Gün geçmiyor ki, gazete haberlerinde kadın cinayetleri ile karşılaşmayalım. Her ölümün ardından okuduğumuz ve dinlediğimiz hikâyeler de benzer. Neredeyse her gün kapımı aralayan kadınların da hikâyeleri  aynı. Ve kadın olduğumdan mı? Anne olduğumdan mı? Bilinmez, algımda oluşan seçicilik artıyor, konulara, öykülere. Bakış açımı ön yargıdan ne kadar uzaklaştırırsam uzaklaştırayım, gelişime kendimi açarsam açayım, olmuyor.

Karşımda oturup destek isteyen, yeni yaşam planını kaybettiği öz saygısını, öz değerini, öz güvenini toparlamadan yapamayacak kadınlar… Onlar odamdan her çıktığında kafamda aynı soru: “Bir daha gelecek mi?”

Geçenlerde biri bana, “Bana nasıl kurtulacağımı söyleme, nasıl katlanacağımı anlat. Herkes kurtulmak kolay sanıyor,” dedi. O an yüzüne baktığımda, gördüğüm tek şey kırgınlıktı. Herkese, her şeye kırgınlık.

Geliyorlar belki ama yeni nesilleri koruyabiliyor muyuz olacak olanlardan? İşte bu soruyu soran bir meslek elemanı olarak raflarda Nihan Kaya ile karşılaştığımda, kitaplarının adlarının çekim gücüne girdim. “İyi aile yoktur,” demişti. “Ama sizden değilim,” demişti; manifesto gibi algıladığım isimler yani. Beni okumaya davet eden tahmin ettiğiniz gibi “iyi aile yoktur” ile başlayan üçlemesiydi. Tadı damağımda kalınca psikoloji ve edebiyat birlikteliğinin, diğer kitaplara doğru aktı yüreğim. Sosyal medya hesaplarından takibe başladığım bu naif yazar, bir de istismara uğradı bu yolla, onlara da şahit oldum. Onun bu olaylara karşı duruşu da etkiledi beni, üslubunun dışında. Sizi alışılmışın dışında fikirler denen, normları eleştiren bu kişinin öykü kitabı ile tanıştırma isteğim böyle şekillendi.

Yukarıda bahsettiğim mimik ve aktardığı duygu üzerine elim Kırgınlık isimli kitaba gitti, birazdan sizlerle o kitaptan bir bölümü paylaşacağım. O satırlar, okurken boğazımın düğümlenmesine sebep oldular, bakalım sizler neler hissedeceksiniz?

Satırlarla sizi baş başa bırakmak istiyorum,keyifli okumalar…

“Beni türlü suçlarla suçladılar. Salem’ de incir ağaçlarına asıldım. Cesedim Bağdat sokaklarında sürüklendi. Komo Gölü’nde dokuz çift elle boğuldum. Hicaz’da taşlarla taşlandım. Sibirya’da köylülerin yaktığı ateşle yakıldım. Karayipler’ de dövülerek öldürüldüm. Altmış sekiz yerimden bıçaklandım. Siyanürle zehirlenip kış günü Neva nehrine atıldım. İsmim dokuz yüz yıl boyunca yasaklandı. Babıali’ de arkamdan vuruldum. Yazdığım kitaplara başkalarının adı yazıldı. Yaptığım buluşların ödülü başkalarına verildi. Bir su kuyusunda ölü bulundum. Bir kireç kuyusunda ölü bulundum. Bir mağarada, bir ormanda, California’da bir otel odasında ölü bulundum. Timsahlara verildim. Filler tarafından ezildim. Bedenim yirmi altı parçaya bölündü. Ama her seferinde yeniden doğdum.”

“Ben sizin atmadığınız adımlarınızım. Çekingenliğiniz, ürkekliğiniz, kararsızlığınız, kendinizden emin olmadığınız aralıklardaki tevazuunuzum. Aralıksız nezaketiniz, kendinizle kendinizin arasına giren mesafeyim. Tuşu bilerek yanlış basmak istediğinizde, içinizde size ‘dur’ diyen sesinizim.”

