Yazar: 16:13 Öykü

Rüya Bileti

Aynada kendisiyle karşılaşınca ilk önce gülmüş sonra da katıla katıla ağlamıştı haline. Havası iyice ağırlaşmış, ter ve günlerdir yıkanmayan bulaşık kokan evinden nasıl çıkıp kendini akşamın yavaş yavaş kararan sokaklarına bıraktığını anımsamıyordu. Günlerdir evde yatmaktan yürümeyi unutmuştu sanki. Yalpalayan ayaklarını bozuk kaldırımlara alıştırmaya çalışırken bir yandan da bir çocuğa tembihler gibi “Kuaföre gitmelisin, hem de bir an önce,” deyip duruyordu kendi kendine. Caddenin hemen başındaki Elibollar İşhanı’nın yanındaydı kuaför. Yıllardır oradan başka yere gitmemişti. Muço yüzüne giden stili biliyordu.  Modayı da takip ettiğinden onu her zaman genç ve bakımlı gösterecek biçimde keserdi saçlarını. Yine eskisi gibi olacaktı, yeter ki onun maharetli ellerine teslim etsin kendini. 

Telaşlı adımları onu Muço’nun Eli’nin önüne getirdiğinde biraz soluklanmak için durdu. Karmakarışık duygular içindeydi, şaşkın ve ürkek… Akşamın son müşterilerine hazırlanan dükkânların vitrinlerinden yansıyan kasveti kokladı uzun uzun; pencerelerde parlayan güneşin son kızıllığını, yaprakları gitgide kararıp koyulaşan ağaçlardan sarkan yalnızlığı, kentin arkasında uzayıp giden tepelerdeki uzaklığı… Bu duyguyu iyi biliyordu. Her akşam işten gelirken güneşin kaybolduğu ufka bakıp bakıp iç çeker, bir an önce evine gitmek için adımlarını daha bir açardı. Şimdi buna bir de yabancılık eklenmişti. Yıllardır buraya gelmiyormuş gibi tuhaf ve anlamsız bir histi bu, yapayalnız ve bütün tehlikelere açık, korumasız. Oysa çocukluğundan beri yaşadığı semtteydi. Sadece üniversitede okumak için ayrılmış, hayatının geri kalanını burada geçirmişti. İnsan mekânlara ne çabuk yabancılaşıyor diye düşündü; yollara, tanıdık yüzlere, telaşla akıp giden otomobillerin egzoz kokusuna… Bilmem kaç bin kez ayak izlerini düşürdüğü kaldırım onunla ilk kez karşılaşıyormuş gibi akıp gidiyordu orada. “Neden kendime bu kadar eziyet ettim?” diye mırıldandı. Evet, çok kötü günler yaşamıştı. Neyse ki bitmişti işte, yine kentin gürültüsüne karışıp hayatına devam edecekti. Bunun için şu aynada karşılaştığı ucubeden kurtulması yeterliydi.

İçinde birden yükselen sevinç dalgasına kendini teslim ederek kuaförün bulunduğu iş hanına doğru koşar adım yürümeye başladı.  Ne ki daha merdiven boşluğuna ulaşır ulaşmaz birden heyecanla karışık bir korkuya kapıldı. Kalbi hızla çarpıyor, kasıklarından dizlerine doğru akan sıcaklık onu adımlarını atamayacak kadar güçsüz kılıyordu. Bir üst kata çıkan merdivenler ulaşılması zor bir dağa giden patikadan daha çetin görünüyordu. Yapamayacaktı. Gücünü toplayıp merdivenleri tırmanmış olsa bile o renkli ışıklarla aydınlatılmış aynaların karşısına nasıl çıkacaktı. Saçlarının yarısı bembeyazdı, diğer yarısının boyası akmıştı, iğrenç görünüyordu. Muço, o düzenbaz şımarık herif, hal hatır sorma bahanesiyle ay gelmeden arar, lafın arasında kibarca davet ederdi onu. Bir kere bile merak edip aramamıştı. Hemen öyle geçip masaya oturacak hali yoktu. Kızıp sitemle karışık biraz azarlaması, nazlanıp onun dil dökmesine aldırmıyormuş gibi tavırlar takınması gerekirdi. Ama bırak öyle davranmayı onun karşısına çıkacak cesareti bile bulamıyordu kendinde. Hem, “Taş bebek Asuman ne hale gelmiş,” demez miydi? Haklı da. Daha birkaç saat önce “Ah sen bu hale düşecek kadın mıydın, bir giydiğini bir daha giymez moda dergilerini takip eder, hiç kimsenin giymeye cesaret edemeyeceği kıyafetler alırdın,” diye dövünerek acımamış mıydı kendine?

