İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mutluluk Gayreti

Varoluşun köhne sınırlarına akın etmek gibi bilincini yitirmek. Ağustos sıcaklarından helâk olan melâlimi koydum başucuma. Oysa bilmediği lehçelerde dinginleşmekmiş tek istediği bilincimin. Hatırlamamanın zaferi sardı bedenimin tabyalarını. Usulca çıktı bedenim sahte sevgi yolculuklarına. Her yolculuk yeni bir başlangıç ve umuttu çünkü. Yanlış bir başlangıç ve umutsuzluğun küllerinden doğan bir umut, hiçbir işe yaramazdı. Yaramadı da. Tanımadığı bedenlerin caddelerinde dolaştı. Bilinçsizliğin verdiği yetkinin hazzıyla kuytu mahallelere koştu. Bigâneliğin deliliği bu yeşermiş mutluluk hiç şüphesiz. Olasılıkları bıraktı ve kendi dünyasının beklentilerine baktı. Meryem’in öpülmemiş dudaklarının sıcaklığı bedenini sarmıştı. Beklentilerinin somutlaşmış haliydi bu utangaç sıcaklık. Günübirlik sevmelerin kadınıydı belli. Günübirlik acılar, günübirlik neşeler beslerdi ama doyurmazdı kadını. Doyurmazdı çünkü geceye kalmadan dönmek, hiç gitmemekti. Yarım kalmaktı. Yarım kalmak ki dayanılmazlığın deliliğini tatmak. Kime gücendiğini bile bilmez telef olmayı seven hilkati. Mutsuzluktan yakınır fakat mutluyken “çok gülen çok ağlar” diye gaileler sıkıştırmayı da ihmal etmez bir yanı. Dirilişe alışkın olmayan fıtratının değişime de meyli yok çünkü. Huzursuzlukların da eskisi makbul onun için. Eski mutsuzlukları yâd eder durduk yere. Çünkü maziye takılmak da değişmemeye dâhil çünkü değişmeyenler hâlâ mazide. Buğulanmış aynada beliren benzinin göz alıcı mahiyeti, aldanmaya amade her daim.  Kökü yıkılmaya hazır söğüt salkımının sabırsızlığını içmiş belli. Kalbinin tek ihtiyacı aşk mıydı peki? Hayat kavgasının umarsızca sürüp gittiği bu yerkürede, umutsuzluğun hudutlarında gezerken kuytu dehlizlerden aşka inanmayı bulup çıkarmıştı yine. Yalvarıyordu Allah’a olmayacak olanın hayalini kurdurtmaması için. İmkânsıza düşkündü harap hali. Derde âşık, dermana düşman. Izdırabın esiri, hasrete meyilli. Alışmıştı biçare inandığı yolun yolcusu olmaya. Felâket köşküne çıkacak olsa da yürümekten yüksünmeyen mecnun. Ziyanı yoktu, talihsizlik hayatın cakasıydı. Olmalıydı da. Şirazi’nin de dediği gibi: “Bize miras kalan hep sonsuz keder oldu.” İçindeki yoksulluk gırtlağına sinmiş kederiydi. Kederini kahkahayla gizledi. Mecburdu. Mesele kahkahayla gizlenen kederde yaşama güçlüğüydü. Güç olanı başarmaktan daha öte güzellik vardı o da huzura, sonsuz huzura kavuşmayacak olmanın bilinciydi. Nâmümkündü sonsuz mutluluk. Aşkın derdiyle derman bulan, tabipten ilaç dilemeyen ızdırap ehli Fuzuli’nin neferi olabilmekti marifet. Asıl marifet ki külbe-i ahzânda Yakup’la gözyaşı dökebilmekti Yusuf için. Talihsizliğini sevdi çünkü hiç umut edemeyecekti. Geri dönmeyenlerin cesaretsizliğini gördü, gidenleri daha da sevdi. Zapt etti isyan bayrağını çekmiş bekleyişlerini. Ağuya batmış geçen zamanı çalkaladı ağzının içinde. Anahtarını bulan kilidin aidiyetini hissetmek güzel şimdi. İçindeki yoksulluğu kırmanın yolu karamsarlığın ışığını kapatmaktan geçiyor. Izdırap içme dirayetinden nasiplenmek Kevser’in bir damlasına erişmek çünkü bilirsin. Gayreti bırakma, çölde bir damla olsan bile.

“Gayret et güzelim, elini uzat.”

Latest posts by Betül Baş (see all)

Yorumlar kapatıldı.