Çok iyi yüzerdi İsmael. Deniz kıyısında doğmuş her çocuk, her genç gibi kendini olur olmaz denizin yakınında bulur, evine döndüğünde kulaklarında en az ayak parmaklarının arasına takılmış kumlar kadar gerçek, denizin üstünden o tuzlu rahiya ile esen rüzgârın sesi olurdu. Sanki çocukluğunda içlerini dinleyip durduğu deniz kabuklarının sesi artık zihninin içine işlenmişti. Ne zaman aklı karışsa veya başı sıkışsa; kendini attığı sonsuz sulara dalarken başı önde, belinin zamanlı bir bükülüşüyle o yeşil maviliğe gömülse ruhu da erinç içine girerdi. Bu gözlüksüz, aletsiz doğal dalışlarında haklı bir gurur bulurdu İsmael, ondan uzun süre nefesini tutabilen, ondan daha güzel deniz kabukları bulabilen, suyun içinde adeta bir yunus gibi öne atılan başka ne birini görmüş, ne de duymuştu. 

Deniz dışında da pek az şeye ilgisi vardı, su ona ne kadar gurur verirse okul da onu o kadar lâmekân hissettirirdi. Okuyup anlamak istemeyen biri değildi, her genç gibi o da kabullenilmek, övülmek ister, sık sık yüksek notlar alan arkadaşlarına gıpta ile bakar fakat bir türlü onların yanına yetişemezdi. Ne zaman evde kitap defter açacak olsa ya birileri onu dışarı çağırır, ya annesi üstüne bir görev yükler, ya da koşup halletmesi gereken bir iş olurdu. İlahi bir güç parmak uçlarıyla uzanıp onun açtığı kitapları kapatırdı. Bir zaman sonra da sürekli mağlup olduğu sınıflar, sıralar onu iter olmuştu, tek galibin kendisi olduğu sularda geleceğini bulmak ona daha mantıklı geliyor, fakat ailesi bunun önünü kesiyordu. ‘İster balıkçı ol, ister tur teknesi işlet, yine de bir diploman olmalı.’ babasının sözleriydi. Yaşı, sevgi ve maddi bağlılıkları elini kolunu bağlıyordu. Bu hayata erken atılmak için okulu bırakmasına izin vermese de, en azından istediği hayata karşı çıkmamıştı babası, böyle düşünüyordu. Fakat daha sonra, taşınacakları söylendiğinde, üstelikte deniz olmayan bir yere; İsmael bunu kendisine karşı açılmış bir savaşın fermanı olarak aldı. Can suyundan koparılan bir fidan, en iyi dostunu kaybetmiş küçük bir çocuk, susuz kalmış bir istavrit neyse, denize uzak kalmış bir İsmael’de oydu. 

Aciz, attı kendini iyi dostunun engin mavi derinliklerine. Ciğerlerine binen ağırlık pek sıkı bir kucaklaşma, vücudunu saran serinlik rahatlatıcı bir kaç sözdü adeta. Gidebildiği kadar derine gidip yüzdü İsmael, küçük, çizgili balıklara, denizin törpülediği camlara ve deniz kabuklarına dokundu. Nefesinin bittiği noktada da hep yaptığı gibi; kulaklarının tıkanacağını bile bile bastı ayaklarını kuma, kendini yukarı doğru ittirdi. Şimdi açılmış kolları güneşi, havayı kucaklamak için yukarı uzanmışlardı. Gövdesine binen ağırlık hoş bir karşılamadan yakıcı bir yüke dönüşmeye başlarken zihnine paniğin ilk işaretleri çalındı. Oysa ne kadar derine dalarsa dalsın hızlı yüzüşü hep onu vaktinde temiz havaya ulaştırırdı. Kollarındaki güç kendini yukarı doğru çekmeye çalışmasıyla harcanıp giderken gözleri suyun tuzuyla çok uzak nedenlerden yanmaya başlamıştı. Kendini bildi bileli hep pek ılımlı görünen mavi sular, şimdi makber soğukluğuna bürünmüştü. İsmael ne olduğunu anlayamadan, kendini dostunun ihanetine uğradığına inandıramadan karardı etraf, dalgaların çekilişi bileklerine dolanan zincirlere, suyun tatlı akışı akıl almaz bir sessizliğe dönüştü. 

