Soğuk bir Kurban Bayramı sabahı kahvaltı sofrasındayız. Dışarıda, her çocuğu heyecanlandırmaya yetecek kadar çok kar yağıyor. Kurbanı ertesi gün annemlerin köyünde keseceğiz. Babam etsiz bayram sabahı mı olur diyerek köftelik kıymayı önceden hazır etmiş evde. Annem baştan sona donatmış sofrayı. Sofra çok büyük sayılmaz gerçi ama limitsiz çikolatalı ekmeğin, her haliyle donatılmış bir sofra olacağını her çocuk bilir.

O sabah iki heyecanım var. Birincisi şeker toplama bahanesiyle evden çıkıp, ağaçlarda biriken karı üstüme silkelemek, -çünkü karın en sevdiğim hali minik peri tozları gibi kirpiklerime konmasıdır- ikincisi ise anneannemin almak için söz verdiği defterleri görmek. Bunun için bir gece daha sabretmem gerekecek ama hayalini kurduğum şeyleri makul bir süre beklemeyi severim ben.

Ağzımın kenarına bulaşan çikolatalı taze ekmeği uzatarak koparmaya çalıştığım sırada telefon çaldı. Vitrinin hemen yanında oturan babam ikinci kez çalmasına müsaade etmeden kaldırdı ahizeyi. O zamanlar ahize vardı. Hatta böyle her çevirdiğimizde geri dönmesini keyifle seyrettiğimiz kurmalı telefonlardı. Şimdi düşününce enteresan geliyor. Neyse. Konuşurken karşı taraftan gelen telaşlı sesi ve babamın değişen yüz ifadesini, adem elmasının önce yukarı sonra aşağı indiği o yutkunma anını asla unutmayacağım. Evet, tamam gibi kısacık kelimelerle kapattı telefonu, boğazını temizleyerek içeride çay dolduran anneme seslendi.

-Hanım, kahvaltıdan sonra toparlan da bugün çıkalım yola.

Annem köyüne erken gideceğinden memnun, yıllardır taşıdığı her halinden belli, elinde iki bardak çayla girdi içeri.

-Hayırdır inşallah, yarın gidecektik.

-Büyük halan rahatsızlanmış da gidip görelim. Yarın kar daha da bastıracakmış yollarda kalmayalım.

-Doğru söyle iyi mi, bir şey mi olmuş halama?  Ayol halam hep rahatsız, ölmüş mü yoksa? Bak Allah adı verdim doğru söyle.

-Ya hu ne telaş yaptın. Nur aradı şimdi, biraz fenalaşmış sadece. Onlar bizim yarın geleceğimizi bilmiyormuş da ondan aramış. Yoksa aramazmış. Madem öyle ben de yollar kapanmadan gidelim, gör halanı diyorum. Fena mı ediyorum?

-Yok yok fena etmiyorsun. Çantalar hazırdı zaten. Sofrayı toplayıp çıkalım hemen.

Annem her daim gözlerinde damlamaya hazır beklettiği yaşları pıtır pıtır döktü hemen güzel yanaklarına. Mutfakla salon arası koşturmaya başladı.

Dedemle anneannem yurtdışına çalışmaya gittikleri zaman teyzem ve anneme halaları bakmış hep. Anneleri gibi sahiplenmişler onlar da. O yüzden çok severler. Ödü kopuyor onlara bir şey olacak diye.

Annem salondan çıkınca babamın derin bir nefes alıp, sıcak çayı kafasına diktiği gözümden kaçmadı. Zaten benim gözümden pek bir şey kaçmazdı bizde herkes bilir bunu. Camın kenarına gelip, tülü kaldırdı yağan karı iyice görebilmek için. Ben de soran gözlerle yanına gittim. O bildik bakışını attı bana. Korkma ben buradayım diyen bakışını. Yanağımı sıcak eliyle tutup kafamı şişkin göbeğine yasladı. Bu hala babamla ilgili en sevdiğim şeylerden biridir.

Annem ağlamaktan kızarmış gözlerle ben hazırım dedi. Hadi çocuğum, hadi evladım diyerek beni ve kardeşlerimi montlarımızın içine iyice doluşturup, evde bütün atkı bere ne varsa üstümüze geçirdi. İki eliyle kafamı tutup, ayy ne çok sever seni Hamiyet halam diyerek bir tur daha ağladı.

Yola çıktık. Kar girmedik delik bırakmamak için hırsla yağıyor gibiydi. Babam bir yere uğrayıp lastikler için zincir aldı. Gözlerini açamadıkları halde ustayla güç bela takmaya çalıştılar. Söylememe gerek var mı bilmem ama annem durmadan ağladı.

