başladığım bir çocuk romanında da oldukça ilerledim. Yazmak konusunda da kendimi şanslı görenlerdenim.

Fatma Ozan: Sizi yönlendiren ya da sizi etkileyen bir başucu kitabınız var mıdır?

Abdullah Ataşçı: Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı sık sık okuma isteği duyarım. Milan Kundera’nın roman ya da sanat üzerine yazdıklarını da öyle…  Calvino’nun denemelerini de… Orhan Pamuk’un Nobel’i almadan hatta Kar’dan önceki dört romanını da yakın zamanda yeniden okudum. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları’nı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de bazen rastgele açar, içinden bir bölüm okurum. Ve elbette vazgeçilmezlerimin başında şiir gelir. Şairlerden hangi birini sayayım şimdi, o kadar çok var ki…

Fatma Ozan: Bazı eserler kişinin yaşamından izler taşır. Eserlerinizin oluşumu aşamasında yaşadığınız bir anın, olayın veya kişinin tesiri eserlerinizin üzerinde var mıdır?

“Yara Bende, belki de benim gerçeği en çok bozduğum metnim oldu.”

Abdullah Ataşçı: Her yazar, metinlerine bir şekilde sızar bana göre. Metinlerdeki bütün o kahramanlar hem yazardır hem de kendileridir.

Kahramanlarım bana benzemeseler bile, bir yerde benim onlara benzemeye başladığımı söyleyebilirim. Kahramanların iyi veya kötü karakterli olması da önemli değil bu benzeşmede… Özellikle yazma süreci uzun bir zamana yayılan romanlarda bu pek sık oluyor. Aylarca oradaki kahramanlarla yatıp kalktığımdan olsa gerek bu biraz da kaçınılmaz bir şeye dönüşüyor. Ancak bazen tıpkı kahramanlarım gibi düşünmeye başladığımı fark ettiğimde irkilmiyor da değilim. Sanırım daha çok, oyuncunun rolüne kendisini fazlasıyla kaptırmasına benziyor bu. Elbette bu ilk metinlerimden ziyade, daha sonraki metinleri yazarken başıma geliyor. İlk metinler ister istemez cahil cesaretiyle yazıldığından, insan hakikaten bir tanrı gibi görüyor kendini onları yazarken.

Her metin yazara tesir eden bir durumdan, bir olaydan, bir görüntü veya sözden yola çıkarak yazılır. Ancak bu hiçbir zaman gerçeğin birebir anlatılması değildir. Zaten bu, gerçekliğin kopya edilmesi bana göre mümkün de değildir. Yine de her metin yazarından küçük de olsa bazı izler taşır. İlk kitap, bana göre yazarın kendisini en çok gösterdiği kitabıdır. En azından benim için bu böyledir. Sığ Suyun Balıkları adlı öykü kitabım, diğer kitaplarımdan daha çok bana aittir örneğin. Hatta, oradaki ilk öyküm olan Tek Kişilik’i yazarken de anlatıcı ile yazarın epeyce birbirinin içine geçtiğini söyleyebilirim. Öyküdeki anlatıcı, siyasi tutuklu olan ağbisinin, hayatını çaldığını söyler. Hatta bir yerde şöyle seslenir ona (belki de herkese): “Sen, benim hayatımı yaşıyordun!”  Başka öykülerde de benden parçalar olması gayet doğal. Dağda Duman Yeri Yok’ta benden izler yok ama köyleri boşaltılmış pek çok insan tanıdığımdan onlardan izler var, yine Yara Bende’deki kahramanların hiçbirinin gerçekle ilgisi olmadığı hâlde, doğup büyüdüğüm şehri olduğu gibi anlatmak istedim ve romanın zamanına sadık kaldığımdan dönemin bazı olaylarına da yer vermek zorunda kaldım. Oysa Yara Bende, belki de benim gerçeği en çok bozduğum metnim oldu. Susmak Derdi’ndeki kimi öyküleri de başka insanların bana anlattıklarından yola çıkarak yazdım. Onlar olmasaydı, böyle bir kitap belki de olmayacaktı.