Umulmadık bir inayetle, uykuya daldığı derin soğukların tam aksine, yanan bir yüz ve göğüsle uyandı genç adam. Uyanıklığa varmak için gözlerini yelpazeleyen kirpiklerinin ardında kum ve balıkları değil, azimle dünyayı ısıtmak için parlayan güneşi ve bulutsuz mavi gökyüzünü gördü şaşkınlıkla. Su yutmaya alışkın vücudu, boğazının, genzinin yanmasını bekleyerek, öksürmeye hazır bir halde doğrulduysa da öksürmedi İsmael, sanki ciğerleri en son ana rahminden çıktığında yanmış gibi rahattı nefes alıp verişleri. Tek rahatsızlığı güneşin acımasızca ısıttığı esmer teniydi. Saçlarının hala nemli oluşundan denizden çıkmasının ya da çıkarılmasının üstünden çok geçmediğini tahmin ederken bir yandan da çevresine bakıyordu. Küçük bir balıkçı teknesinde olduğunu fark edince bulanık zihni biraz daha aydınlandı. Şans eseri kurtarılmıştı işte, deniz ona ihanet ettiyse de seçmeyi düşündüğü mesleklerden biri ona ihanet etmemişti. Bunu olumlu bir işaret olarak alan genç adam ayaklandı, kurtarıcısını bulmak için teknenin tek kamarasının etrafında döndü. 

Bir adam, çıplak ayaklarını küpeşteye uzatmış, güneşte yanmış elleri arasında eski ve pekte işe yarar görünmeyen oltasıyla arkasına yaslanmış oturuyordu. Başındaki kova şapkanın altından görünen sarı beyaz saç tutamları rüzgâr yüzünden gözlerine giriyor, o bunun farkında değilmişçesine, denizin köpürmesinin sesiyle yitip giden bir şarkıyı ıslıkla çalıyordu. Adamda meşum bir hal sezmeyen İsmael dengesini korumakta zorlanan dikkatli adımlarla ona yaklaştı. “Beni kurtardın, teşekkür ederim.” dedi sesini duyurmak için yükselterek. Adam yanıt vermedi, eğer ki ıslık çalmayı bırakmamış olsaydı, İsmael onu duymadığını düşünürdü. Biraz daha yaklaşınca adamın ilginç bir suratı olduğunu fark etti. Kaz ayaklarından dudaklarının kenarlarındaki tatlı girintilere kadar pek çok kırışığı olsa da rahat bir gülümsemeyle yayılmış dudakları ve gözlerinin parlaklığı öyle gençti ki, insan kırışıklıklara güneşin erkenden sebep olduğunu, yaşının yirmiyi geçmeyeceğini düşünüyordu. Neredeyse beyaz olan, hatta belki de güneş yüzünden açılıp gerçekten beyazlamış sarı saçları da ona bir yaş biçmeyi zorlaştırıyordu. Bir süre onun yanıt vermesini bekledi İsmael, fakat güneşin altında ısınmış kanı onu sabırsızlaştırıyordu. “Tekne ne zaman demir atar? Hava kararmadan eve dönmem gerek.” sözlerinde ufak bir tehdit vardı belki de, adam pek mutedil bir çehreye sahip olsa da genç adam da temkinliydi. 

