Bazı filmler vardır ki, ana akım sinemasının içinde kendine yer bulamadığı için üvey evlat muamelesi görmüş, kıyıya kenara itilmiştir. Eğer siz de popüler film listelerinin önünüze sıralanmasından sıkıldıysanız, Türk sinemasında keşif avına çıkıp arka planda kalmış birtakım nitelikli filmlere göz atabilirsiniz. Varlığından bihaber olduğumuz keşfedilecek daha nice yerli film vardır elbet. Ben aralarından bana en çok temas eden, hak ettiği değeri görmediğini düşündüğüm on yerli filmi seçtim. Listede seksenli ve doksanlı yıllara ait filmler ağırlıkta olmak üzere, iki adet son dönem festival filmi de yer almakta. Merak duygunuzu örselememek adına filmlerin içeriğine olabildiğince kısa bir şekilde yer verdim. Seçtiğim filmler genel olarak toplumsal meselelere ışık tutmakta, döneminin ötesine kılavuzluk edecek evrensel temalar barındırmaktadır. Ayrıca filmlere kolayca erişebilmeniz için YouTube linklerini altına ekledim. Boğucu ve dertli karantina günlerine güneş gibi doğan sinemanın ruhunuzu şifalandırması dileğiyle. İyi seyirler ve iyi keşifler!

  1. Ada – Süreyya Duru (1988)

Seneler önce fikir ayrılıklarından dolayı yollarını ayırmış olan evli çift, seneler sonra Burgazada’da yeniden bir araya gelir. Geçmişte yaşanan acıların ve kayıpların sıklıkla sorguya çekildiği filmin başrollerini Türkan Şoray ve Rutkay Aziz paylaşmıştır. Macit Koper filmin senaryosunu Peride Celal’in bir öyküsünden uyarlayarak kaleme almıştır. Filmin yönetmeni Süreyya Duru çekimleri tamamlayamadan kalp krizi sonucu vefat etmiş, geri kalan çekimleri yönetmenin kızı tamamlamıştır. Yalnızlık, melankoli, kimlik bunalımı temalarının yoğun olduğu film Türkan Şoray’ın hüzünlü bakışları ve Doğan Canku’nun iç burkucu müziğiyle anlam kazanmıştır. Nev-i şahsına münhasır bir ressamı canlandıran Rutkay Aziz’in düşündürücü monologları büyüleyici oyunculuğu ile birlikte göz doldurmaktadır. Duygusal ilişkiler ve hesaplaşma üzerine kurulu bu münzevi filmi kesinlikle ıskalamayın. 

  1. Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu – Engin Ayça (1991)

Tanınmış bir Türk Sanat Müziği solisti olan Leyla (Türkan Şoray) çalgıcı arkadaşı Cemal Bey’in (Ekrem Bora) ani ölümü üzerine kendi içinde manevi bir yolculuğa çıkar. Cemal Bey’in kendisine emsalsiz bir aşk ile bağlı olduğunu ancak ölümünden sonra öğrenen Leyla derin elemlere boğulur. Arkadaşının daha önce yabancı kaldığı içsel dünyasına, şahsi yaşantısına içeriden bakmaya başlaması üzerine, bu duygusal serüvende kendi kayıp kimliğiyle yüz yüze gelir. Türkan Şoray’ın kendi sesiyle oynadığı, Ekrem Bora’nın bolca kederli ezgileri seslendirdiği incelikli filme kulak vermenizi öneririm.

  1. Yengeç Sepeti – Yavuz Özkan (1994)

Bir hafta sonu kardeşler ve eşleri uzun süredir görüşmedikleri ailelerinin yanına tatile gider. Görünüşte mutlu bir aile portresi çizseler de zamanla aralarındaki içsel çatışmalar gün yüzüne çıkar. Yavuz Özkan filmde yengeç sepetini haset, hırs gibi olumsuz duyguları betimleyen metafor olarak kullanmıştır. Özkan aynı sepetin içine konulan yengeçlerin birbirlerini yaralayıp öldürmesi üzerinden aile üyeleri arasındaki gerilimli, karmaşık ilişkilere atıf yapar. Kuru aşk filmlerinden bunalanlara Sadri Alışık’ın rol aldığı son film olan “Yengeç Sepeti”ni öneririm.

