Yazar: 09:30 Genel, Öykü

Sessizliğe Bir Çığlık

Oturduğu mahalleye saat on birden sonra dolmuş işlemezdi. Fazladan yaptığı üç saatlik mesai yetmiyormuş gibi, bir de o bitmek bilmeyen yolu tepmişti. Hızlı adımlarla evinin bulunduğu sokağa saptığında, gökyüzü de su koyuvermiş, yağmur çiselemeye başlamıştı. Malikanesinin kapısına vardığında eli refleksle cebine gitti; karıştırdı, yokladı ama anahtarlar bir türlü parmaklarının ucuna gelmedi.

Gecenin bir yarısı, kapıda kalmıştı. Bütün ceplerini defalarca altüst etti; nafile. Taşıyıcı kolonları sağlam kalsa da sıvaları dökülmüş, karoları çatlamış o tek katlı sığınağına giremiyordu. Bu saate kadar iliğine kadar sömüren patronuna mı kızsın, yoksa anahtarları kaybeden dalgınlığına mı, bilemedi. Dizlerinde adım atacak mecal kalmamıştı. Bir çığlık atsam diye düşündü, gecenin o sağır edici sessizliğine karşı. Mahalleli ne yapardı ki?

Bir anlığına olacaklar gözünde canlandı. Mahalle sakinleri alttan soğuk hava üfüren pencerelerini aralar, uykulu gözlerle birkaç kelime mırıldanır, “Bu saatte olacak iş mi?” diye söylenir; öfkesi geçmeyenler ise en fazla kallavi bir küfür savurup sıcak yatağına dönerdi. Bir haftadır mahallede sular akmıyordu, çocuklar bitlenmişti, dökme suyla değirmen döndürmeye çalışıyorlardı da kimsenin gıkı çıkmıyordu; şimdi onun çığlığına mı ses edeceklerdi.

Eve girmekten ümidini kesmiş ve ne yapacağına karar verememişken arkasında bir çıtırtı duyar gibi oldu. Nefesi boğazında düğümlendi. Kafasını hafifçe çevirdiğinde bir gölgenin ona doğru süzüldüğünü hissetti. İçindeki korku, günün yorgunluğuyla birleşti. Var gücüyle yumruğunu savurarak arkasına döndü. Dönerken de tiz bir çığlık attı. Çığlığın şiddetiyle, tahta pervazların içine macunla alelacele tutturulmuş camlar zıngırdadı. Yağmur bir anda durdu.

Gözlerini açtığında karşısında kimse yoktu. Ne saldırgan ne de kaçan bir karaltı. Kapıda kalan adamın çıkardığı tiz çığlık, mahalleliyi uyandırdı. Deprem olduğunu sananlar pencereye koştu. “Ne oluyor, kim o?” soruları havada uçuştu. Olayın aslını astarını anlamaya tenezzül bile etmeyenler, gecenin huzurunu kaçırdığı için küfürler yağdırmaya başladı. Sokaktaki evlerin ışıkları birer birer yandı; mahalle sahte ve çiğ bir aydınlığa büründü. Elektrik direklerinin dibinde pinekleyen sokak kedileri bile ortadan kayboldu.

Sokakta üç katlı tek bir bina vardı; boyasıyla, balkonlarındaki gösterişli düzeniyle diğer evlerden ayrılırdı. Mahalleli buranın sakinlerinden çekinirdi. Taşımacılık yaparlardı. Dilden dile dolaşan efsanelere göre sadece yük taşımazlardı.

Kapıda kalan adam, pencerelere ve balkonlara çıkan komşulardan mahcubiyetle özür diledi. Anahtarını bulamadığını, arkasında birinin olduğunu sanıp korktuğunu, bu yüzden bağırdığını söylemeye çalıştı. Birkaç kişi, “Ya sabır,” çekip içeri girdi. Bazıları etrafı izlemeye koyuldu. Ortalık sakinleşir gibi olunca, sinirlerini yatıştırmak için bir sigara yaktı. Tam o sırada, üç katlı apartmanın orta katında hafif göbekli, badem bıyıklı birisi pencerede göründü. Camı açar açmaz da bağırmaya başladı. Sesi sokakta yankılandı, “Bu saatte milleti ayağa kaldırmaya ne hakkın var lan senin? Hiç mi akıl fikir yok sende? Huzur bırakmadın, utanmıyor musun?”

Kapıda kalan adam derdini anlatmaya yeltendi ama penceredekinin dinlemeye hiç niyeti yoktu. O esnada sokağın başında şatafatlı bir cip, etrafı toza boğarak belirdi ve üç katlı binanın önünde acı bir frenle durdu. İçinden, takım elbiseli, kunduraları gecenin karanlığında bile parlayan yirmili yaşlarda bir genç indi. Yukardaki adamın öfkesi, aşağıdakinin gelmesiyle daha da hiddetlendi. Arabadan inen genç, mevzunun ne olduğunu bile sormadan, çaresizce açıklama yapmaya çalışan adamın suratının ortasına bir yumruk indirdi.

Sendeledi ve düştü adam. Dünya etrafında dönmeye başladı. Ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan, üç katlı binanın kapısı hışımla açıldı. İçeriden çıkanlar, zaten yere kapaklanmış olan adama insafsızca vurmaya başladı. Kalabalık bir anda birikti, herkes bu anı bekliyormuş gibiydi. Vuran vurana, söven söveneydi. Üstü başı parçalandı. Çaresizce korunmaya çalışıyor, şiddet yağmurunun bitmesini umuyordu. Sokak sakinleri ise pencerelerinden bu vahşi trajediyi film izler gibi izliyordu. İçlerinden bir kişi bile çıkıp “Durun, ne yapıyorsunuz?” demedi.

Gece vardiyasına yetişmeye çalışan ve tesadüfen oradan geçen dört işçi, “Durun! Öldüreceksiniz adamı!” diye müdahale etmeseydi, linç ayini devam edecekti. İşçilerin telkinleriyle öfkeli kalabalık vurmayı bıraktı. Birinin dur demesini bekliyormuş gibi bir halleri vardı. Boylu boyunca yerde yatan adam, çatlamış dudaklarının arasından zorlukla nefes alıyordu. İşçiler yolun ortasına kadar sürüklenen adamı kenara çekti. Adamın durumu iyi değildi. İşçilerden biri ambulansı aradı.

Öfkeli kalabalık, günün yorgunluğunu bir bedenden çıkarmanın, içlerinde biriken hıncı boşaltmanın hazzıyla yavaş yavaş evlerine çekildi. Yüzlerinde ne bir pişmanlık ne de bir kaygı vardı. “Ben ne yaptım?” duygusu, sokakların tozuna karışıp yok olup gitmişti. Kapılar sertçe çekildi, pencereler birer birer kapandı. Sokak sessizliğe büründü.

Ambulansın siren sesi geldiğinde, dayak yiyen adam bir gözünü zorlukla araladı. Diğer gözünün açılma ihtimali yoktu; aldığı darbelerin etkisiyle balon gibi şişmiş ve morarmıştı. Başında bekleyen üç işçi, ambulansın ışıklarını görünce, gelmek üzere olan servislerine yetişmek için hızlı adımlarla yanından ayrıldı.

Ambulans olay yerine geldiğinde yaralı tek başına yerde yatıyordu. Sokaktaki bütün ışıklar sönmüştü. 

Editör: Onur Özkoparan

İsmail Demir
Latest posts by İsmail Demir (see all)
Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close