Yazar: 19:28 Makale

Sarıyaz’da Bir Kendilik Arayışı: “Gül Özlem Gül”

Mahir Ünsal Eriş’in ilk baskısını 2019 yılında Can Yayınları’ndan yapan Sarıyaz isimli öykü kitabı birbiriyle ilintili sekiz öyküden oluşur. Bu sekiz öyküyü temelde birbirine bağlayan iki doğa olayıdır: Afrika’dan gelen sarı kum fırtınası ve deprem. Eserdeki her öykü, bu afetler etrafında cereyan eder. Fakat; Eriş, sekiz öyküyü sadece aynı doğal afetlerin meydana gelmesiyle birbirine bağlamakla kalmamış onları metnin yapı unsurunu oluşturan kişi, mekân ve zaman düzleminde de birbirine bağlamıştır.  Tüm metinler bir devamlılık içindedir. Örneğin “Sarı” hikâyesinde başkişi olan kahraman, “Sevgi Çağının Sonu” isimli öyküde fon karaktere dönüşür.  Kitabın dördüncü öyküsü olan “Gül Özlem Gül”ün başkişisi Özlem, “Sevgi Çağının Sonu” öyküsünün norm karakteridir.

Sarıyaz’daki öyküleri birbirine bağlayan unsurlardan kısaca söz ettikten sonra, bu kitaptaki “Gül Özlem Gül” öyküsünü “kendilik” kuramı çerçevesinde çözümleyeceğiz.

“Gül Özlem Gül” isimli öykü, Modern insanın çevresinden nasıl soyutlandığını gözler önüne seren, “küçük” kasabalı insanın “büyük” dertleri ile onun bir türlü aşamadığı yalnızlığının ve kendilik mücadelesinin anlatıldığı bir modern zaman öyküsüdür. Öykü, ataerkil toplum kıskacında kalmış, kocası tarafından yeterince anlaşılmayan, bundan dolayı dünyaya/eve yabancılaşan başkişinin varoluşsal sancıları üzerine kuruludur. Bu varoluşsal sancılar onu kendilik arayışına iter.

Kendilik, en kolay tabirle “ben”e karşılık gelir. (Cooley, 1968) Aynı zamanda bireyi ötekinden ayıran özelliklerin toplamı olarak da görülmektedir. Bireyin yaşadığı sosyal çevreyle ve bu çevredeki insanlarla kurduğu iletişimle belirginleşen kendilik bilincinin oluşmasında ya da oluşamamasında toplum önemli bir yerdedir. “Gül Özlem Gül” isimli öyküde başkişiyi benliğine/kendiliğine dair sorgulamaya iten sosyal ilişki; geleneksel sistemlerde toplumun yapıtaşı olarak kabul edilen evliliktir. Bu zamana kadar kendisi için yaşayamayan başkişi, evliliğinde yaşadığı problemlerden hareketle varoluşsal sorgulamaya girer. Kim olduğuna dair sorular sorar kendine, kendi için yaşayıp yaşamadığının muhakemesini yapar ve sonunda hep başkaları için yaşadığı kanaatine varır. Evlenirken evini bile kendi isteğiyle dizememiştir. Hep başkaları ne der, diye düşünmüş bu yüzden mutsuz olmuştur.

“Sonra şu televizyon ünitesi. Evdekini hiç sevmiyor. Kayınvalidesi tutturmuştu, illa beyaz olsun, diye, sanki kendi oturacak. Çaresiz razı oldu o zaman.”

Kendilikle ilgili ilk tanılar Wiliam James tarafından yapılır. Ruhsal, maddi ve sosyal, bedensel kendilikten söz eden James, ruhsal kendiliği kişinin düşünceleriyle kendi adına oluşturduğu şey olarak tanımlar. Maddi kendilikle ise, kişinin sahip olduğu maddi şeyleri yani eşya, aile gibi unsurları ifade eder. Sosyal, bedensel kendilik ise, kişinin diğerlerinin gözünde nasıl algılandığına dair düşünceleridir. (Aktaran: Jale Sancak, 2022:40-41)

Öyküde başkişi, ilk olarak maddi kendiliğini/benliğini sorgular. Kendine aldığı sayısız hediyeyle maddi kendiliğindeki eksik yanını gidermeye çalışır.

“Hediyeleri alması, güzel güzel paketler yaptırması, sonra da evde onları hakikaten de başkası almış gibi heyecanlanması öyle tatlı, öyle iyi gelmişti ki…”

İlk başlarda kendiyle ilgili hiçbir şeye karar veremeyen, kendine aldığı şeylerle maddi yönünü doyurduğunu zanneden başkişi, öykünün ilerleyen kısımlarında ruhsal benliğinin peşine düşer ve girdiği kendilik mücadelesini daha da şiddetlendirir. Öyküde kendilik meselesinin sorgulandığı ve daha ciddi boyuta taşındığı kısım, başkişinin soyadı konusundaki düşüncelerini söylediği yerdir. Kocasının soyadını kullanmayı manasız bulur ve bunu kendine yapılmış bir saygısızlık olarak kabul eder. O, ayrıca, kocasının soyadını bırakıp kızlık soyadına geri dönmeyi de istemez. Babasından gelen soyadını da kabul etmeyip kendine yeni bir soyadı alır: “GÜL”

Geleneksel normları kabul etmeyip, tek başına, kendi olarak yaşamanın derdindedir Özlem ve bu yeni hayatında kendi için temenni ettiği şeyi, soyadı olarak belirler: “Gül Özlem Gül.”