Ani bir kararla cadde boyunca yürümeye başladı. Birden gücü yerine gelmiş, rahatlamıştı. Caddenin sonuna kadar hızlı hızlı gitti, dönerken de vitrinlere keyifle bakarak oyalandı. Kendini tıpkı eskisi kadar dinç hissetmeye başlamış, özgüveni de yerine gelmişti.  Az önceki paniklemesine akıl erdiremiyor, “Şu bizim paragöz Muço’dan mı çekindin? Ne salaklık senin yaptığın,” diye kendisiyle dalga geçiyordu. Tekrar kuaförün bulunduğu iş hanının önüne gelince göğsü yeniden çarpmaya başladı. “Yok, yok mümkünü yok giremeyeceğim oraya,” diye mırıldandı. En iyisi eve dönmek. Hem banyo bile yapmadan çıkmıştı. Bunu daha önce nasıl akıl edemediğini düşünerek kendine kızdı. Duşunu alıp geri gelmeliydi hatta Muço’yu arayıp randevu alabilirdi.  Böylece sıra beklememiş, işini de çabuk halletmiş olurdu.

Evinin olduğu sokağın başına geldiğinde yıllardır haftada birkaç kez gittiği restorandan gelen yemek kokusunu duyunca irkildi. Kebap ve doğranmış soğan kokusunu oldum olası çok severdi.  Hırsızlığa hazırlanan bir çocuk gibi tedirgin tedirgin, yemek yiyenlere baktı. Köşedeki masa boştu. İçeriden gelen davetkâr kokuya yok diyemezdi. Açlık söz konusu olunca kuaföre girmek için duyduğu tereddütten eser kalmamıştı. Garsonların “Nereye gidiyorsun?” der gibi bakan gözlerine aldırmadan restoranın içine doğru yürüdü. Boş masaya kurulunca garsonun küçümseyen bakışına aldırmadan “Döner,” diye mırıldandı. Garson ne yapacağına karar verememiş bir halde tezgâhın arkasındaki patrona baktı. O da şaşkın şaşkın kadını süzüyor, ne diyeceğine bir türlü karar verememiş görünüyordu. Garsonla göz göze gelince “Hanım ne istiyor oğlum, hadi durma orada, kes bir döner,” diye bağırdı.  Asuman közde cızırdayan etin kokusunu içine çekerek evet “Döner, evet bir de kola,” diye mırıldandı. Diğer masadakiler ellerindeki çatalları bırakmış bakıyordu. Onlar da berbat haldeki kadının böyle lüks bir yere gelmesine şaşırmış olmalıydı. Asuman onların bakışlarına aldırmadan önüne konulan peçeteyle sabırsızlıkla oynuyor, orada olmanın keyfini çıkarmaya çalışıyordu. Neyse ki servis fazla uzamamış, siparişini hemen getirmişlerdi. Garsonun önüne bıraktıklarını da kimseye aldırmadan iştahla yemişti.

Evine doğru yürümeye başladığında keyfi yerindeydi. Bir şarkı tutturmuş, kolunun altındaki çantayı da yürüyüşüne uydurmak için hafif hafif sallayarak ritim tutuyordu.  Apartmanın önüne gelince durup gökyüzüne baktı. Ay gökdelenlerin arasından süzülerek usul usul ilerliyordu. Yazın son günleri gelmiş çatmıştı işte. Kışın soluk çatlatan ayazlarında yazın hayalini az kurmamıştı. Ama gel gör ki boşuna geçmişti onca zaman. Daha önce hiç görmemişçesine evinin olduğu kata baktı. Karanlığa gömülmüş pencereler onu bekleyen bir kafes gibi ağzını açmış duruyorlardı. Ne yapacaktı içeride, oradan çıkmak için kendisiyle ne kadar mücadele etmişti. Girerse bir daha hiç çıkamayacağını düşündü bir an. “Korkunç,” diye mırıldandı, “Diri diri mezara girmekten daha beter.”  Bu düşünce onu öyle sarsmıştı ki birden geldiği yöne doğru hızla yürümeye başladı.

