Bizzat kendim yaşamış olmasam belki de çok komik olaylardı aslında. Ne yapsaydım? Cinnet mi geçirseydim? Alt komşumuz Rahmi Amca’nın evine ilk televizyonu aldığı gün, akşam haberlerini izlerken Alparslan Türkeş’i ekranda görünce “Ben seni bu iti göster diye mi aldım?” diye bağırarak televizyonu pencereden bizim sokağa fırlattığı gün doğmuşum. 

Uçsuz tarlalarda, buğday başaklarının arasında koşturdum bir zamanlar. Heybetli ve pek gidilmemiş dağların yemyeşil ovaları gizleyen gölgelerinden, serin suları okşayıp geçen akşamüstü rüzgârlarından geçtim, her birinden kana kana içtim. Her günden ayrı bir tat aldım. Ayrı bir kokuyu yerleştirdim zihnime; güzel dostlar, arkadaşlar, kızlar ve oğullar için… 

Ben not alarak çalışmadım hiçbir şeyi. Bu yüzden aklımda tutamıyorum bazı şeyleri. Hatalarımı aklımda tutamıyorum. Salaklıklarımı aklımda tutamıyorum. Mütemadiyen dönüp duruyorum ekliptik düzlemde. Pi’yi üç alıp canımı acıtıyorum. İçimden şarkılar söylüyorum. Duyuramıyorum. Çekiştiriyorum. Çekiştiriyorum. Siktiriboktan acılarımdan tutup çekiştiriyorum. Tüm gücümle kopartıyorum bedenimi.

Çok fazla yara aldıktan sonra “Ne gerek vardı ki buna şimdi?” diyorum her seferinde. Sen de diyorsun bunu. Herkes diyor. Zaten herkes gibi olmayınca olmuyor. Olmuyor yani hiçbir şey. İnan bana evren, geceleri düşlerimizin üzerinde tepiniyor. Ben kafamın içindeki duvarları darmadağın eden o bombardımandan sağ çıktım. Temmuz da bitti, inanabiliyor musun buna?

Sabır kavramının dinsel bir ritüel mi yoksa insan psikolojisinin bir gerekliliği mi olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Sözlüğe sorarsanız size; sabrın “zor koşullar altında cesaret ve metanetini yitirmeme duygusu” olduğunu söyler. Sabırlı insan uzun süreli gecikmelere ve tahriklere rağmen moralini bozmadan yoluna devam eder veya beklemesini sürdürür.

Eğer ruh sağlığı yerinde ve sabırlı birilerini bulmak isterseniz akıl hastanelerine gidin. Bu yerkürenin bütün mide bulandırıcı ayrıntılarına karşı direnen insanları ancak oralarda bulabilirsiniz. Delilik bir kişilik bozukluğu değildir aslında. Aksine hayatın tüm olumsuzluklarına karşı güçlü durma belirtisi ve plansız bir tepkidir. Sizin tanımladığınız bütün o sorunlar, uzun süre dünyaya karşı direnç gösterildiğinin kanıtıdır. Aranızda deliliğin her şeyi unutmak olduğunu iddia edenler var. Yanlış. O yüzden delilerdir aslında: unutmamak için, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi…

Her şeyi kusup devam ettiğimiz geceleri özlüyorum. Karanlığı sevmiyorum. Üzgünüm, belki bir peygamber değilim ama haksızlığa susulmasına ben de tahammül edemiyorum. Bir lağımda debeleniyoruz. Dünya, derin ve sonsuz bir bok çukuru. Derin, sonsuz ve adaletsiz… Zaten bunu nasıl başarıyoruz bilmiyorum. Böyle zamanlarda yaşamaya devam etmek, neredeyse modern zaman peygamberliği gibi bir şeydir çünkü. Neresinden baksanız, sabırda dünya rekoru…

Sanki yürümeyi bile yeniden öğrenmem gerekiyormuş gibi geliyor. Her şeyi en bastan almam gerekiyormuş gibi. Fotoğraflar çekmeyi, bir yaprağı tutmayı, oyunlar oynamayı, gülümsemeyi ve yaralarımın kabuklarını toplamayı… En çok da nefes almayı yeniden öğrenmem gerekiyormuş gibi geliyor.

Yanlış şeyler yapmaktan hep korktum. Yanlışlıkla kaybetmekten de. Bu annemden bana mitokondri vasıtasıyla taşınmış bir şeydi sanırım. Bunaldığımda nefes almakta zorlandım. Kaçtım. Çözülmesi için uğraşmadım. Geri döndürmek için çabalamadım. O kadar da cahil değildim belki ama ben de dünyanın rengine kandım. Kendi kendime sayıkladım. Başka şeyler seviyormuş gibi yaptım, başka düşlerim varmış gibi… Bir hüznü taşımanın en kolay yoludur çünkü sahilde arkadaşlarla çay içmek. 

Direksiyondaydım, yalnızdım, saçlarım ağarıyordu, omuriliğimin onun gölgesine doğru eğildiğini hissedebiliyordum, aslında yaşanan hatıralardan yalnızca biriydim ve buralardan çekip gitmek için topu topu yetmiş iki saatim vardı. Kendime kötü bir şey yapacaktım. 

Yaşayacaktım.