İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Israrlı Koşucu

Güne koşuyla başladı. Koşmayı severdi, ısrarlı bir koşucuydu ancak bugün bir farklı savruluyordu ayakları havada ve bambaşka bir ritimle ve şiddetle vuruyordu tabanları yere. Birileri kovalıyor da onlardan kaçıyormuş gibi görünüyordu dışarıdan bakıldığında. Yalnızca bu durumun içindeki insanlar genelde korkak bakışlarla ara sıra arkalarına dönüp bakarlar. Onun ise kafasından aşağısı bambaşka bir dil konuşuyordu, surat ifadesi bambaşka. Sinirli desen değil, kararlı desen hiç değil, düşünceli desen, hayır o da değil. Belki de bunların hepsi. İfadesi öyle çözümsüz, öyle karmaşık ki insanın içini dayanılmaz bir merakla dolduruyor bakışları. 

Koşarken aniden duruyor, önüne yola kaçan topunu yakalamak için fırlayan çocuğu son anda fark edip, olanca güçle frenine basılan bir araba gibi. Etrafına baktı, martıların sesini duydu ama inanamadı. Çünkü martıların orada yaşayabilmesi imkansızdı. Gökyüzüne baktı, martılar oradaydı. Gördüğü bir rüya olabilirdi. Gözlerini ovuşturdu ve tekrar baktı göğe. Oradaydılar, gerçektiler. İyi ama nasıl geldiler buraya, hem burada yaşayamazlar, hemen ölürler diye düşünüp bir panik kapladı içini. Yine gördüklerinin gerçek olamayacağı fikrine hızlıca kendini ikna edip etrafındaki insanlara sormak istedi. Hiç kimseyi göremedi. Az önce bir sürü insan vardı nereye kayboldular bir anda diye düşündü. Şehrin içinde koşuşturmaya, her yerde bir insan aramaya başladı. Kapısı açık dükkanların kapısından içeri girdi, kimse yoktu, herkes gitmişti. Sanki dünyanın sonu gelmiş ve bir tek o kalmıştı koskoca dünyada. Martılar vardı sadece onunla. Onlar da olmasa ne yapacaktı!

Bir banka oturdu ve yanına bir martı kondu. Martıya baktı uzun uzun, martı da ona. “Keşke konuşabiliyor olsaydın, keşke bana burada neler olup bittiğini söyleyebilecek güce sahip olsaydın,” dedi. “Konuşabiliyorum ancak burada neler olup bittiğini sana söylemeye yetecek gücüm yok, bunu ancak sen çözebilirsin,” dedi ve havada daireler çizen arkadaşlarına katıldı. Çok şaşkındı ne yapacağını bilemedi. Bir süre hiçbir şey söylemeden, şaşkın bakışlarla oturdu olduğu yerde. Sonra hızlıca ayağa kalktı ve gökyüzüne doğru bağırmaya başladı. “Buraya gelin ne olur biriniz yanıma gelin ve açıklayın neler olduğunu neden kimse yok, nereye gittiler, herkese, sevdiğim insanlara ne yaptınız, neden geldiniz?” diye haykırdı. Martılar istiflerini bozmadan şarkılarını söyleyip uçmaya devam ettiler. Dizlerinin üstüne çöktü ısrarlı koşucu, hıçkırarak ağlamaya başladı.  Martılar sessizleşti. İçlerinden bir tanesi uçmayı bırakıp yanına geldi. Sana bütün bunların neden olduğunu söyleyemem ama anlaman ve gözyaşlarını dindirmen için biraz sohbet edebiliriz, dedi ve devam etti. “Martıları çok sevdiğini ve bizimle, bizim sesimizle huzur bulduğunu söylemiştin birkaç kez, şimdi bizi istemiyor gibi davranıyor, başkalarını istiyorsun. Neden?” Ne diyeceğini bilemedi ısrarlı koşucu, biraz yuvarladı kelimeleri ağzında, “Çünkü açıklanamaz bir durumun içerisindeyim. Alıştığım hayatın çok dışında ve aniden yaşanan şeyler bunlar. Nerede görülmüş martıların konuşabildiği. Delirdim mi yoksa ben, evet evet deliriyorum değil mi? Al işte şimdi de martıya soru soruyorum. Yok yok ben kesin delirdim ya da rüya görüyorum,” dedi kafasındaki düşünce ve kaygı fırtınasını kelimelere dökerek. Martı biraz daha yardımcı olmak için, “Bu bir rüya da olabilir ya da delirmiş de olabilirsin veya ölmüşsündür kim bilir. Bunu sadece sen bilebilirsin ve bunu öğrenmen için, içinde bulunduğun durumu rüya ya da her neyse neden yaşadığını fark etmen gerekiyor. O yüzden sana tavsiyem, delirdim mi diye kendini paralayacağına biraz ruhunun derinlerine inmeye bak,” dediyse de bu sözler ısrarlı koşucunun kafasını daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramadı ve martı daha fazla çabalayamayacağını çünkü ısrarlı koşucunun anlamaya niyeti olmadığını anladı. Ve çok uzaklara, gökyüzünde kaybolana kadar uçtu. 