Az önce çıktığı yokuşu inerken “İstiklal Caddesi’ne gidip biraz gezsem ne iyi olur,” diye düşündü. Kitapçılara gider, eskiden yaptığı gibi amaçsız ve tasasız, dalgın dalgın dolaşır, çok da geç olmadan dönerdi. Orayı nasıl özlediğini fark etti birden. Psikiyatrist “Onu sana anımsatacak yerlere gitme. Öncelikle sen kendine yardımcı olacaksın. Uzak dur, daha da kötü olursun,” demişti oysa. Bunun için kendine söz verip aylardır kendini evinin duvarlarına gömmüş olsa da her iş çıkışı dolandığı caddenin çağrısına direnecek güç bulamıyordu kendinde. “Hem en sık perhiz yapanlar bile arada kendini ödüllendirmek için diyetlerini bozmazlar mı? Ben de bugün oraya gidip dolaşacağım,” dedi kararlı bir şekilde.

İstiklal’e girince derin bir “Oh!” çekerek “Özlemini çektiğim günlere kavuştum sonunda,” diye mırıldandı. Onun için dünyanın en güzel yeriydi bu sokak. Bunu arkadaşlarına da sıklıkla anlatıp “Vasiyet ediyorum. Ölünce tabutumu oradan geçirdikten sonra götürüp gömün,” derdi. Daha ne olsun, yine sevdiği yerlerde dolaşıyordu işte. Kafelerde oturanlara ve vitrinlere bakmadan caddeyi boydan boya geçip geri döndü. “Kendimi resmen cezalandırmışım. Bak hiç heyecanlanmıyorum, kalbim de öyle elektrik yüklenmiş gibi pır pır etmiyor artık. Tamamen o illetten kurtuldun Asuman, hadi hayırlısı bakalım. Aferin sana kız!” diye mırıldandı. Gençliğinden beri buralara sık sık gelir, saatlerce vitrinlere bakarak oyalanırdı. Dönüşte de ya kitap alırdı ya müzik albümü.

Arkadaşlarıyla sık sık gittiği barın önünde durup içeri baktı. Onlardan birini görmeyi umuyordu ama aradığı başkasıydı aslında. Bunu kendine itiraf etmekten çekinse de ne istediğini iyi biliyordu. Merakla içeriyi tararken aradığını bulmanın dayanılmaz yoğunluğuyla ürperdi. Oradaydı işte, yeşil gözlerini masanın ortasında belirsiz bir yere dikmiş, dalgın dalgın düşünüyordu. Kalbi yine hızla çarpmaya başladı. Sanki vücudu sıtma nöbetine tutulmuş gibi titriyor, dişlerinin birbirine vurmasını engelleyemiyordu. Bir yere tutunmalıydı. Yoksa olduğu yere yığılacaktı. Barın önündeki aydınlatma direğine sarılarak soluğunu toparlamaya çalıştı. “Tamam, geçti,” diyordu kendi kendine. “Geçmeli, lanet olsun, aynı şeyleri bir daha yaşamak istemiyorum.” diye sızlanarak ellerini bacaklarının arasına sokup kaldırıma çöktü. Buradan kaçıp uzaklaşmalıydı. Bunu yapamazsa bir daha kendini toparlamayacağını biliyordu. Doktorun ona tembihlediği gibi derin bir soluk alarak ciğerlerini temiz havayla doldurdu. Gözlerini sımsıkı kapatıyor, açarsa onu göreceğinden korkuyordu. Ama gözlerinin söz dinlemeyen vefasız bir dost gibi kendiliğinden o tarafa dönmesini de engelleyememişti. Hâlâ oradaydı. Dudağına götürüp masaya usulca bıraktığı kadehini az önce öpücükle ödüllendirmiş gibi gülümsüyordu.  O zarafet, incelik, konuşurken insanı deli eden bakışlar… Kızınca nasıl da vahşileştiğine kaç kez tanık olmuştu oysa. “Ona ben söyleyeceklerimi biliyorum,” diyerek hışımla kalktı yerinden. “Madem onun yüzünden içim yanıyor, beni yakan zehir biraz da onu dağlasın.”