“Bu tekne, ilk vira viradan beri hiç demir atmadı.” diye yanıt verdi adam. Rengi anlaşılması zor gözlerinde neşeli bir parıltı vardı. İsmael buna karşılık kaşlarını çattı. “Bu da ne demek?” dedi üstüne basarak. Adam hafifçe gülümsedi sadece, yanıt vermedi ona. Onda bir gariplik olduğunu sezinleyen İsmael, oltasıyla onu baş başa bırakıp teknenin üstünü dolaştı. İçinde sadece balıkçılık malzemeleri ve eski bir döşek olan kamaraya bile başını uzattı ve korkunç bir şeyi fark etti. Bu teknenin ne dümeni vardı, ne de demiri. Genç kalbine kendine yakıştıramadığı bir korku oturmuştu. Onun gözlerinden gizlenmiş olmalıydı teknenin bu elzem parçaları. Belki de ona oynanan kalleş bir oyundu bu. Yarı korkmuş, yarı sinirlenmiş bir halde teknenin kıç tarafına gidip iki taraftan da aşağı eğildi, amacı teknenin adını görmekti. Kıyıya döndüğünde bu kötü oyunun öcünü alabileceğini umuyordu, fakat iki tarafta da teknenin adını bulamadı. İsteksiz ve yenilmiş bir halde hala gizemini koruyan adamın yanına yollandı. Şimdi, dalgaların sesine kuşların çığlıkları karışmıştı. Bu İsmael’in kalbinin bu kez umutla çarpmasına neden oldu. Kuşlar varsa, kara yakın demekti. 

Adama hiç olmadığı kadar yaklaşıp oturduğu taburenin yanında durdu. Adam oltasını aniden sudan çıkarmış gibi ucundaki kurşun ağırlığı parmaklarının arasında tutuyordu. Sanki biraz ilerilerinde duran kuşları ürkütmekten çekinmiş, oltasını da onlardan uzaklaşır uzaklaşmaz suya geri atmak üzere tekneye çekmişti. “Senin adın ne?” diye sordu İsmael adama bakmadan. Gözlerini yaklaşmakta oldukları kuşlara dikmişti. 

“Unuttum.” dedi adam, sesinde hiçbir tereddüt olmadan. “Sadece ‘kurt’la kafiye yaptığını hatırlıyorum, o yüzden Kurt derim kendime.” 

İsmael şaşkın, bir anlığına kuşları unutup adama çevirdi bakışlarını. “Kendi adını mı unuttun? Nasıl?” bir anda aklına bu teknenin sürüklenmiş, sahipsiz bir tekne olma ihtimali gelmişti. Bu adam da kaza geçirip şans eseri bu tekneyi bulmuştu belki de. 

“Kimse onu kullanmadığından. İnsan yalnız kalınca ilk unuttuğu şeylerden biri kendi adı olur.”

Bu sözlere yanıt veremedi İsmael. Temiz yüreği durumun garipliğine karşı adamın lâmekân halinde ona kendini hatırlatmış, onun yalnızlığına üzülüp adını Kurt olarak kabullenmesine neden olmuştu. Bu yüzden Kurt adını sorduğunda nazikçe yanıt verdi, adam da ismini sindirir gibi başını aşağı yukarı salladı. 

Tekne dalgaların içinde bata çıka ilerleyerek uzaktan kara minik noktalara benzeyen kuşlara yaklaşmıştı. Kuşlarının boyutlarının yakından ne kadar büyük olduğunu fark eden İsmael şaşkınlığa uğradı. Üstelik onlarca perdeli ayağın altında koyu bir gölge, anlaşılan basılacak bir zemin vardı. “O bir resif mi?” diye sordu telaşlı bir halde, teknenin resife çarpmasından korkmuştu. Kurt başını iki yana salladı. “Kambur balina. Ölmüş.”

Bu yanıt genç adamı ikinci bir şaşkınlığa sürüklemişti. O kadar ki, deri katmanlarının yanında donuklaşmış koca gözü ve canı gidince yukarı dönmüş karnını görebileceği mesafeye gelene kadar Kurt’un sözlerine inanmadı. “Neden ölmüş?” diye sordu fısıltı gibi bir sesle. Devasa ve kudretli bir hayvanın gelebileceği aciz hali, kuşların gagalarının arasındaki ıslak et parçalarını görmek içinde bir şeyleri dondurmuş, karayı ve evi bir anlığına da olsun unutmasına neden olmuştu. 

