Bir dut ağacının dibinde soluklanıyordum. Neden sonra nefes almak için vaktimin kalmayacağını henüz bilmiyordum. Gençlik başımda beklenmedik bir keşişleme estiriyordu ve ben uzak bir iklimin, uzak tarlalarına nazır bir gölgeliğin sonsuza bakan o karartı ucunda, yerkürenin en bilindik okyanuslarını kıskandıracak kulaçlarımı, gün batımına adıyordum.

Onu hatırlıyorum. Aksak, dingin ve hatta tutuk, suratında, sol kaşının kenarından başlayıp kulak memesinin hemen altına kadar inen, ince uzun ama bir o kadar da derin bir çizgi taşıyan, korkutucu yaraları olan, sakalları beyaz, bıyıkları sigara artığı sarısı, avuç içlerinde yosun rengi taşıyan iri kıyım o adam: Alişan. Ninemin baş ucunda, yüklüğün hemen dibinde oturuyordu.

Kapıya çıktı, avuç içlerini göğe, ellerinin çatlak üstlerini toprağa doğru çevirdi, önce yere sonra dağ doruklarına baktı. Delirmiş bir tayın, vurulup düşen bedeni gibi öylece ağır, süzüldü, durdu.

“Ya Xızıre Xozat, Ya Duzgin Bava, derde kamo esto tı dermane bıyari.” dedi “Ya Xızır, tu esta!”  

***

Ninem, ölüm döşeğinde sayıklıyordu. Başının diğer ucunda pos bıyıklı bir dede oturuyordu. Gülbenkler söylüyor, çizgili siyah ceketinin omuzlarını ileri geri oynatıyordu. Ninem son bir kez nefes aldı. “Haq raji bo!” dedi “Haq raji bo!” Hırıltılar çıkardı. Gözleri tavandaki tahtalara öylece takılı kaldı. 

Oysa bir gece -dedemden kalma o toprak evin eski balkonundaki divanda uyuduğumuz bir ay ışığı gecesi- duvarları yıkayan semayı birlikte izlememiş miydik? Onun en küçük torunu ben değil miydim? Hey gidi Haskar Hatun. Faris Bey’in en küçük kızı. Sonradan yakılan o konağın son varisi, o yaz gecesi baskınında çocukluğunu kaybetmiş o küçük kadın.

Hiç unutmam, bir Ağustos gecesi, yıldızlı maviye bulanan avluda bastonuna tutunmadan masaya kadar yürümüş, toprak damlı bu evin, tozlara bulanmış bütün yaralarından ve karanlığından sıyrılıp, sürahiden doldurduğu bir bardak suyu kana kana içmemiş miydi?

Yatağımda doğrulup “Nine!” demiştim gecenin sessizliğinde “Bastonun hani?” 

Bir koşuşu vardı ki, görmeliydiniz. Aslında isteyince bastonsuz yürüyebiliyordu.

“Ah!” demişti o gece “Ah, Hak nasıl bilirse öyle etsin yavrum, Fırat kan aktı bir ay, oradan oraya, oradan oraya!” Parmakları ay ışığına doğru süzüldü.

Hayatımın en uzak beddualarını içeren en yakın hikâyelerini dinledim o yaz ninemden. Rayber’i görmüş müydü, General Alpdoğan’ı tanır mıydı bilemem ama Zazaca küfrederken, söze hep öyle başlardı. “Bizim dilde bir şey işte.” diye devam eder, en sonunda “Boş ver, sen duyma!” derdi. Oysa biliyorum. Bana kızdığında, bastonunu yere öyle bir vururdu ki, Erzincan yine yıkılır sanırdım.

***

Köyün aşağısındaki yol ayracından, şehir otobüsleri geçerdi sabahları. Belki de bundandır gidenleri uzaktan izleyişlerim. Bir gün, teyzesine bırakılmış bütün memur çocukları, kar yağarken izleyecek bütün gecikmiş göçleri. Arayıp, Leylek Araştırma Enstitüsü’nün Paris’teki temsilciliğine sorabilirsiniz. Altı üstü telefonu bir Fransız açar, anlaşılmamak neymiş, siz de onu öğrenirsiniz.

Teyzem hiç evlenmedi. Ölene dek nineme baktı. Hiç maaşı olmadı. Her ay düzenli yatan birikmiş yaraları ve yalnızlıkları vardı sadece. O gün, yani sanırım oralara bir daha o kadar kar yağdığını hiç görmediğim herhangi bir kış günü, ilçeye inen kambur Ford minibüsün içinde “Hella Hella!” diye söylenen şoförün, arabadan inip yoğun tipiyi silmeye yetmeyen sileceklere aldırmaksızın, elinde tutttuğu buz tutmuş bir bezle, ön camı temizlediğini hatırlıyorum. Ah, ben ne çok şey hatırlıyorum. Bulutlar akşam gibiydi, mektuplar hasretlik söylüyordu ve İran radyosunda çalıyordu Lili Marlen türküsü. Teyzem elimi tuttu. Korkuyordum. 

Ertesi yaz Alişan, derenin kenarında ölü bulundu. Üstünden dağlanmış yaralarından başka bir şey çıkmadı. Ağlayasım gelmedi değil ama gülümsedim de diyemem. Alişan, Faris Bey’in en iyi adamı. Atlı bir cengâver. Bir gece, meşe ağaçlarının arasında jandarma kıstırınca, Faris Bey’in önüne geçmiş, kurşun başından sekmiş, Alişan durmamış, üstüne üstüne yürümüş ateşin. Sonrasını hatırlamıyordu zaten. İyileşince, bir gece yola düşmüşler ninemle. Ninemi ormanda saklamış, katıra bindirmiş, almış, Harput’a getirmiş. Alişan. Köydeki meczup. Alişan sahip çıkmış nineme. Büyütmüş. Emanet almış. Ki emanet, o topraklarda katırlardan önce gelir, bilmelisiniz.

***

Önce onu yıkarlarken gördüm. Ninem üç tas su döktü göğüs kafesine. Helallik aldı. Sonra odada gülbenkler yankılandı.

“Bismi Şah, Ya Hak! Çağırdım üçlere, beşlere, on iki imamlara!

On dört masumu paklara, Çağırdım kırklara, Hakka yürüyen can için…”

Tabutu kapattılar. Alişan’a son bir kez baktı ninem. Ailesi oydu. Ninemdi yani. Kimsesizlik öyle bir şeydi.

“Dil bizden nefes Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola, 

Demi pir, keremi evliya, gerçekler demine hü!”

***

O sonbahar çok yağmur yağdı. Biliyorum, bütün zencilerin elleri üşüdü. Koca adamın mezarı, köy mezarlığında kayboldu sonradan. Her acıdan bir hatıra kalır aslında biliyorum. Kevser Teyzem, her yaranın kantarlarla ölçüldüğü bir sürgün köyünde kaldı. Ninemi bastonsuz gömdüler. 

Latest posts by Hıdır Murat Doğan (see all)