  1. 40 Metrekare Almanya – Tevfik Başer (1986)

Köyünden hiç dışarı çıkmamış Anadolu kadını Turna (Özay Fecht), Dursun’la (Yaman Okay) evlendirilince Almanya’da kırk metrekarelik bir evde yaşamaya başlar. Katı ataerkil bir zihniyet içinde yetişmiş olan Dursun, yabancı bir ülkenin olumsuz etkilerinden korumak amacıyla karısı Turna’yı eve hapseder, pencereden dışarı bakmasına dahi asla müsaade etmez. Dış dünyadan soyutlanmış, kendi içine sıkışıp kalmış, kocasına itaat etmeye mecbur bırakılmış Turna’nın sesi filmde kulaklarınızı sağır edecek derecede etkili işlenmiştir. Dış göç probleminin kadının ikincil konumu sorunuyla birlikte ele alınması, filmi diğer göç konulu filmlerden farklı bir konuma yükseltmiştir. Yozlaşmış fikirlerin, karı koca arasındaki iletişimsizliğin, kültür şokunun tek mekânda, küçük detaylar aracılığıyla ustalıkla irdelenmesi filmi şaheser yapmaya yeter de artar bile.

  1. Camdan Kalp – Fehmi Yaşar (1990)

Zamanında sevilen bir senarist-yönetmen olan Kirpi (Genco Erkal), yaşadığı çağın dışında kalan sanatsal yönüyle ön plana çıkan senaryolar kaleme alınca sinema dünyasında gözden düşer. Evinde yardımcı olarak çalışan, kocasından şiddet gören ve mutsuz bir evliliği olan Kiraz’a (Şerif Sezer) yardım etme girişiminde bulunur. Ancak devamında Kirpi’yi trajikomik hadiseler beklemektedir. Toplumsal meselelere tepeden değil de, yakından dahil olarak bakmaya çalışan aydının yaşadıklarının anlatıldığı film sosyal hiciv niteliğindedir. Fehmi Yaşar çoğu kez halı altına süpürdüğümüz, yanı başımızda cereyan eden toplumsal meselelerle yüzleşmeye davet eder bizi.

  1. Biri ve Diğerleri – Tunç Başaran (1987)

Yağmurlu bir gece yarısı Barış (Aytaç Arman) rastgele bir bara sığınarak herhangi birini bekler. Gülin de (Meral Oğuz) o sırada barda başka birini beklemektedir. Uzun bir bekleyiş sonucunda ikili arasında duygusal yakınlaşma başlar. Tunç Başaran filmin senaryosunu yazarken kadın erkek ilişkilerini merkeze almış olsa da, bardaki her karakterin kendine has dikkate değer bir öyküsü vardır. Tek mekânda geçmesine rağmen film seyirciyi hiç sıkmaz, zira tek bir mekâna gerçek ile düşün iç içe geçtiği birçok güzide sahne sığdırılmıştır. Muhtelif konuların konuşulduğu, müşterek duyguların paylaşıldığı filmde yalnızlıkla bütünleşmiş karakterler şiirsel bir üslupla resmedilmiştir.

