İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Lamb (Kuzu) Film İncelemesi

Yönetmen/Senaryo: V. Johansson – Sjon
Oyuncular: Noomi Rapace, Hilmir Snær Guonason ve Björn Hlynur Haraldsson
Müzik: Toti Gonnason
Yıl: Temmuz 2021
Cannes Film Festivali: Özgünlük Ödülü
Yapım: İzlanda

Mesih bir Noel arifesinde tanrı kuzusu olarak dünyaya gelir. Ve dünya nimetleri (Pan) İsa Mesih’i elinden tutup götürür.

Olağan dışı bir kuzunun doğumuyla, duygu durumları değişen ve kuzuyu kendi çocukları gibi yetiştirmeye çalışan bir çiftin gerçeküstü bir draması ya da dişil ve dini bir cinsel gerilimin anlatısı. Bir atmosferik, doğa filmi…

İzlanda kırsalında bir koyun ağılında endişe verici bir keşif yapan çocuksuz bir çift, acılarını iyileştirmek için doğanın iradesine meydan okuduktan sonra, çok geçmeden karanlık sonuçlarla karşı karşıya kalırlar. Yavaş yavaş gelişen bir olay örgüsüyle, garip öncüllere rağmen başarılı performans sergileyen oyuncuların yetenekleri özgün bir film ortaya çıkartıyor.

Büyüleyici doğa manzaraları arasında, filmin tamamı yalnızlık ve izolasyon kokuyor.  Tamamen izole bir çiftlikte yaşayan genç çift, koyunlarından birinden dünyaya gelen yarı insan, yarı kuzu bebeği kendi çocukları gibi yetiştirmeye karar veriyor. Hikâye, “çocuk” büyüdükçe, çiftin sevgisinin ve bağlılığının, kadının çocuğun biyolojik annesine (koyun) karşı hoşgörüsüz hale geldiği ve koyunu/anneyi öldürdüğü noktaya kadar büyüdüğünü görüyoruz.

Lamb, korku, gerilim ya da genel anlatı sembolizmi merceğinden zorlayıcı bir olay örgüsü için çok fazla potansiyele sahip bir film. Yönetmen ilk bölümün sonunda “insan/koyun melez canavarlığını” normalleştirmeye çalışırken, son bölümde, bu normalleşmenin doğaya aykırılığını betimliyor. Olaysız, sessiz bir aşk üçgeni içindeki, yarı insan yarı koyun bir melezin üzerine kurulmuş bu kurguyla ilgili bir buçuk saat süren ayrıntılara sahip oluyoruz. Böylelikle izleyici, doğaüstü bir varlığın kökenlerini, nedenlerini sinema sembolleriyle keşfediyor. V. Johansson, ebeveynlikle bükülmüş mutluluk, keder ve geçmişin pişmanlığı gibi çeşitli temaları da iç içe geçirip Çehov tarzı bir anlatıyla seyirciye servis ediyor…

Lamb’de teknik açıdan iki temel sinema unsuru öne çıkıyor: alan derinliği ve plan sekansı. Alan derinliğinin gerçekçi bağlamda kullanımı, izleyiciye durum hakkında yorum yapmaları ve durum üzerine düşünmeleri için sıklıkla fırsat verir. Duygusal bir katılım içinde kalan pasif (sadece izleyen) bir izleyici talep etmez, aksine izleyiciyi aktif bir düşünmeye davet ederek olaylar üzerine yorumlamalar üretmesini ister. Alan derinliğinin güçlü olduğu çekimleri kullanarak izleyiciyi hikâyenin sonuna doğru yönlendirir. Bir pencereden dini bir film izliyormuş hissi verir. Kamera filmin genelinde izleyenler ile birlikte hareket etmez. Daha çok sabit duran kamera, bir hikâyenin penceresi görevinde bulunur. Bu da anlatıdaki eyleyenlerle birlikte izleyicinin de eyleme dâhil olmasına olanak tanır. İzleyicinin odak noktası kuzu olduğunda film, kendi içinde farklı bir yoğunluk akıyorken odak noktasına Maria’yı alındığında, kısır bir kadının kocasıyla yaşadığı cinsel gerilimler olarak film kendi içinde farklı bir akışkanlığa sahip oluyor. Diğer bir yandan Maria’nın kocası olan Ingvar’ın açısından da bakıldığında yarı koyun bir evlada sahip bir babanın duygularının perdeden taştığını gören izleyici bir kurguda üç ayrı filmi izlemiş oluyor.