Barın kapısından nasıl geçip masanın başında durduğunu kendi de fark edememişti.  Sanki gövdesi dışarıdan buraya ışınlanmıştı birden. Adam onu görünce yüzü birden karmakarışık olmuş, kapana yakalanmış çaresiz bir hayvan gibi titremeye başlamıştı. Asuman tıpkı eski günlerde olduğu gibi dudaklarına şuh bir gülüş takınarak “Merhaba,” diye mırıldandı. “Demek yalnızsınız bay şair.” Adam birden panikleyerek masadan kalktı. Asuman’ı görür görmez tanımıştı. Kirli saçları ve birbirine karışmış kaşlarının altındaki o deli bakışları unutması mümkün müydü? Yılgınlıkla geri geri çekilerek kapıya doğru koşmaya başladı. O da panik halde giden adamın peşinden gidiyor, yakınlaştıkça “Lütfen beni dinle, amacım sana zarar vermek değil,” diye sızlanıp duruyordu. Ama adam ondan daha hızlı olduğu için kalabalığa karışarak gözden kayboldu.

Asuman “İçtiğim bunca ilaç boşa gitti. Ona mı yanayım, kendimi yine küçük düşürüp gururumu ayaklar altına aldırdığıma mı?” diye hayıflanarak saatlerce sokaklarda dolaşıp durdu. Evine gitmeyi çok istemesine rağmen bu yaptıklarının pişmanlığıyla kendine zarar vereceğinden korkuyordu. “Bunu mutlaka halletmeliyim,” diye mırıldandı “Yoksa bütün gece sokaklarda dolanıp duracağım. Madem burada benimle konuşmadı ben de evine giderim…”

Neşeli bir kadın, “Geliyorum,” diye seslendi içeriden. Hayat dolu ve cıvıl cıvıldı sesi. Kapının kilidi üç kez döndü. Sonra aralandı. Kadın Asuman’ı görünce bir çığlık atarak kapıyı hızla kapattı. Asuman tekrar bastı zile, yanıt alamayınca bir daha, bir daha… İçeride sinir krizi geçiren kadın “Abla lütfen lütfen!” diye ağlıyor, arada da çığlıklar atarak “Bizi rahat bırak ne olur. Mahvettin bizi mahvettin,” diyordu. “Hayır,” diye kükredi Asuman. “Asıl sen benim hayatımı mahvettin. Onu benden çaldın. Lütfü beni seviyordu. Kaç tane şiir yazdı bana biliyor musun?” İçerdeki kadın sesini daha da yükselterek “Ne şiiri, nerden çıkarıyorsun bunları? Hem Mustafa onun adı, Lütfü değil. Sen hayal dünyasında yaşıyorsun abla. Lütfen!” diye bağırmaya başladı. Artık ağlamıyor tersine öfkeden çıldırmış gibi haykırıyordu. Asuman bu öfkeli sesi duyunca birden ürkerek merdivenlere doğru yürüdü. Ama korktuğunu da belli etmeye niyeti yoktu. “Öyle mi?” diye bağırdı. “Sana göstereceğim. Getirip ağzına sokacağım onları. Benim erkeğimi elimden almak nasılmış göreceksin.”

