İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yüzdokuz

İş çıkış saati gelmedi bugün. Öyle uzun bir gün olmuştu ki eve vardığımda ellerim titriyordu yorgunluktan. Evini kaybetmiş hamam böcekleri gibiydik, gün sonunun mutluluğu vardı hepimizin yüzünde. Sahiciliğini kaybetmiş bir mutluluk olmasının bir önemi yoktu. En derinden soluduğum oksijen damarlarımdan vücuduma dağıldı, çıtırdıyordu etimin altımdaki damar. Uzunca yürüme isteği belirdi zihnimde, elimi çantamın askısına yerleştirdim. Sağdan gitsem deniz, soldan gitsem ışıklı camekânlar… Deniz’i seçsem beyaz dalgaların gölgesine bakıp içime doğru yüzmeye başlayacaktım, soldan gitsem renkli elbiselerin, ışıklı camekânların, şıngırtılı küpelerin sesleri arasında kaybolacaktım. İstediğim şey uzunca yürümekti yalnızca. Solu seçtim. Bugün kendime seslenmek, kendi içimden gelen kokuları ciğerime doldurmak, kalbimin kendinden yapılı buklelerinden kentin keşmekeşine bırakmak üzere yazdığım şiirleri hürriyetine kavuşturmak içimden gelmedi. Derdim neydi ki zaten? Yoğun bir günün acısını kendimden çıkaracak kadar delirmemiştim, delirmemeliydim. 

İş yerimin olduğu semt kalabalıktı; yeraltı treni yolu, taksi durağı, kaldırım kenarlarında birikmiş insanlar, bebek arabasının tekerine yapışmış devasa sakızı sökmeye çalışan anne, annenin tepesine dikilmiş koca, son ses müzik dinleyen ergen, vitrinler, gün sonunu alan kasiyerler… Bu kent çok kalabalık, hayat çok kalabalık, duygu çok kalabalık. Vietnam’da kalabalık mıdır? Kalabalığı taşan sokağı bitirip sakin mahalle yoluna çıkıyorum. Kızartma kokuyor sokak. Patates, biber, kabak… Apartmanlar sıralı, balkonlar hep birbirine bakıyor. Üç yaşlarında bir kız çocuğu balkonun tırabzanına dayanmış, aşağı tükürmece oynuyor, kendiyle yarıştığının farkında mıdır? Kızartma kokusu karnımı acıktırıyor, mahallenin sonundaki büfeye giriyorum. Büfedeki satıcı, önündeki gazetenin spor sayfasını okurken alnından saydam içi boş terler akıyor. “Fenerbahçe küme düşecek mi?” haberinin öfkesine mi kapılmış, yoksa yalnızca mevsim sıcağı mı onu hararete boğan, emin olamıyorum. Bu yaz çok sıcak geçiyor. Ağustos biterken sırtımızdan boşalan ter sonbahara avuç açıyor. Su içiyorum, içiyorum, bitiriyorum. Mahallenin sonuna gelip, duraktan otobüse biniyorum. Bir koltuk var yalnızca, herkesin kulağından beyaz kablolar sarkıyor, Niagara Şelalesi gibi hışırdıyor beyaz kablonun patlaklığından gelen sesler. Yol uzun, gözlerim kapanıyor. Kapandıkça gözlerim otobüs sarsılıyor, sarsıldıkça boşalıyor, durdukça yeniden doluyor. Eve gelmeden bir durak öncesinde iniyorum. Yürüyorum.

