İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

9,75 Film İncelemesi

Yönetmen: Uluç Bayraktar
Senaryo: Damla Serim, Uluç Bayraktar
Görüntü Yönetmeni: Soykut Turan
Kurgu: Serdar Çakular
Müzik: Avi Medina
Oyuncular: Nejat İşler, Berkay Ateş, Şebnem Bozoflu, Eylül Dursun, Funda Eryiğit, Ercan Kesal, Menderes Samancılar, Cem Uslu, Cahit Şahin Yalçın, İsmail Mirhat Zarg, Yusuf Mirza Zarg
Yapım: Türkiye
Süre: 117 Dk.

 Film bittiğinde hissettiğim acının tarifi Mehmet Eroğlu’nun romanında, Uluç Bayraktar’ın kadrajında, Menderes Samancılar’ın vizöre yansıyan beyaz saçlarında saklı. Mehmet Eroğlu’nun beyazperdeye uyarlanan 9,75 Santimetrekare kitabının derinlikli, kırıcı, ince ince işlenmiş hikâyesini biliyoruz. İşte şimdi bu kitabın içimizde bir yerlerde oluşturduğu hissi izlemek, hem de iyi izlemek oldukça keyifli.

Uluç Bayraktar’ın kariyeri ile ilgili hepimizin bir parça bilgisi olduğunu düşünerek kendisinden biraz söz etmek isterim. Uluç Bayraktar ekranda çok izlenilen, sevilen dizilere imza atmış (Ezel, Son, Kabadayı) işinde oldukça yetenekli bir yönetmendir. Filme başlamadan önce biraz tedirgin olmam bu hikâyeyi bilmemden kaynaklı sanırım. Ekran ve beyazperde her ne kadar birbiriyle dirsek temasında olsa da estetik açıdan ve mantık olarak birbirinden oldukça uzakta.  Özellikle popüler kültürün canavar hali de bizi bu anlamda korkutmaktadır. Nerede çok iş; orada estetikten uzak, ekrana ve magazine oynayan yapımlar vardır, diye yorumlamak kabalık olmaz herhalde. Uluç Bayraktar tam da bu noktada çok doğru bir hikâyeyi keşfederek geçmiş yönetmenliğe. Uluç Bayraktar’ın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği, senaryosunu Damla Serim ile yazdığı, Almanya’nın en saygın bağımsız sinema festivali Snowdance’da 2021 En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanan ilk sinema filmi “9,75”in oldukça ses getireceğini düşünüyorum, elbette popüler kültüre uzak bir noktadan.

Film, güneydoğuda yaşayan Zinar ve ailesi ile batıda yaşayan ve yakın zamanda öleceğini bilen, kendiyle savaş halindeki travmaları olan yazar Ahmet (Nejat İşler)’in hikâyesini anlatıyor. Öleceğini öğrenen Ahmet, askerliğini Gabar’da yapmış ve orada şahit olduğu olaylar hayatına büyük etki etmiştir, elbette bu etki öyle hafife alınacak gibi değildir. Ahmet, tüm bu travmalarla uğraşırken filmin fonunda 2013’te yaşanılan Gezi Parkı olaylarını görüyoruz. Bu noktada filmin hikâye açısından geri tutulması izleyici olarak beni rahatsız etmedi. Şöyle ki zaten kitabın ve filmin bütününde bizi sarsan olayların yer alması eserin hem politik duruşunu ehlileştirmemiş hem de izleyiciyi standart bir politik film kategorisinden uzaklaştırmıştır. Politik filmlerin iyi estetize edilmemiş, alelade söylemleri hikâyenin derinine inmek isteyen izleyici engeller çünkü. Uluç Bayraktar ve ekibi bu handikabı, kitabın enfes bir şekilde kurulmuş çatısıyla diskalifiye etmiş.

