Şükrü Erbaş’ı kısaca tanıtan birkaç cümle yazmak, onu tarif etmeye çalışmak benim için çok zor. Kendisiyle söyleşi yapma imkanı bulduğumda uzunca bir süre nasıl bir giriş yapmam gerektiğini düşündüm fakat bulamadım. Şöyle ifade etmeye karar verdim: Onu ilk kez okuduğum gün, içimde başı sonu olmayan bir kargaşa vardı ve o beni alıp “şu taraftan gideceksin” diyerek yol gösterdi. İşte o günden beri sancılı farkındalık sürecimi katlanılabilir bir yolculuk halinde sürdürüyorum diyebilirim. Kendisine atfettiğim ehemmiyeti gördüğünüze göre hak verirsiniz ki okuyacağınız söyleşinin tarafımca yazılmış cümleleri, minik bir serçenin avucunuzda atan kalbinin heyecanı ve acemiliği ile yazılmıştır.

7 Eylül 1953 tarihinde, Yozgat’ta dünyaya gelen Erbaş ilk ve orta öğrenimini burada tamamladı. 1972 yılında Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memur olarak çalışmaya başladı; ilerleyen yıllarda kayıt yaptırdığı Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nden 1987 yılında mezun oldu. 1984 yılında başladığı edebiyat hayatının ilk yıllarında, Yarın dergisinde kurul üyesi olarak yer aldı. Edebiyatçılar Derneği’nde 1993-1995 yılları arasında genel sekreterlik, 1998-1999 yılları arasında başkanlık yaptı. İlk şiiri 1978 yılında, Varlık Dergisi‘nde yayımlanan sanatçı; “Yolculuk” adlı şiir kitabıyla, 1987’de Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Şiir dışında deneme ve antoloji dallarında da eserler verdi.

Şükrü Bey merhabalar. Öncelikle yoğunluğunuzun arasında Mahal Edebiyat dergisi olarak bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Sözü uzatmadan sorularıma geçiyorum.

Şükrü Erbaş kimdir? Kimlik bilgilerinizden ziyade siz kendinizi nasıl tanımlarsınız ve insanların sizinle ilgili ne bilmesini istersiniz?

Ne söyleyebilirim ki… gündelik hayat içerisinde herkes gibi birisiyim. O anlamda bilinmesi gerekli bir özelliğim yok. Ama edebiyatın ve politikanın alanındaki benden söz edeceksek, yazdıklarından ve sözlerinden oluşan bir insan olduğumu söyleyebilirim. Şiirlerimin, yazılarımın içerdiği bütün insan halleriyle, hayata karşı aldığım ideolojik ve etik tutumumla, kurduğum gelecek tasarımıyla, politik seçimlerimle… özgürlükçü, devrimci, insan hakları ve barış savunucusu bir insan olduğumun bilinmesi beni onurlandırır.

Tezer Özlü neden yazılır sorusuna, “Dünya acılı bir yer olduğu için, yeryüzüne dayanabilmek için,” cevabını verir. Sizce neden yazılır?

Aynı yere varacaktır ya, gerçeğe katlanabilmek için; insanı, içinde boğulduğu çirkef çukurundan çekip çıkarmak için; yaşamayı hak etmek için, başka hayatlarla varlığımı yüceltmek için, güzellik ve incelik için… yetecektir sanırım bunlar.

Lise yıllarınızdan beri yazdığınızı fakat ilk şiirlerinizin kaybolduğunu biliyorum. Hatırladığınız en eski şiiriniz ne hakkındaydı?

Bellek insanın en zalim düşmanı sanırım. Kitaplarda olanlardan başka hiçbir şiirimi bir bütün olarak hatırlamıyorum. Sadece sevda şiirleri ve devrin şiirleri diyebileceğimiz iki alanda bir şeyler karaladığımı biliyorum. Mazlumların hayatını savunan, seven, kendi acısı bilen şiirler var bir toz bulutu halinde belleğin derinlerinde. Herkesin eşit olduğu bir dünyanın alacalı fotoğrafları. Şimdi düşünüyorum da, o yaşlarda, ancak bir güzel acemilikle bu sözleri edebilirmiş insan.