“Metroda yanınıza oturdum. Görmediniz. Restoranda önünüze gelen kahveyi mutfakta ben pişirdim. İliklediğiniz düğmeleri fabrikada ben diktim. Siz sabah iş yerinizin kapısından girmeden önce o camları ben sildim.”

“Kadınsanız içinizdeki adam, adamsanız içinizdeki kadınım. Ben sizin can damarınızdaki öteki’niz, hiç kavuşamadığınız diğer yarınızım. Hiç tanımadığınız halde hasretini çektiğiniz sıla, içinizde yaşayan binlerce yıllık geçmişinizim. Hep hissettiğiniz halde ne olduğunu, nereden geldiğini bir türlü bilemediğiniz duygularınız benim. İçinize döndükçe bana döndüğünüzü hiç fark etmediniz.”

“Her gün sokakta yanımdan geçiyorsunuz. Alt katımda oturuyor ama bacaklarımda çürükler bırakan sesleri duymuyorsunuz. Benim bacak demem yasak…  Buna rağmen bacaklarımla yaşamam gerektiğini anlamıyorsunuz. Bu ne demek anlamıyorsunuz. Bu ne demek… Anlamıyorsunuz.”

“Sesimi yasakladılar. Utandım. Ağzımdan ses yerine is çıktı. Ayaklarıma pranga, ellerime kelepçe taktılar. Kollarımı bacaklarımı kırdılar. Kestiler. Aç köpeklere attılar. Güzel saçlarımı kazıdılar. Gözlerimi kör ettiler. Gözlerim her doğduğumda yine mavi, yine mavi çıktı.”

“Saçlarımı arkaya attığımda bunu onlara sinyal gönderdiğimin kanıtı saydılar. Topuklarım ses çıkardığında onları çağırdığımı iddia ettiler. Kendimi odama kapattım; yine beni suçladılar. Hareketsiz kaldığımda bile, her parçamdan ayrı bir günah bulup çıkardılar. Beni büyümek isteyen her yerimden kestiler. Köküm kurudu sandım. Ama dallarım her seferinde yeniden çıktı.”

“Dışım kar beyaz, ama içim parlak, ateşli bir kırmızı, kan kırmızısı. Varlığım yaşamsal sıvıyla dolu. Her ay bıkmadan usanmadan kendini sil baştan yaratıyor bedenim. Doğurmayı ben istemesem, düşünmesem, planlamasam bile bedenim bunu umursamıyor. Ben ne kadar atıl kalırsam kalayım bedenim hiç hayal kırıklığına uğramıyor, bezmiyor, yorulmuyor; her ay kendini umutla yeniden, yeniden, yeniden hazırlıyor yeniden bir yaşam yaratmaya. Her yokluk sonrası bir daha kuruyor kendini sıfırdan. Umudu bedenimden örendim. Varız demek ki yeniden var da olabiliriz.”

“Birini doğurmak, insanın kendini doğurmasıdır aynı zamanda. İnsan doğurduğunda ve doğurdukça yeniden doğar. Ya da aslında doğurduğumuz, bizden başka biri değil. En azından edebiyatta değil.”

“Ama bugün, bugün beni Karla lela’da yazdılar. Beni Venta’ya atmışlardı ki çıktım, ıslak saçlarımla şehrin boş sokaklarında dolaştım. Bir kuyunun dibinde üç bin yıldır su halinde beklerken ay ışığı üzerime vurdu, yavaşça yükseldim. Binlerce kelimeye dağıldım, sayfalara yazıldım, çoğaltıldım. Evlerinizin önünden geçtim, yüzümün fotoğrafını çektiler, bastılar, odalarda konuşuldum. İşte en çok o zaman, o zaman size yaklaştım. Parçalarımla göz göze geldiniz. Parçalarımı okudunuz. Göz bebeklerinizden girip içinizde saç teli kadar ince bir köşeye yerleştim. Hâlen orada yaşıyorum.Beni yerleştiğim yerde duydunuz, duyduğunuz anda üç bin yıldır, üç bin yana dağılmış her bir parçamla birlikte içinizde saç teli inceliğinde titriyor, titriyorum.”