seni parçalara, parça
zorlama şiirlerden ve yaşamlardan uzakta
öylesine bir bakışla, sana bakmak ve ölmek arasında
seni parçalara ayırmadan sevgilim, bütün olarak yutuyorum.

bu sorudan çok bir varoluş mücadelesi
mazlumlar ve tüm halklar adına
ayakta beklenilen vakitler adına – ne de çok ayakta anımız var
– gökyüzüne kaç defa baktım bilmiyorum sevgilim.
müzikler, bilemediğimiz şeylerin yadsınamayan tamahkarlıktaki acısını da ekleyelim
başka şeyleri, ekmekleri mesela, hapishaneleri
van gogh’a ait bir kesiti
mitsel ögeler ve ihtiyarların kestiği sentorlar
– ölmek, sabah vakti kaygıyla boğuşurken bir el olmalı.
nasıl da yurtsuz kaldık şimdi
devlet tarafından zulme uğramış atlar gibiyiz.
devlet tarafından zulme uğramak bizi evrenselleştirir mi
ve öylesine bir mazluma mı dönüşürüz hücrelerde
yoksa devlet tarafından zulme uğramak sadece zulme uğramak mıdır?

endişe verici bir düşünceye sahip olmak için
kaç, kaç, kaç defa sevmeliyim seni
sevmeliyim, kaç at atımı papel vermeliyim
sevmeliyim, endişe ve kaygı verici bir düşüncem olmalı,
ölüme bu denli hızlı gitmeliyim böylece
bir şiir atımı gibi
– ne diyebilirim ki, ikinci el bir magnumla ölmeyi kimse istemez.
temel acılar ve insanlığa ait temel kuramları düşünüyorum
– ben isteyebilirdim
bir koltukta oturmanın
tüm insanlığı öldürmek gibi bir lükse sahip olabileceğine inanıyorum
inanıyorum sevgilim, şakağımda ölmüş olabileceğimize
– infilak etmiş bir endişenin içinde seni seviyorum
fakat bu şarapnel parçaları
bir fikir
bir şüphe gibi kemiklerimi kemiriyor
varoluşundan kopmuş bir kurtçuk düşün
dizlerimde geziniyor.

oysa bugün şiir yazıyoruz
daha çabuk balçığa bulanmak için
daha çabuk olsun diye her şey

düşünmek, ölmeye daha çabuk yaklaşmak için
çıldırmak için birazda, 
deliliğe yaklaşmış, estetik açıdan, müze
duvarlarda sergilenen mitsel ölümler
tariihvari bir mafya, at sırtında, at önemli değildi
ama yine de edindik iki tane,
michael ve ben, biz, ikimiz
işte at sırtında ölemiyorduk ve ölemeyecektik de…
fakat yine de bekledik ölmeyi.

boşluğa düşerken sol kulağımızdaki ıslık
o tuhaf… evet
bu, bu taşraya hiç alışmayacak olmamın
ve kırılacak iki çene
– iki çenenin en iyi yanı nedir bilir misin? daha fazla diş. kırılacak daha fazla diş.
bir ağaç, ağaç, ağaç, ağacın
ağacın bizde uyandırdığı yüksek rakımlı ve nemli ses
ıslık
düşüş. bellekvari kahkaha. döngü.
çenemizin içine çekilmemiz,
tüm bunların anlamı ne michael?
oysa biz ölmek isterken ne de çok zalimleştik
belki yaşayabiliriz umuduyla.
neden durduk yere avuçlarımız kanıyor sevgilim,
aynı anda adet olabilecek potansiyelde olduğumuzdan mı
olageliyor yaralarımız ve şüphelerimiz
atmosfere dair ne varsa işte hepsini alın,
beni öldürebilecek ne varsa karıştırın kanıma.

artık kanımdaki bu taşrayı sevgilim
kaygılarımdan ayıramıyorum
varoluşsal bir bitkinlik içinde olanı izliyorum sadece
anlam ve imge dizlerimi aşıyor
boğazıma bir ip, bileklerime, ah
“insan nasıl dayanır buna?”*

Ekim 20

*Şahsiyet, film