“Ecel.” diye kısaca yanıt verdi Kurt. Böylece yanından geçip giderken balinanın üstündeki yaş izlerini, yosunları, istiridyeleri, farklı, ne olduğunu bilmediği ama canlı olduklarından emin olduğu yaşam izlerini gördü İsmael. Tekne doğanın acımasızlığının resminden uzaklaşırken Kurt oltanın kurşununu bırakıp parmağını o resme doğru uzattı. Tırnağının ucunda araya giren mesafeyle küçülmüş koyu renkli fakat iri kuşlar vardı. “Şunlar Fırtına Kuşları.” parmağını biraz yana kaydırdı, martılara benzeyen fakat hem çok daha büyük hem de çok daha ciddi yüz ifadelerine sahip beyaz kuşları işaret etti bu kez. “Şunlarda Kara Kaşlı Albatroslar.” 

Bunu duyunca tıpkı kayalıklara vuran dalgaların köpükleri gibi İsmael’in de yüreği çalkalandı. O pek anlamazdı kuşlardan, serçeler, kargalar ve martılar arasındaki farkı bilirdi sadece. Bir saksağanla kargayı bile ayıramazdı, fakat yaşadığı yerdeki çoğu insan gibi Albatrosların açık denizlerde yaşadığını bilirdi. Yanlış hatırlamıyorsa iki, bazen üç hafta karaya uğramazdı bu hayvanlar, yani evden, kıyıdan ve karadan uzakta olma ihtimalleri çok yüksekti. 

Kurt, sanki onun yüzünün asıldığını hissetmiş gibi geride bıraktıkları kanatlı arkadaşlarındansa ona çevirmişti gözlerini. Neşesi pek eksilmemişti, ama gözlerinin kenarlarındaki çizgilerde bir merak, bir ilgi de gizliydi. Bundan soracağı sorunun yanıtını alabileceğini sezinleyen İsmael, “Bu tekne, hiç demirlemez mi gerçekten, hiç limanlara uğramaz mı?” diye sordu. 

Kurt oltasını düzgünce ama çabucak toparlayıp yana koydu, gözleri söyleyeceği sözler dalgalarda yazılıymışçasına denizi süzerken çenesini ovuşturdu. “Uğramaz. Ama bu seni üzmesin. Hayattaki çoğu şey, toprak yol üstünde iki tekerlekli bir el arabası gibidir. Azim gösterirsen her yöne gidersin, fakat ısrarla aynı yolu gidip gelirsen; bir süre sonra gidebileceğin tek yön kendi yaptığın o yol olur.” 

Anlamakta zorlandı İsmael, sıcaktan çatlamış dudakları aralık, gözlerini kırpıştırdı. Kurt’dan bu laflarını açıklamasını buyuracaktı ki, çarşaf gibi denizde hiç beklemediği, boyunu aşan bir dalga teknenin üstünü süpürdü ve ayaklarının kaymasına neden oldu. Dalgadan hiç etkilenmiş gibi görünmeyen, hatta ıslanmamış halde ikincisini gözlerinde oynak bir ışıkla bekleyen arkadaşının adını seslendi İsmael. Fakat arkadaşı hala mahir bir halde teknenin üstünde duruyor, ona yardım eli uzatmaktansa bekleyen gözlerle süzüyordu. İkinci dalga geldi, İsmael bir kez daha kendini denizin zulmet yüzünde buldu. 

Sonraki uyanışı daha beklendikti. Öksürerek yana attı kendini, ciğerlerindeki suyu atmak için vücudunu büken öksürüklerinde, tuzdan yanan genzinde can buldu. Yüzünü, üstünde yattığı kumları ısıtan güneşi saf bir şekilde hissetti. Ancak geri dönüşünün acılı adımlarının ardından çevresine yayılmış yabancı, çeşit çeşit ve endişeli yüzleri fark edebildi. Denizci şapkasının altında kısılmış gözleriyle bakan bir adam, İsmael’in çevresinde toplanmış insanların arasından dalgaları hala ayaklarına vuran denizi işaret etti. “Deniz seni şimdi kustu. Pek şanslı bir çocukmuşsun, herkese böyle insaf etmez.” 

Latest posts by Ecem Kapusuz (see all)