Eve girer girmez annesinin meraklı bakışana hiç karşılık vermeden kitaplığına koştu. Bütün kâğıt parçalarını açıp inceledi, kitapları tek tek karıştırarak içlerine baktı. Yoktu.  Nereye gitmişti, hangi cehennemdeydi o kâğıtlar. Bilgisayarımda kesin vardır, eminim,” diyerek çalışma odasına koştu. Aradığı orada da yoktu. Ne yapacağını bilmez bir halde evin bir odasından öbürüne gidiyor, içinde evraklar olan kutuları tekmeleyerek açıyor, eski bohçaları yerlere saçıyordu. Annesi duvarda donmuş bir çift gözden ibaret yüzüyle onun her hareketini izliyordu. Asuman arada ondan yana bana bakarak “Sana da ispatlayacağım,” diyor, sinirli sinirli parmağını sallıyordu. Tekrar bilgisayarın başına gelerek Lütfü Sancaktar yazdı. Arama butonu uzun uzun döndükten sonra bir dosya açıldı. Asuman “Ha tamam,” diye sevinçle dosyanın başlığına baktı. “Rüya Albümü…” Gençliğinde yazdığı yarım kalan roman değil miydi bu? Kaç kez yırtıp atmamış mıydım bunu? Eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibiydi. İlk kez eline aldığı bir kitabı okuyormuş gibi heyecanla sayfaların arasında dolaşmaya başladı. Bir yazarın imzasına gitmeye hazırlanan genç kızın heyecanını nasıl da güzel anlatmıştı. Yazar ona kitabını imzalarken gökyüzünde uçar gibi şendi. Al al olmuş yüzüyle kuyruğun ta arkasındaydı. Önünde her eksilen insan onu bir adım daha yaklaştırıyordu şaire. Sonra sayfalar hızla bulanıklaşıp karardı, o bulanıklığın arasından bir kız ona sırıtarak bakıyordu. Bu güzel mutluluğa kara bir gölge gibi çöreklenmeye ne hakkı vardı. Kız kardeşi bile olsa. Birden morali altüst olmuştu. Bir şeyler yapmalıydı bu genç kızın hayalleri kirlenmesin diye.  Kasılıp kasılıp açılan parmakları ekranı tuttuğu gibi yere çalmaya hazırlanıyordu ki annesinin “Kızım,” diye seslendiğini duydu. “Kızım bırak şu romanı falan, koskoca kadınsın. Onca okuduğun yetmezmiş gibi bir de yazmaya mı kalkıştın? Hem sen bugün Leylalara mı gittin yine? Kocasıyla kavga etmişler senin yüzünden. Yapma kuzum. Uyan artık uyan bu rüyadan uyan yavrum.”  Asuman “Tamam, anne.” diye mırıldandı. “Senin dediğin olsun. Ben senin sözünden çıkar mıyım hiç? Çıkmam annem. Yeter ki geri dön. Beni sensiz koyma bir daha anne ne olur…”

Sıçrayarak kendine geldiğinde gün ışığı perdenin arasından soğuk odasına girmeye çalışıyordu. Terden sırılsıklam olmuş saçlarını yastıktan kurtardığında nerede olduğunu hatırlamak için etrafına bakınmaya başladı. Ölgün ışıkların aydınlattığı duvarda yıllar önce kazada ölen kardeşi Leyla’nın küskün gözleriyle karşılaşınca “Oh şükürler olsun,” diye mırıldandı. “Evimdeymişim.”  Yanındaki Mustafa’nın onu hem tiksindiren hem de kendini içine çeken bakışlarına bakarak “Zaman her şeyin ilacı deniyor ama ölüm bile açılmış yarayı kapatmaya yetmiyor. Bu gece de benimle uğraştın ya helal olsun sana,” diye mırıldandı. İlk kez dikkatlice bakmıştı ona. Morgdaki kanlı yüzünü anımsadı, pörtlemiş yüzü kasaptaki dana kafasına benziyordu. O hali bile içindeki nefreti söndürmemişti. Ama bir yığın ete dönmüş gövdesini göğsüne basıp bağıra bağıra ağlamamak için zor tutmuştu kendini. “Ah Leyla onun yanında yatan cesedin bile olsa böyle bir delilik yapmama engel olacak kadar zalimsin.” diye iç geçirdi. Az ötedeki çerçeveden bakan annesinin kaşları onu duymuş gibi daha bir çatılıp kararmıştı adeta. “Tamam, anne haklısın. Herkes haklı bu dünyada, bir ben…” diye söylene söylene banyoya yürüdü.  Aynadaki yüzü de kendine kırılmış gibi bakıyordu. “Tamam, tamam sen de haklısın,” diyerek bir kahkaha attı. “Bugün kuaföre gidip saçlarına güzel bir bakım yaptıracağım senin. Bakma bana öyle bakma…”

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Selami Karabulut
Latest posts by Selami Karabulut (see all)
Visited 75 times, 1 visit(s) today
Close