Sekreterlik yaptığım firmanın matematiği beynimi küflendirmiş sanki ve sanki bu küf yalnızca adım attığımda, adımlarım hızlandığında azalacak. Sirkeli su iyi geliyor muydu küfe? Evdeki onca sıkıntı bu küfe dâhil mi, emin olamıyorum. Veyahut hayatı atlata atlata yaşamak mümkün mü? Ne korkunç geliyor yaşadıklarım, yaşadıklarımız bir an. Geçim sıkıntısı varken onca bedenin içinde bütün bu vitrinleri taşlamak istiyorum. İsyandan değil, bana ve bir başkasına aynı bedene ait olma duygusu verip sonra cebimdeki iki kuruş parayla beni ondan ayırdığı için. Yürümeye devam ediyorum. Mahallenin sonuna yaklaşırken köşedeki kasabın açık olduğunu görüyorum. Dükkânın girişindeki tabela her alışverişin başında gülümsetiyor beni. Don Kişot isimli bir kasap ne kadar ciddiye alınabilir ki? Mamak’taki, tozlu sokakta bunun yalnızca bir sebebi yok ama en önemli sebebi veresiye! Dükkânın girişinde boncuktan işlenmiş uzun uzun ipler asılı. Aralıyorum ipleri, kasap Şevket kıyma çekiyor, Don Kişot minderinde oturmuş pati pati üstünde onu izliyor. Güneş yakmış içeriyi tüm gün, sıcak yere damlıyor. Havada toz zerrecikleri uçuşuyor. Sol ayağımı içeri atar atmaz, Don Kişot kafasını kaldırıyor, çevikliği canımı sıkıyor. Burnundan geçen kokumu görüyorum minik siyak burun deliklerinde. Kasap Şevket “Hoş geldin.” diyor, sevimsizce. Bir kilo kıyma alıyorum, veresiye mi sorusunu yanıtlamakta zorlandığımı anlayınca, “İyi akşamlar kızım.” deyip gönderiyor beni. Don Kişot uykuya dalıyor. Kapıdan çıkıp tekrar içeri giriyorum, sağ ol demek için ama görüyorum ki kasap Şevket kendini içine kilitlemiş çıkıyorum. Onun garipliği yol boyu düşündürüyor beni. Kimsesi yokmuş Şevket’in. Yalnızca köpeği. Küçük bir kamyon eşyası ve keskin satırları. Hatta bu satırların en ufağıyla birini yaralamış kasap Şevket. Köpeğine tecavüz etmeye çalışan bir gencin bacağını vermiş eline. Uzun bir süre hapis yatmış. Don Kişot’unu kime emanet etmiş acaba? Hapisten çıkınca terk etmiş yaşadığı şehri “her şeyini” alıp buraya yerleşmiş. Yüzündeki korkutucu taraf, babacan tarafına yenilmiş. Herkes sevmiş onu, tabii Don Kişot’u da.

Evin sokağı toz içinde yine. Yazın tozu, kışın vıcık vıcık çamuru… Çocukluğum sokaklarında tek bir taşın değişmemesi öyle şaşırtıyor ki beni. Her şey değişiyor, izler, yaralar, kabuklar, denizler, çiçekler, aşklar, insanlar… Ama burası değişmedi, bu sokağın başındaki bulut olduğu yerde ihtiyarladı. Gözümüzün içine baka baka, kırıştı alnı. Kışın soba kokusunun, yazın toz kokusunun hasta eden büyüsünün değişmemesi bir yana, insanı da değişmedi. Çocukluğumdan bu yana, mahalleye girdiğim an kendimi evimin salonuna girmiş gibi hissettim, hâlâ öyle hissediyorum. Yan yana sıralanmış evlerin kapanmayan perdeleri, hayatlarımızın birbirinin içinden dev salona akması benim için hep çok büyülü oldu. Bu büyüye kapılanlar da oldu, büyüye kapıyı kapatanlar da.

Bahçenin kapısını açıyorum. Üzerime ay doğuyor. Uzunca yürüdüğümü hatırlıyorum. Gül odasında, sarı ışığı yanıyor, o makyajını yapıyor; üçgen minik aynası çatlak biliyorum. Mücella Teyze mutfakta yemek hazırlıyor. Sonra neler olacağını da biliyorum. Gül hazırlanacak, yemek yiyecek, sofrayı toplayacak. Ayaklarının altı yanacak, kenarları kayışlı kırmızı ayakkabısını giyerken. Hoşça kal demeden çıkacak evden. Mücella Teyze mutfak camından ona bakarken bir sigara yakacak. Yanakları çökecek içeri. Bahtına bakacak Gül’ün. Taksiye binerken sıkışan eteğine sövecek. Küçük yaşta ışıklı tabelalarda yanıp sönen ismine hayıflanacak. Kimlerin onun hayatını kirlettiğini sayacak içinden. Sigarasını söndürüp salona gidecek. Kendine kızacak, biraz daha kızacak, sonra üzerine çöken hasta uykuya teslim olacak. Ah Mücella Teyze… Bahçeden geçip, evin kapısını açıyorum. Babamın sesi, yürüyor koridordan bana,
“Hoş geldin kızım.” dedi.