Edebi kimliğinizin yanı sıra siyasi fikir ve ideolojinizle de tanınıyorsunuz. Yazılarınızda ve konuşmalarınızda da sık sık, düşüncelerin tek başlarına bir önemi olmadığından, sese ve söze dönüşmedikleri sürece kimseye bir faydası olmayacaklarınızdan söz ediyorsunuz. Bu bağlamda bir yazar veya şairin benimsediği siyasi fikirler eserlerinde hissedilmeli mi sizce?

Bir şairin, yazarın dünya görüşü, oluşturduğu inandığı ideolojik ve etik değerler üzerine oturmayan bir cümlesi olabileceğine hiç inanmadım ben. Metne ruhunu, inceliğini, güzelliğini, farkını, derinliğini verecek olan bu değerlerdir. Ancak tek ve temel koşulu, bu değerlerin, şiir yazıyorsak şiirin, resim yapıyorsak resmin, müzik yapıyorsak müziğin diline dönmesi gerekir. Yoksa kötü bir manzumeyle, orta malı bir bilgi molozuyla, ona buna bağıran bir gürültüyle baş başa kalırız. Bu hem o sanat ürününün, hem onu yaratan düşüncenin iflasıdır, ölümüdür, ziyan edilmesidir.

Her konuşmanızda bir şekilde sorulduğunu bildiğim bir şiiriniz var. Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz? Ben bu şiirde, yaramazlık yapıp başına bir iş getiren, kendine zarar veren çocuğa, annesinin merhametle karışık öfkesini görüyorum. Siz hangi hislerle yazmıştınız o dönem bu şiiri?

Çok romantik bir yaklaşım. Ben hiç de öyle bir duyguyla yazmadım. Bildiğiniz öfke. Katı, sert bir öfke. Bağışlamaz bir öfke. Çünkü binlerce yıllık bir ağır gerçeklikten söz ediyoruz burada. Ben anne değilim, köylüler yaramazlık yapan çocuğum değil. Tabii ki yaşadıkları cehennemden kurtulmalarını istiyorum ama hoşgörü denen bir saçma bakışla değil. 1999’da Hayati Baki’yle yaptığımız söyleşide söylemiştim, buraya alıp bitireyim: Ben, kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi, ufukları eşiklerinden öteye varmayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilikler ve güzellikler katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini, mülke; mülkünü, dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi.

Eşinize duyduğunuz derin muhabbet ve saygıyı sizi tanıyıp da bilmeyen yoktur. Hatice Hanım’dan bahsederken Köroğlu ve Ömür Hanım diyorsunuz çoğunlukla. Bu isimlerin sizin için anlamı nedir?

Benim, bizim hayatımızı kuran kadındır Hatice. Köroğlu, Anadolu’da, karı-koca, uzun yıllar boyunca beraber yaşlandıktan, çocuklarını yuvadan uçurduktan sonra, iki yalnızlık içinden, erkeğin kadına seslenmesidir. Benim için tam bir vefa ve emek ifadesidir. Ömür Hanım ise, yıllar önce yazdığım bir yalnızlık, mutsuzluk, hüzün ve varoluş şiirinin, dönüp dolaşıp Hatice’ye dönüşmesidir. 

Şiirlerinizde sık sık kullandığınız imgeler var bunlardan biraz bahseder misiniz? Mesela kirpiklerin, kaküllerin, göz bebeklerinin anlamı nedir sizin için?

Eşik, sarkaç, gölge, meneviş… evet, bazı sözcükler anlam ve ses büyüsüyle beni içine çeker, ben onları içime çekerim, bir yaşantıyı dile dönüştürürken, ona can verirler, değer katarlar, güzelleştirirler. Bu biraz bilinçli bir tutumdur, biraz kendiliğinden olan bir masal halidir. İçini boşaltmadığınız sürece sorun yok.

Son olarak, okuyanın bakış açısını değiştiren, onu dönüştüren, deyim yerindeyse bir tokat atıp kendine getiren bazı eserler vardır. Size böyle hissettiren eserlerden birkaç öneride bulunur musunuz biz okurlarınıza? 

Bir dünya kitap var böyle… keşke üç-beş isim yetseydi. Don Kişot var, Binbir Gece Masalları var, Bütün kitaplarıyla Dostoyevski var. Yunus Emre, Karacaoğlan, Nazım Hikmet, Kazancakis, Stefan Zweig, Ritsos, Yaşar Kemal, Sait Faik, Herman Melwille… dünya onların yarattıkları üzerinde duruyor bence. Yoksa hepimiz saçma sapan insanlar olarak gelip giderdik bu dünyaya.