Bu güzel kurgulara rağmen film, zamansal yavaşlama ve dağ sessizliğinde bir durağanlığa sahip olmasından ötürü filmden sıkılanların  imdadına şüpheyi, öfkeyi, korkuyu, ön yargıyı temsil eden Petur amca yetişiyor ve eril rekabetin, cinsel çatışmaların altını çizerek filmi monoton olmaktan kurtarıyor. Petur, Ada’da (Kuzu) kendi yalnızlığını görür. Ona sevgiyle bağlanır. Böylelikle filmin kurgusu ilim kurguya dönüşür. Böylece dinin ve kültürel folklorun alt tonları, filmin derinliğine katkıda bulunuyor. Baba, Ada’yı alıp uzak bir vadiye gider… Bu metafor Hristiyan inancı ve tanrının kuzusu aracılığıyla kurtuluş mesajı “peri masalı-korku” hikâyesiyle yoğrulmuş olarak anlatılıyor. Semavi dinlerde koyun/kuzu imgesi kurban imgesiyle iç içe geçmiştir. Soren Kierkegaard  Korku ve Titreme eserinde bu imgeleri detaylı bir şekilde aktarır.

 “Ve Tanrı İbrahim’i sınadı ve ona dedi ki… Şimdi çok sevdi¬ğin biricik oğlun İshak’ı al ve onu Moriah diyarına getir ve oradaki dağlardan sana göstereceğimin üzerinde onu yakılmış kurban olarak sun.”

Kuzu, günahların kefaretidir. Kuzu sevimlidir. Tanrı bizden sevdiklerimizi alarak bizim kendine olan sadakatimizi ölçer. Aslında Tanrıya vicdanımızda İshak’ı ( İslam’da İsmail) yani ben’i kendine kurban etmeyi öğütler. Kurban ben’den kurtulma ritüelidir. Maria kuzularını kaybetmelidir. Filmi henüz izlemeyenler için burada pek fazla bir şey anlatmak istemiyorum. Kuzu, İsa’nın temsilcisi olan Noel’de tasarlanır-bakire anne (Maria), standart dini inançları temsil eden daha yüksek bir gücün dokunuşu ve sevimliliğin, masumluğun temsili olarak aramıza katılır. Baba ve anne kuzuyu büyütüp  Hz. İbrahim’in bir koçu olarak yetiştirmesine ve tanrıya sunmasına tanık olmak üzereyken tanrı bu aykırılığı yaratan anne  (Maria) figüründen sert bir ibretlikle intikamını alıyor. Aynı zamanda Pan, anneden bir suçundan dolayı onun kuzusu olan (kocası) Ingvar’a acı çektiriyor. Yani Tanrı diyor ki, size ait olmayanın elinden tutmayın!..Başkalarının kuzusunu tanrıya sunmayın.

Üç aktörün sahip olduğu kimya, bu ilişkilerde gerçek ve karmaşık bir tarih olduğu konusunda bizi şüpheye düşürmeden sessiz bir kurgu akışkanlığında keyifli bir şekilde kendini izletiyor.

Filmden bir diyalog:

“Ne şimdi bu?”
“Mutluluk!..”

Hayvanlar insan zekasını ve becerilerini (silah kullanma yeteneği gibi) geliştirirse,  insanlarla savaşabilirler. Üstelik, özelikle bazı sadık hayvanların insana hizmet etmesinin diğer hayvanlar açısından nasıl görüldüğünü filmin sonunda görüyoruz. Diğer bir yandan, keçi ayaklı Pan’ın filmin sonunda görünmesiyle uyumsuz dansların, aşkların, müziğin, cinselliğin nasıl ucube varlıklar doğuracağının öğüdü veriliyor. Doğa bütün bitki ve hayvanlar adına insandan nasıl intikam alacağını biliyor.

Diğer bir konu da filmde Bela Tarr’ın izlerinin olmasıdır. Bela Tarr, gerçekliğin izlerini perdede yeniden üreten sayılı yönetmenlerden biridir. Anlam yaratmayı çatışma ile başaracağını düşünen Tarr  kurgu ile çekimleri çatıştırarak yeni anlamlar inşa eder. Böylelikle filmlerini kendine özgü o diliyle izleyicisine aktarır. Lamb’de Siegfried Kracauer ve Andre Bazin’in gerçekçi kuramlarının dışında anlamlı bir din ve kültürel folklorun dilinin izlerini görüyorsak bunu Bala Tarr’a borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Noomi Rapace, Hilmir Snær Guonason ve Björn Hlynur Haraldsson, tüm ekibin yanı sıra kuzuların, çocukların, kuklacıların, görsel efekt süpervizörlerin emeklerini bir yana koymak haksızlık olur.

Latest posts by Lokman Baybars (see all)

Yorumlar kapatıldı.