“Hoş bulduk baba, ellerimi yıkayıp geliyorum.”

Odama geçip üzerimi değiştiriyorum, ellerimi yıkıyorum. Uzun, kırık saçlarımı tepeden toplayıp mutfağa gidiyorum. Makarnanın suyu, pembe plastik kapta bekliyor. Babam, tekerlekli sandalyesinin altına minderleri yerleştirmiş salçayı kavuruyor. İçerideki mis gibi salça kokusu babamın kederli ellerine değmiş.  Güzel kokuyor salça. Annem mi yapmıştı bu salçayı? Çocukluğumun tadı geliyor damağıma, yeşil soğanın beyazı kokuyor ağzım aniden. Komşunun irmiği annemin el kremi kokusu yürüyor yanımda sanki. Hayaletin bile üzüyor beni “Anne” diye sesleniyorum, yağlı el kremi kokusuna. Annemin asılı fotoğrafı bana bakıyor, kenarları çizilmiş buzdolabının “Hello” yazılı magneti altından. Babamın teri damlıyor salçaya. Makarnanın suyunu döküyorum tencereye, babam bana bakıyor ben ona. Yerdeki desenli kilimin lekeleri takılıyor gözüme sonra. Önemsemiyorum, ben “Anne” değilim diyorum kendime, babam sol gözünün en sağdaki kirpiğinin kenarıyla onaylıyor beni: “Sen anne değilsin Aysel.” Babam makarnayı bitiyor, mercimeği ısıtıyor. Ben sofrayı kuruyorum. Her şeyin yerli yerinde kalması hem işimizi kolaylaştırıyor hem de dağınık duygular emanet ediyor bize. Sofra bezini çekip alıyorum beş katlı naylon dolaptan. Tabakları, bardakları, el yordamı işle kırılmış, tuzlanmış sokağını götürüyorum sofraya. Babam mutfaktan çıkıyor, tekerlekli sandalyesine sıçrayan yağları siliyor, banyodaki eski bezle. Sahi en son annemi ne zaman öpmüştü babam? Yemekleri sofraya getiriyorum. Bütün mahalle mercimek kokuyor, yoksulun sıcaklığı gibidir mercimek. Misafirliğin ilk anı, kısırın derdi gibi. Yoksulun sevincidir. İçim kıyılıyor… Babam sofranın bir ucunda bekliyor, ben kanepenin sağ yanındaki çiçek yamalı koluna sarkıtmışım kafamı. Konuşmuyoruz. Enver ve Selim’in eve gelmesini bekliyoruz.

Enver, yirmi sekiz yaşında, iri yarı, renkli gözlü, esmer. Bir gazetenin matbaa bölümünde çalışıyor. Selim yirmi beş yaşında, zayıf, sarışın… O da taksiye çıkıyor. İçine kapanık Selim, konuşursan konuşur yoksa hep kendini dinler. İkisi de zor işlerde çalışıyor. Hayata erken bırakılan çocuklar olarak aynı sofrada toplanıyoruz az sonra. Babamın gözleri ışıldıyor yemeğe oturunca. Duyuyorum, “Buna da şükür.” diyor. Ev teslimiyet kokuyor. Yemekler yeniyor, sofra toplanıyor. Babam tekerlekli sandalyesinde uyuya kalıyor. Enver, yerdeki mindere uzanmış elinde bir kitap, Selim gözlerini açamıyor yorgunluktan odasından sesi yükseliyor uykusunun. Enver’le yerine yatıyoruz babamı. Baba, kısa bir süre önce yeniden çalışmaya başlamanın yorgunluğunu yaşıyor. Sabah erkenden kalkıyor, hepimize kahvaltı hazırlıyor, öyle çıkıyor evden. En son Selim uyanıyor, mutfağı topluyor, evi temizliyor, çöpleri atıyor, çıkıyor evden. Hayatlarının toplamı dar, ezik bir mukavva kutuya sıkıştırılmış dört kişiydik evde.