Fatma Ozan: Öykü türü daha az olay ve kurgunun sonucu olarak daha öz olan ne varsa onu vermektedir. Sınırı daha dar olan bu türde, anlatamadığınız bir durumu başka bir romanda az da olsa verdiğiniz bir süreç oldu mu? Öykü ve roman bu yönüyle birbirini destekleyen bir tür müdür?

Abdullah Ataşçı: Öykü ve roman birbirinden oldukça farklı iki tür. İkisinin de kendine göre zorluğu var. Bir öyküde anlatamadığım bir durumu bir romanda ele almak gibi bir girişimde hiç bulunmadım, böyle bir şey aklıma dahi gelmedi. Yazdığınız romansa romandır, öyküyse öykü… Bunların kesin bir sayfa sayısı olmayacağına göre, birbirlerine el vermesi de beklenemez.

“Türküler her daim dinlenmeli ve üzerinde düşünülmeli bence…”

Fatma Ozan: Son olarak size şunu sormak istiyorum. Yaşanılan şu günlerde ve çağda özellikle gençlere ve kitleye tavsiye edeceğiniz bir kitap, film ya da müzik önerisi var mıdır? Onlar için tavsiye niteliğinde söyleyeceğiniz bir mottonuz var mıdır?

Abdullah Ataşçı: Gençlere Türk ve Dünya Edebiyatı’nın klasiklerini okumalarını önerebilirim. Elbette modern klasikleri de… Son dönemde okuduğum ve kesinlikle okunmasını istediğim kitaplardan birkaçını söyleyecek olursam, Arno Gruen’in Empatinin Yitimi bence herkes tarafından okunması zorunlu bir kitap olmalı. Ayrıca Frank Furedi’nin Nereye Gitti Bu Entellektüeller, David Constantıne’nin öyküler toplamı olan Başka Bir Ülkede, Wıll Heinrich’in Kralın Laneti, Ahmet Saadavi’nin Frankenstein Bağdat’ta, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul, Serhat Köroğlu’nun daha basılmadan okuduğum öykü kitabı Bitmemiş Bir Cümlenin Noktasını Taşımak, Mehmet Fatih Özbey’in Buraya Bakarlar ile Mustafa Orman’ın yazmaya olan hevesini okuyucuya da geçirdiği Ovada Paldır Küldür’ünü, öneririm naçizane. Beşir Sevim’in, Seyyidhan Kömürcü’nün, Veysi Erdoğan’ın, Şeref Bilsel’in ve Betül Dünder’in şiirlerinin de daha çok okunmasını arzu ederim.

İtalyan ve İran sinemasını oldukça önemsiyorum. Vittorio de Sica’nın Bisiklet Hırsızları, kesinlikle bir başyapıttır. Yine Antonioni, Fellini, Bertolucci sevdiğim yönetmenlerdendir. Ferhadi’nin, Almadovar’ın, Haneke’nin ve Tarkovsky’nin filmlerini de izlemekte fayda var. Bizim sinemamızdansa Yılmaz Güney’in Yol, Sürü, Umut, Duvar gibi filmleri, Lütfi Ömer Akad’ın Gelin-Düğün-Diyet üçlemesi, Atıf Yılmaz’ın sert gerçekliği mizahla yumuşattığı Değirmen, Dolap Beygiri, Zübük ile Selvi Boylum Al Yazmalım’ı, Metin Erksan’ın Susuz Yaz ve Yılanların Öcü’nü, Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa ile Selamsız Bandosu’nu defalarca izlediğimden herkese de öneririm.

Müzik önerim elbette türküler olmalı. Türküler her daim dinlenmeli ve üzerinde düşünülmeli bence…

Okuyacakları kitaplarda, izleyecekleri filmlerde ve dinleyecekleri türkülerdeki mottolar, benim onlara doğrudan bir motto söylememden çok daha etkili olacaktır.

Fatma Ozan: Genel olarak edebi yaşama dair sorular sordum.  Eklemek istediğiniz düşünceleriniz var mıdır?

Abdullah Ataşçı: Güzel sorularınız için teşekkür ederim. Yanıtlarım, umarım yeterince açıklayıcı olabilmiştir.

“Her daim sağlıcakla kalmanızı temenni eder, güzel eserlerinizi bizlerden esirgememenizi dilerim. Sevgilerle…”

      MAHAL EDEBİYAT VE SANAT YAZARI                                                                                                       FATMA OZAN