Babam bakışlarıyla bana korkma dediği için korkmuyordum ama oturduğum yerde rahat edemiyordum bir türlü. Altında kara bulanmayı hayal ettiğim ağaçların yanından geçip gittik yavaşça. Yeni defterlerimi görmek için pek heyecanım da kalmamıştı. Babamın dikiz aynasında gördüğüm gözleri kasvet doluydu. Büyük bir şey olmasaydı böyle bakmazdı biliyordum. Bir de anneme yersiz telaş yaptığı için kesin kızardı. Ama kızmadı.

Aslında yol kısaydı ama kar yüzünden kaç saatte gittik bilmiyorum. Belki annemin kendisini hazırlaması için bir fırsattı geçen saatler. Annem de böyle düşünmüş müdür acaba bunu da bilmiyorum. Biraz uyumuşum. Kardan yansıyan güneşin gözüme vuran ışığıyla uyandım. Annemin aynı mahallede oturan akrabalarının evlerinin önünden geçiyorduk bir bir. Küçük halanın evini geçtik, ortanca halanın evini geçtik, garip ama büyük halanın evini de geçtik. Annem nereye gidiyorsun, evi geçtin diye söylenince babam duymuyormuş gibi devam etti. Annem üsteleyince babamların evindeymiş halan dedi. İlk kez anneannemlerin evinden, annemler diye değil babamlar diyerek bahsetmişti. Garibime gitti.

Kocaman yeşil demir kapının önünde durduk. Daracık sokakta bir sürü araba vardı, bayram diye herhalde. Bahçeden içeri girdik kapının önü ayakkabı doluydu. Bayram diye herhalde…

Halıflex kaplı merdivenleri çıkıp eve girdik. Annemin ağlaması sesli, çok sesliydi artık. Babam kolundan annemi tutup kulağına bir şey söyledi. Annem gözleri kocaman, çıldırmış gibi babama baktı. Kapı girişi geniş bir salondu. Azıcık ileride yerde bir şey vardı. Biri yatmış üstünü örtmüşler. Sebebini hiç anlamadım ama çok kötü bir şey olduğu annemin çığlığından, o tarafa doğru koşuşundan belliydi. Örtüyü açtığı an attığı “anne” çığlığı, benim hayatımda duyduğum en çaresiz, en korku dolu çığlıktı.

O sırada birileri beni çekip koca memelerine doğru bastırıyor, en çok seni severdi, doyamadan gitti şeklinde nidalar atıyordu.

Gözünden hiçbir şey kaçmayan ben, ne olup bittiğini hala anlayamadığım için kendime kızgın ve babamın güvendesin diyen bakışlarıyla karşılaşamadığım için korku doluydum.

Annem yerden destek alarak ayağa kalktı, başında dikilen babamın bir eliyle yakasını tutup diğer eliyle göğsünü yumruklamaya başladı.

Bana nasıl söylemezsin, annem ölmüş bana nasıl söylemezsin diyerek bağırmaya başladı.

Sesi öfkeden çok acı doluydu. Nasıl anlatsam, annemin sesi ilk kez bu kadar acı doluydu…

– Nasıl söyleseydim, o yol nasıl biterdi dedi babam gözleri kan kırmızı halde.

İşte o zaman anladım ne olduğunu. Annemin halası değil annesi ölmüştü. Benim anneannem ölmüştü. Ölüm nasıl bir şey bilmiyordum ama bu çığlıklardan iyi bir şey olmadığı anlaşılıyordu. Kucağında oturduğum teyzenin tombul kollarından kurtulup mutfağa doğru koştum. Dedemi gördüm sandalyede. Ağzı zorla kapalıydı ve dudakları titriyordu. Koştum ona. Sımsıkı sarıldı. O kadar sıkı sarıldı ki sırtım acıdı. Bende sekiz yaşındaki parmaklarımın tüm gücünü onun sırtına verdim, iyi gelir mi, geldi mi hiç bilemeden.

Bak dedi bana mutfak dolabını göstererek. Şu dolaba sizin için neler hazırlamıştı. Gittim kapağı açtım. Ağzına kadar dolu dolaptan önüme çikolatalar, kekler, cips paketleri düştü. Bir de pembe,üzerinde kalpler olan, kadife kaplı küçük bir defter.

Anneannem ölmüştü ama verdiği sözü tutmuştu. Oradan beri bilirim, ölecek de olsan verilen sözler tutulur işte.