En zorunu babam yaşıyordu. Acısı daha şekilli, daha net, daha kanlıydı. Kalbi çizik içindeydi babamın. Çok özlüyordu annemi. Benim özlediğim gibi değil ya da Enver ve Selim’in ıssız özlemi gibi değil. Başka türlü bir özlemdi, tarifsiz, sokaksız, lekesiz. Üzerine tek bir toz kondurmuyordu acısının da özleminin de. Nerden bakarsan bak parıldıyordu. En çok yanakları çöktü babamın, annem gittikten sonra işte o zaman daha iyi anladım ki aşktı onu yıkan. Yalnıza âşıklar acı çektiğinde yanağında oluşur bu çukur. Kendinin, duygusunun, sevdiği kadının mezarıdır o çukur ne açlıktandır ne hastalıktan.

Annem gittikten sonra babam çoraklaştı, sarardı, gönlünün suyu kurudu. Bir buçuk yıl önce babam, bir fabrikada bıraktı bacaklarını. Kullandığı makine bacaklarını yuttu. Yutulan bacak bir ustabaşının işini değil sadece yaşamını da götürdü. O ilk zamanlar dondu babam, hastaneden eve geldiği o ilk an, annemin gözündeki eyvah, babamın gözündeki gitmeyi görmek, gelecek günlerin habercisiydi. O bakışmadan sonra bir süre konuşmadı. Sustu, baktı, baktı, sustu. Yemedi, içmedi, eridi, ağladı, sızlandı. Tanrı neredeydi? Babam ve annem günün yirmi dört saati birliktelerdi ama ne annem sakinleştirebildi babamı ne de doktorun verdiği ilaçlar. Diri diri ölüm müydü yoksa bunun adı? Hayır, belki de bir fabrikanın tüten dumanı olmuştu babamın bacakları? Enver abim bir gün işten geldi, tedirgin. Sırtladı babamı götürdü. Kimsenin ne olduğundan haberi yoktu. Gecenin bir vakti geldiler babamla. İkisi de hapisten kaçmış kadar mutluydular. Kimse bilmiyordu nereye gittiklerini. Belki de büyüydü bu, babamı yeniden yaşamaya sevk eden.  Babam o günden sonra tekerlekli sandalyesinde dolaşmaya başladı. Annem dahi kimseye ihtiyacı kalkmamıştı. Bacaklarını bıraktığı fabrikaya gidip, tazminatını istedi. O oldu, bu oldu, sendika geldi, sendika gitti, devlet geldi, patronun adamları geldi… Ve babam sonunda tazminatını aldı, adlı da yolundaki çıkmazı kaldıramadı. Yoksulun yolu çıkmazdı.