  1. On Kadın – Şerif Gören (1987)

Filmde toplumun farklı katmanlarından oluşan damgalanmış dokuz kadının içler acısı öyküsü anlatılır. Birbirinden bağımsız dokuz kadın karakter Türkan Şoray’ın muazzam oyunculuğuyla hayat bulmuştur. Onuncu öyküyü de filmi izleyen seyirciye ithaf eden Şerif Gören; feminist düşüncenin ağır bastığı, cinsiyetçi kalıpların yerildiği toplumsal bir filme imza atmıştır. Kimi zaman karikatürize kimi zaman gerçekçi bir anlatı dili filme hâkim olmaktadır. “On Kadın” filmi, birbirinden bağımsız epizotlardan oluşsa da bir bütün olarak kadın olmanın güçlüklerini vurgulamaktadır. Kadınların ortak bir kaderi paylaştığı filmde, kadınlar erkek bir yönetmenin bakış açısından çok boyutlu bir şekilde ele alınmıştır. Gören ataerkil kültürün kadınları nesneleştirip baskılamasını, her daim “suçlu” yaftası yapıştırmasını tenkit eder.

  1. Gözetleme Kulesi – Pelin Esmer (2012)

11’e 10 Kala filminde topladığı ödüllerle adından sıkça söz ettiren Pelin Esmer, “Gözetleme Kulesi”nde yolları otogarda kesişen, benzer trajik yaşamlara sahip iki kişinin birbirine tutunarak var olma mücadelesini anlatır. Nihat (Olgun Şimşek) ıssız bir ormanın tepesinde gözetleme kulesinde bekçilik yapmaktadır. Seher (Nilay Erdönmez) ise otobüslerde hosteslik yaparak geçimini sağlamaktadır. İki karakterin de kendisine itiraf edemediği, suçluluk hissiyatıyla hapsolduğu karanlık bir geçmişi vardır. Kaçtıklarımızın aslında kaçamadıklarımız olduğunu dilsiz ve çarpıcı bir şekilde izleyiciye aktaran film, ne yazık ki gösterime girdiği tarihte yankı uyandıramamıştır. Filmi izledikçe “sıradan” diye etiketlediğimiz her insanın içimizden biri olduğuna tanık oluruz. “Gözetleme Kulesi” başından sonuna dek kabullenemediğimiz ve iyileşemediğimiz yaralı belleğimizle hesaplaştırır bizleri.

  1. Gün Ortasında Karanlık – Memduh Ün (1990)

Zihinsel ve bedensel engelli oğlunu kaybeden Güzin (Fatma Girik) mahkeme tarafından oğlunun ölümünden suçlu bulunur. Yavaş yavaş akli dengesini de yitirmeye başlayan Güzin’in artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Buhranlı ve bedbaht bir anneye can veren Fatma Girik bu filmiyle hudutları aşan bir oyunculuk performansı sergilemiştir. Psikolojik boyutları ağır basan bu sarsıcı film izledikten sonra etkisinden uzun bir süre çıkamayacaksınız. Muhtemelen dimağınızda karanlık, dehşetengiz bir tat kalacak.

10. Zefir – Belma Baş (2010)

11 yaşında ergenlik çağında bir kız çocuğu olan Zefir, yaz tatilini anneannesi ve dedesi ile birlikte geçirir. Annesine büyük özlem duyan Zefir kendi içine kapanmış, gergin bir ruh hâli içerisindedir. Kayıp babası ve bir var olan bir yok olan annesi Zefir’de travmaya yol açmıştır. Ruhsal boşluğunu doğayı kendine sığınak olarak belleyerek doldurmaya çalışmaktadır. Belma Baş, çocuklarını ihmal eden gaddar ebeveynlerin çocukta nasıl bir enkaza yol açacağını sert bir darbeyle seyirciye aktarır. Kanaatimce, son dönem Türk sinemasının yüz akı filmlerinden biridir. Filmdeki fotoğraf kareleri birer söz sanatına dönüşüp sembollerin gizemli tınısında izleyicileri kısa bir gezintiye çıkarır. Tüm nesneler bir biblo narinliğinde görüntülerde kendine yer açarak, ince düşünülmüş göstergeler seyirciye kutsal bir seyir alanı yaratır. Filmde bir karakter ve mekân olarak temsil edilen doğa da seyircileri kendi içine çekip içtenlikle kucaklar.