Gabar’da yaşanılan olayların insanda bıraktığı ağırlık hissi filmin diğer ucunda duran yazar Ahmet’in hayatındaki karakterlerle izleyiciyi öfkeden uzaklaştırıyor. Ahmet’in alt komşusu yalnızlaştırılan transseksüel Marilyn (Eylül Dursun) hem cinsel kimliğinden hem politik duruşundan hem de hayata umutla bakan gözlerinden izleyiciyi oldukça etkiliyor. Ahmet’le aralarındaki diyalog kirlenen, kutuplaşan, insanlıktan çıkan dünyaya açık bir başkaldırı. Yine arka fonda duran Gezi Olayları sadece ses ve görsellik değil, Marilyn ile Ahmet’in hayatına giren Serap (Funda Eryiğit) karakteri için de sağlam bir köprü oluyor. Üniversitede öğretim görevlisi olarak yaşayan Serap, 30’lu yaşlarında, genç, güzel, akıllı ve Ahmet’i anlayabilecek bir kadın olarak onun ölüme boş vermişliğini “aşk” figürü ile yok eder. Aşk figürü, bizim sadece iyi kitapta, iyi filmde, iyi sanatta görebileceğimiz bir yaşam denklemi üzerine kuruludur. Popüler kültürün alttan alta izleyicisine sunduğu, entrika, yalan dolan, intikam, öfke gibi aşırı duygulardan uzak ve kelimenin tam anlamı ile “altı boşaltılmış olan bir aşk” değildir Serap ve Ahmet arasında yaşanılan. Yine Ahmet’in hayatında önemli bir karakter olan Berkay Ateş, Ahmet’in mirasçılarından biri ve aynı zamanda onun Gabar dönemlerinden askeridir. Ahmet’in ölümle arasındaki denklem, Berkay Ateş’in evlenmek istediği kız, komutanı Ahmet ve sevgilisi Serap, sembolik bir yüzük ve aralarındaki derinlikli aşkın tutkusu ile çözülür. Ölümü çok önemsemeyen Ahmet aşk ve yaşam duygusunu temel alarak ölümle yüzleşir. Her ne kadar izleyiciyi ters köşe yaparak yaşamaya karar verdiğini düşündüren final bölümü filmin bütünü kadar sarsıcı olsa da özellikle Ahmet’in tüm travmalarının başladığı yere dönmesi, hesaplaşma ve af dileme duygusu izleyiciyi çarpıcı bir finalle kendine getirir.

Zinar ve ailesinin yaşadıkları minvalde olaylar yaşayan birçok ailenin hem romana hem de filme ayrıca bir ilgi ve sevgi göstereceğini düşünüyorum. Elbette sinematografik açıdan bazı boşlukları olan bu film, Uluç Bayraktar’ın yetenekli bakışıyla festivalleri gezecek bir işe dönüşmüş. Zinar’ın dedesi olarak Menderes Samancılar hikâyeyi alıp yoğurmuş, bedene büründürmüş, büyütmüş ve topu izleyiciye atarak her zamanki gibi güçlü oyunculuğunu bize şahane bir şekilde teslim etmiş. Bu noktada filmin kast çalışmaları için ayrıca teşekkür etmek lazım. Her bir karakterin özenle çalıştığını izleyicinin fark etmemesi pek mümkün değil.

İzleyici üzerinde etkili olan doğru renk, doğru ışık, destekleyici ses efektleri filmde tam da olması gerektiği gibi kullanılmış. Görüntü yönetmenliğini Soykut Turan’ın yaptığı film sinemanın bir ekip işi olduğunu, tam anlamıyla izleyiciye yeniden hatırlatmış.

Özellikle değinmek istediğim bütün hikâyenin en vurucu kısmı olan Gabar’da geçen olaylar. Kürt sorunu en insancıl haliyle yeniden canlandı zihnimde. Özellikle o bölgede doğmuş, büyümüş biri olarak bizi ne kadar içine alan, yeniden sorgulamamızı sağlayan, alt metni gerçeğin keskinliğine dayalı Zinar ve ailesinin yaşadıkları hala bir yerlerde yaşanılıyor. Kimliği, ırkı, politik bakışı, ten rengi, ana dili yok sayılan tüm insanlar için acı verici, öfkelendirici bu olayların ülkenin apolitik, sanatçılarına da suya sabuna dokunarak ancak ayırmadan, bağırmadan, ezerek değil, insan çizgisi içinde nasıl seslenileceğini göstermiş film.

Filmin farklı zaman ve dillerde geçen hikâyesinin ustaca harmanlanması, aralarındaki bütünlük, teknik olarak farklı öykülerin renklerinin göze batmadan ayrılması, ses ve özgün müziklerin kullanımı ve profesyonelliği, usta oyuncuların hikâyeyi köpürten etkileyici oyunculuklarını göz önünde bulundurarak filmin oldukça başarılı bir noktaya gideceğine eminim.

Bütünü ile bakıldığında görüntü yönetmeninden ses ekibine, kostüm ve sanat ekibinden oyunculara kadar filme eli değmiş herkese kendi adıma teşekkür etmek isterim. Kürt sorununu bu kadar insancıl ve estetik anlattıkları için. Ve elbette sevgili Mehmet Eroğlu’na.

Mutlaka görün derim.

Yorumlar kapatıldı.