Babam toparlandı ama karısını toparlayamadı. Annem, babamdan iyice uzaklaşmış, tiksinmiş, bıkmış görünüyordu. Her ne kadar babam sakin, kimsenin işine karışmaz olsa da annem onun sürekli evde olmasından rahatsız oluyordu. Çalışmaya karar verdi annem, yıllardır babamın ısrarına rağmen çalışmayan o kadın şimdi koluna çantasını takıp işe gidecekti. İşi değişmedi, yemek yapacak, çay demleyecek, temizlik yapacaktı. Mücella Teyze ona bu işi bulduğuna pişman olsa da babam öfkelenmiyordu ona. Damarı kesilmişti annemin, artık geri dönmeyecekti. Ofisin temizliğinden ve mutfak işlerinden sorumluydu annem. Her gün yaptığı işleri ofiste yapmak ve bunun karşılığında para kazanmak, onu hiç tanımayan insanlara kendini anlatmak, ona çok iyi gelmişti. Birkaç ay böyle devam etti, babam evi toparlıyor, yemek yapıyor, ev işlerini yapabildiği kadar yapıp anneme el ayak olmaya çalışıyordu. Ben de işten gelip babama yardım ediyordum. Annem eve yorgun argın geliyor, hemen uyuyordu. Kimseyi görmüyordu gözü. Bir gece sesler yükseldi, babam ve annem bağrışıyordu. İplerin kopmasına az kalmıştı. İncecikti dal, kırılacak kadar hassastı. Enver ve Selim ayaklandı, engel oldum, başka türlüsü mutsuzluktu babam için, bacakları için. Babam annemi anlıyordu, dilinin ucunda duran, köpüğün küçük, sevgisiz, yumuşak bakışını kapatıyordu içine. İyi adamdı babam; aydın, eşitlikçi, merhametli, devrimci adamdı. Kötülükten besleneni elinin tersiyle itendi babam. Bizi hep öyle yetiştirdi, bize hep saygı duydu, uykumuzun her bölünüşünde ağladı. Kalbinde beyaz tülbentler uçuşuyordu, annesine kadar uzanan tülbentler. Abim Enver’le birlikte babamın bir konuşmasına şahit olmuştuk, yaşımız küçüktü henüz, şöyle demişti Selim’e “Bunları sana anlatıyorum çünkü adil olmak, eşit olmak, vicdanlı olmak iyi özellikler. Kendine insan diyen herkesin özelliğidir, sana bana, bize özel davranış biçimleri değildir. Senden istediğim bu ölçülere göre bakmak hayata.” Hepimizi böyle yetiştirdi, başımıza gelenlerde de bu özelliğinden ödün vermedi.

O akşam annem montunu alıp çıktı evden, hiç birimizin yüzüne bakmadan. Babam odasının kapısını kapattı, ışığını söndürdü. Nefes sesi geliyordu salona, ağlıyordu. Çok ağladı, yalnızca ağladı. Hiç uyumadı babam. Biz salonda oturduk, ışıklar kapandı. Enver ağladı, Selim yastığına gömdü kafasını, ben dikiş diktim. O an başladım yama yapmaya, erken başladım erken bitmeyeceğini bilerek.

Bu olayın üzerinden bir hafta geçtikten sonra eve gelen evrak hiçbirimizi şaşırtmadı. Annem boşanma davası açmıştı, annemin sevgisi uzun süre önce bitmişti. Hepimiz biliyorduk bunu. Önce babam bildi, sonra biz. Sevgi bitince gizlenemiyordu. Boşandılar, iki tarafta zorluk çıkarmadığı için, tek celsede bitti evlilikleri. Mahkemeye kimse gitmedi babam dışında, annemle vedalarıydı. Eve geldiğinde donuk, şuursuz, tuhaftı. Bütün akşam yalnız kaldı odasında. Yemedi, tuvalete çıkmadı, ışığını bir açtı, bir kapattı. Kendi kurduğu mahkemeden berat etmiş olacak ki, sabah odasından   çıktığında daha iyi görünüyordu. Yüzünde yarım bir tebessüm bile vardı. “Hayatımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.” dedi. 

Enver ve Selim aynı anda girdi içeri. Yemeğe oturduk. Mis gibi kokuyordu. Neşeli bir yemek sofrasında Enver’in gazetedeki haberlerini dinliyor, dalga geçiyor, kasap Şevket’in köpeğini hüzünle konuşuyorduk. Akşam yemeğini güzelleştiren neydi? Akşam yemeği miydi mevsimlerden yoksa? 

Mutfağı toplarken annem bakıyordu bana. Boşandıkları günü anımsadım bakışındaki o depremli tebessümde. Ben karmaşık duygular yaşıyordum o sıralar, annem gitmiş, babamın ve benim yüküm artmıştı. Babam terzi Mustafa’nın yanında işe başlamıştı. Önceleri, ufak tefek işler yapıyordu. Sonra Hüseyin’in yaptığı işleri kavramaya başladı ve zaman geçtikçe ustalaştı. Annesizlik ritmine, terk edilmişlik duygusuna artık alışmıştık.