“Belki boşanınca kendine bir soyadı seçer, onu alırdı. Hatta belki ‘Gül’ olurdu. Böylece tam adı ‘Gül Özlem Gül’ diye yazılırdı. Kalan ömrünü mutluluk içinde geçirmesini emreden yeni bir kimlik. Oh be!”

O, kocasının, babasının yani hayatındaki tüm erkeklerin otoritesini reddedip kendi dünyasının yöneteni, sahibi olma niyetindedir. Onun sahip olduğu kimliği reddedişi ve akabinde yeni kimlik arayışı; yalnızlığı ve bulunduğu topluma yabancılaşmasıyla ilgilidir. Büyük bir hevesle kurduğu yeni hayatı, gözlerini o kadar kamaştırmış, “şahsi saadetiyle o kadar delirmiştir ki” gözünün önündeki felaketi göremez olur. Bir felaketin habercisi olan sarı tozu dahi hayatına yakıştırdığı bir arka fona çevirir.

“Sanki bu eşiğinde beklediği yeni hayatı, eski bir Türk filminin saflığı ve heyecanıyla doluydu da o yüzden o yılların tadını çağıran bir filtre gelip çökmüştü bugünlere.”

Özlem’in kendilik mücadelesinin anlatıldığı öyküde ana mekânların ev veya evler olması da oldukça manidardır. Çünkü ev, dünya üzerinde insanın “kendiliğini” sorgulamasını sağlayan en önemli mekânlardandır. Ait hissetmediği bir evde yaşamak, bireyin aldığı ilk darbedir ve böyle bir ortamda varoluş mücadelesine giren kişinin ilk kaçmak istediği yer evi olacaktır.

“Gül Özlem Gül” öyküsünde başkişinin kocasıyla birlikte kaldığı ev, onun için sığınak olmaktan çıkar. Bu ev, olsa olsa maddi çıkarlar için birlikte olan aileyi, bir arada tutmaya çalışan her an manevi olarak yıkılabilecek sıradan bir yapıdır. Öyküdeki hasarlı bir apartmanda bulunan diğer ev, tüm köhneliğine rağmen başkişi için daha yaşanılasıdır.  Bu apartman, eskidir ama orada en azından her şey istediği gibi olacaktır. Çünkü, şahsi saadetini büyük bir açgözlülükle sağlamaya çalışan başkişi için evi/dünyayı yaşanabilir kılan şey “aidiyet” hissidir. O, bu hissi çürük bir apartmandaki dairede bulmaya çalışır ve bulduğunu da düşünür.  “Hayatında ilk kez, kendine ait, kendi kendisine hediye ettiği o dünyada” mutlu olacağına inanır. Fakat kendilik mücadelesini erkeği (kocasını) dışlayarak, bencilleşerek, diğer insanlara karşı düşünceli tavrını yitirerek sürdürdüğü için, “bu dünyada kendi yaptıkları dışında kimsenin yapıp ettiklerinde bir gram sorumluluk duymayıp” yeni dünyasını, yeni kimliğini bu pervasız anlayışın üzerinde inşa etmeye çalıştığı için dünyası/evi yıkılır ve mücadelesinde başarısız olur. Oturduğu apartmanın -meydana gelen depremden sonra- kasabada yıkılan birkaç yapıdan biri olması okuyucuya bunu işaret eder. “Gül Özlem Gül”ün bencillik ve aşırı tüketim üzerine kurmayı planladığı yeni hayatı; bir ilahi emirle, doğa üstü bir olayla son bulur. Geriye Özlem’in acı tebessümü ve kendini teselli etmesi kalır.

Acı bir tebessümle, istemsizce ‘Gül Özlem Gül’ diye, mırıldandı.

Ayrıca felaketler evinin yıkılmasıyla da son bulmaz, lakin o kitaptaki başka bir hikâyenin dolayısıyla başka bir yazının konusudur.

Editör: Onur Özkoparan

Kaynakça

AYLANÇ, Mihrican (2022). “Jale Sancak’ın Uyanan Güzel Romanında Kadın ve Kendilik”. İnsan ve İnsan (9/31 Kış/Wınter 2022): 39-54.

BAUMEİSTER, Roy F. “How the Self Became a Problem: A Psychological Review of Historical Research”. Journal of Personality and Social Psychology. 52 (1987): 163-176.

Cooley, C. H. (1968). “The social self: on the meanings of “I”. C. Gordon ve K. J. Gergen (Editör). The Self in Social Interaction. USA: John Wiley & Sons, Inc. s. 87- 91

ERİŞ, Mahir Ünsal. Sarıyaz. İstanbul: Can Yayınları, 2022.  

Visited 37 times, 1 visit(s) today
Close