İş yerinde muhasebe bölümünde birlikte çalıştığımız bir çocuk vardı, Cenk. Tam da bu sıkıntılı zamanlarda onun bakışlarının üzerime çivilendiğini hissettim. Kafamı nereye çevirsem oradaydı. Tebessüm ediyor, uzun uzun süzüyor, konuşmak için fırsat yaratmaya çalışıyordu. Bir defasında mutfaktan çay alırken biraz sohbet etmiş, gülüşmüştük. Gözlerinin içinde dereler var gibiydi. Ilık bir Ankara akşamında, iş yerinin kapısında bekledi beni. Konuşmak istediğini söyledi. Yakışıklı bir çocuktu Cenk, kibar, güven verici, yetenekli. “Zor bir iklim Ankara.” diyerek girdi konuya, havadan sudan konuştuk önce. İş yerinden, ödenmeyen primlerden, en son sinemaya gelen filmden, karşıdaki pastanenin sütlacından. Zar zor olsa da benden ne kadar hoşlandığını anlattı uzun uzun. Açıldıkça açıldı. İnsanı mutlu eden bir duyguydu. Etkilenmiştim ondan. Öyle zor günler akıyordu ki ayaklarımın altından aşka sığınmak çok iyi geldi bana. Cenk’e sığındım. Kendimle birlikte yaralamadım onu! Beni onarmasına izin verdim. Arkadaş kaldık uzun bir süre, dertleştik, dolaştık, eski şarkılar dinledik. 

Ankara’ya sinsi sinsi gelmişti Ekim. O akşam bir film izlemiş, etkisini atlatamamış yol boyu ondan konuşmuştuk. Eve vardığımızda, gece kendini kollarımıza bırakmıştı. Ayrılmak üzere iken yüzüme dokundu Cenk, yumuşaktı parmakları. Parmak uçlarında şarkılar vardı, duyuyordum. Keskin, ince, acılı şarkılar. Sonra saçlarımda gezdirdi ellerini, gözlerime bakarak konuşmaya başladı.
“Aysel, gel bir olalım, yeni olalım, yamasız olalım, iyileşelim.”

Sarıldım ona. Biliyordum ne babamın, ne hayatımın aşka sığınmama engel olmayacağını. Çok mutluydum. Babama anlattım tabii, gözleri büyüdü, korktu, mutlu oldu. Erken olduğunu ama benim kararımın arkasında olacağını söyledi. Değişmişti hayat, evrenin çiçekleri bizim eve doğru akıyordu sanki. Tam bu sırada Selim, taksiyi bırakmış daha iyi bir işe başlamış, daha fazla para kazınıyor ve daha iyi yerlere gelmeyi hedefliyordu. 

Düzelmişti babam, evdeki herkes arınmaya başlamıştı. Babamda çizikleri ile barışmış, şen kahkahalarına geri dönmüştü. Ekim’in sonunda nişanlanmaya karar verdik. Nişan haberinden birkaç gün sonra annem gelmiş, babam anahtarları değiştirdiği için içeri girememiş, Mücella Teyze’ye gitmişti. Mücella Teyze onu Kırşehir’deki ablasının yanına göndermiş, yanında birkaç gün kalmasını, kendine orada bir hayat kurmasını ve bizden uzak durmasını tembihlemişti. O akşam gelip her şeyi anlattı bize Mücella Teyze, babam çok ağladı. Enver ve Selimde ağladı, ben ağlamadım, annemden kaçıp aşka sığındım. Cenk, hayatıma o kadar çok şey katmıştı ki ondan öğrendiklerimin gücü, farklılığı beni değiştirmişti. O günden sonra, babam bizden habersiz para biriktirmiş anneme göndermeye başlamıştı.  Nevresimlerini değiştirirken rastladım kesenin içindeki paraya. Babam annemi severdi, anlardı, anlamıştı da. Babam Terzi Mustafa’ya ortak olmuştu. Artık daha fazla çalışması gerektiğine inanmıştı belki de. Ona olan aşkın, bağlılığın devam ettiğini biliyorduk hepimiz ama hiçbirimiz “Yeniden.” demiyorduk ona. Paramparça olan kalbinin bazı parçaları kayıptı. Çaylarımızı içmiş odamıza çekilmiştik. Ertesi gün Cenk gelecekti kahvaltıya. Heyecandan hemen uyumuş, sabahın olmasını, sabahın bana elleri toprak kokan çocuğu getirmesini umut etmiştim. 

Işıl ışıl, serin bir Ekim sabahıydı. Babam birkaç gün önce bu sabah için Cenk’in kahvaltıya gelmesini istemişti. Nedenini söylememişti ama keyifli bir dille söylemişti. Cenk kahvaltıya geldi o sabah bize. Erkendi saat, herkes yedide uyanmış, güne hazırlanıyordu. Babam, Enver, Selim, herkes yanımdaydı. Biz Cenk’le mutfakta kahvaltı hazırlıyorduk. Enver, tıraş oluyor, Selim salonu süpürüyordu. Kapı çalındı gelen Mücella Teyze’nin kızı Gül’dü. Yüzünden kanlar akıyordu. Mücella Teyze evde yoktu, kendini yalnız ve güçsüz hissettiği için anahtarı olmasına rağmen bize gelmek istemişti. Kapıya babam baktı, “Ne oldu kızım?” demesindeki ağıda kulak verip bizde kapıya koştuk. Enver, Gül’ün koluna girip salona getirdi onu. Gül, yüzünden akan kanlarla korkunç görünüyordu. Enver kanepeye oturttu Gül’ü. Annemden kalan yumuşak bir tülbentle yüzünü temizledik. Dolaptan ağrı kesici getirdi Selim, yarım bardak suyla içmeye çalıştı Gül. Canının acısı yüzüne dolmuştu. Gül pavyonda çalışıyordu. Çalıştığı pavyonda şiddette görüyordu, taciz de. Zordu hayatı. Gül’ü kanepeye yatırdı Enver, hiçbirimize bir şey hissettirmemeye çalışarak saçlarının arasında dolaştırdı elini… Öyle kötü bir hayattan çıkıp gelmişti ki Gül, bütün yaşadıklarını rağmen parmakları saçlarında gezen abime gururla baktı. Abim Gül’e âşıktı. Öyle derin bakıyordu ki yüzüne Gül’ün bunu anlamamak imkânsızdı. Hepimiz anlamış ve içten içe ikisi içinde çok sevinmiştik. Babam tekerlekli sandalyesiyle biraz uzağımızda durmasına rağmen aralarındaki duyguyu hissetmiş, bana bakıp tebessüm ederek bu duyguyu onaylamıştı. Aşk güzel şeydi. Biz kahvaltıyı hazırlayana kadar Gül, abimin yatağında uyudu, onu uyandırdığımda yüzündeki tebessüm bir şiire benziyordu, kendi içinde bir denklem sahibi, akıllı ve duygusal bir şiire. Hepimiz sofraya oturduk.  Güneş ışıldıyordu evde. Güzel bir sabahtı. Bardaklar boşaldı, tabaklar boşaldı, sıcak ekmeklerden kalanlar poşetlendi. Sohbetimiz uzadı, derinleşti, keyiflendi. Sıcak bir sabahtı. Hepimiz kahvaltıdan sonra nereye gideceğimizi biliyorduk, Cenk hariç. Babamın Cenk’i davet etmesi beni çok sevindirmiş, Cenk’in de gururunu okşamıştı.  Hazırlandık hepimiz. Gül nereye gittiğimizi sordu. Çok sık görülen bir durum değildi bu bizim için. Hepimizin bir anda çıktık evden. Nereye gittiğimizi izah etmek babama düşmüştü.

Gül de bizimle gelmek istedi. Kol kola, el ele, göz gözeydik. Gül ve Cenk nerede olduklarının çok bilincinde olmamalarına rağmen burada olmaktan memnun görünüyorlardı. Çok kalabalıktı ve güneş hepimizi ayrı ayrı ısıtıyor, kenetliyor, birlikte ses olmamıza yardım ediyordu. Enver ve Gül çok yorulmuşlardı. Tren garının kenarındaki bankta oturmuş sohbet ediyorlardı. Babam, Enver abime su almasını işaret etti. Ellerinde iki üç poşet suyla geldiler yanımıza. Babam tekerlekli sandalyede olduğu için etrafımızdaki herkes ona kalkan olmuş, rahat olması için tüm şartları sağlıyorlardı. Kalabalık bir kardeşlik vardı durduğumuz yerde. Güzel bir Ekim günüydü, elimizde ışık vardı, içimizde şiir, koluna girdiğimiz âşıklar, kederinden beyazlamış saçlarıyla yanımızda duran babalar. Ankara başkadır. Düzdür Ankara, yalnızdır… Kendi başına oturmuş kitap okuyan bir kadının saçları kadar ışıklı olsa da şehrin yüzü, üzerine takım elbise giymiş bir bürokratın bakışı kadar da karanlıktır. Tuhaftır Ankara ve biz bu tuhaflık içinde rahat rahat yaşarız. Yoksulluğu tebessüm eder bize, herkese garip gelen bu duygu bize olağan gelir.

Ankara’nın göbeğindeydik hepimiz, sonra dehşet verici bir sesle sarsıldı yer, gökyüzü aşağı düştü. Kara duman sardı Ankara tren garını, bu kez gelen trenin heyecanı yoktu. Ayaklarımın yerden kesildiğini hissettikten çok kısa bir süre sonra yere düştüm, Cenk’e sarılmak istedim o an. Aşka sarılmak. Ankara’nın üzerinden geçen kara bulut yağmur yerine kan damlatmıştı saçlarımıza. On Ekim’di, o kanlı günün adı. Hayatımdaki herkesin sonsuz uykuya daldığı o gün. Gözlerim kapalıydı, sarsılma bitmiş, duyduğum çığlıkların acı inlemesi bitmemişti.  Açmak istemiyordum gözümü. Bacaklarımda acı vardı, akan sıcaklığı hissediyordum. Cenk’i görmek, Enver’le şakalaşmak, Selim’in alnındaki sivilceyi patlatmak, Gül abla ile çekirdek çitlemek ve en çok babamın koltuk altına sığınıp kokusunu içime doldurmak istiyordum. Korkmadan açmaya çalıştım gözlerimi.  Gözümü açtığımda Cenk’in gözlükleri vardı yanımda, kan bulaşmıştı metaline. Yanık kokuyordu her yer. Bacaklarım sızlıyordu, kolu yere yapışmıştı. Zamanın gerisinden gelen hayat bir yangın olarak düşmüştü önüme. Sola çevirdim kafamı Gül, Enver abimin üzerindeydi. Kolları yoktu onun. Çığlık sesleri durmuyordu. Doğruldum, arkama baktım. Bir kadın vardı arkamda. Çenesinden akan kan gömleğine damlıyordu. Ayak parmaklarının ucu titriyordu. Ellerinde çıkan yangınlar öyle dehşet vericiydi ki, zamanı da kendiyle birlikte yakıyordu. Kadın gözlerini sabitlemiş bakıyordu. Cenk’in bedenini görmek istedim, yoktu sadece gözlükleri vardı yanımda, sıcacık kan vardı gözlüklerinde. Selim, neredeydi? Peki ya babam? Sızlıyordu kalbim, kadınlar dövünüyor, ağıtlar yakıyor, kopan bacaklar toplanıyordu.   Çok uzakta Selim’i gördüm, bedeninin yarısı yoktu. Hemen ilerisinde babamın tekerlekli sandalyesi vardı. Devrilmiş duruyordu orta yerde. Kalkıp babama gitmek istedim, bacaklarım yoktu.

Latest posts by Yasemin Seven Erangin (see all)

Yorumlar kapatıldı.