Martı gittikten sonra biraz sakinleşmek için çimenlere uzandı ısrarlı koşucu. Yanına başka bir martı geldi bu sırada. 

“Bazen ne düşünüyorum biliyor musun?  Aslında her şeyi anlıyorsun, uçup giden martının neyi kastettiğini biliyorsun ama ne kendine itiraf edecek cesaretin var ne de kendini değiştirecek. Ya da böyle mutlu olduğunu zannediyorsun ama mutluluk değil bu, yaşamak hiç değil, böyle yaşayamaz kimse, bu olsa olsa bağımlılık olur. Birine, bir şeye çaresizce bağlanmak bu ve seninki ne yazık ki bağımlılıkların en tehlikelisi, en fenası. Ama bunun farkında olmadığına eminim. Ne zaman farkına varacaksın acaba?” demesi üzerine ısrarlı koşucu çok sinirlendi. Uzandığı yerden kalktı.

“Sen nereden bileceksin ki, daha yeni geldin yanıma, tanımıyorsun bile beni. Siz gelmeden önce daha mutluydum, sadece birer hayalden ve yazları ziyaret ettiğim deniz kıyılarından ibarettiniz. Şimdi bütün hayatımı mahvettiniz. En sevdiklerimi almaya çalışıyorsunuz benden, ama alamayacaksınız siz gideceksiniz ama onlar kalacak,” diyerek bağırdı.

Martı ifadesini ve ses tonunu değiştirmeden, “Senden kimseyi almak gibi bir niyetimiz yok,” dedi. “Sadece daha iyi bir hayatın olsun istiyoruz. Bizi istemezsen gideriz, sen istesen de yakında gitmek zorundayız ama meselenin bu olmadığını anlaman gerekiyor. Onlar olmasın demiyoruz, onlar yine olsun ama sen onlar olma. Sen kendin ol. Hayatın onlardan ibaret olmuş. Öyle kör olmuşsun, öyle yardıma ihtiyacın var ki. Yardımı hep seni yardıma muhtaç edenlerde arıyorsun ve bunu yaptıkça daha da batıyorsun diplere. Bırakmayı bil artık. Dön bak kendine, sen kimsin, onsuz ya da onlarsız bir değerin var mı bunu sorgula. Çünkü kendi kendine değer biçemezsen hiç kimse değer vermez sana, hayatından hiç gitmeyeceğini sandıkların, seni sevgisiyle kandırıp kendine bağımlı hale getirenler bile. Beni yanlış anlama ne onları suçluyorum, ne de seni. Senden emin olamıyorum bir türlü ama sana bunu yapanlar farkında değiller yaptıkları şeylerin yaratacağı yıkımı, buna eminim.”

“Ne demeye çalışıyorsun sen? Yani beni ben yapan, seven, değer veren insanın bana kötülük ettiğini mi söylüyorsun? Neden sana inanacakmışım ki, hem senin doğruları söylediğin nereden belli? Hem ben böyle mutluyum hadi şimdi gidin buradan böyle martı olacaksınız hiç olmayın. Benim kafamdaki, benim bildiğim, duyunca heyecanlandığım martılar değilsiniz siz. Onlar bile olsanız benden aldıklarınızı vermediğiniz sürece sizin varlığınızın hiçbir değeri yok.”

“Böyle bir durumu doğru ve yanlış olarak sınıflandırmıyorum asla. Ve senden kimse bir şey almadı, her şey yerli yerinde duruyor. Öyle kapalısın ki seni sen yaptığını düşündüğün kişilerin dışındaki bütün düşüncelere, hemen savunmaya ya da yargılamaya geçiyorsun. Kendini değişime ve düşüncelere açık gösteriyorsun ama hayır. Sen sadece o kişinin düşüncelerine açıksın. Ben sadece daha güzel ve kendin olarak yaşamanın yollarını söylüyorum sana. Beni ben yapan insan diyorsun ya hani. Seni sen yapmadı o insan, sen o insan oldun. Fikirlerinle, yaptıklarınla, hareketlerinle, attığın adımlarla o kişi oldun sen. Ve bundan mutluluk duyduğunu söylüyorsun. Tabii senin hayatın, istediğin gibi yaşamak senin elinde. Oldukça da inatçısın aynaya bakamayacaksın ve derinlere inemeyeceksin sanıyorsun ama yapabilirsin. Ben ilk martı gibi çabuk pes etmedim bak. Konuşuyorum dakikalardır seninle. Sadece iyileşmeni istemiştim. Ama sen ölümüne boyun eğip tedaviyi reddeden bir kanser hastası gibisin. Acıyı mutluluk sanıyor ve sadece çırpınıyorsun olduğun yerde.”

“Peki öyleyse ne yapacağım ben?”

“Kendi içine dön. Bir an olsun kalanlara değil, gidenlere bak. Neden gittiklerini düşün. Hayattan ne istediğine karar ver ama bunu başkaları için ve başkalarına bağlı olarak düşünme. Hayatta tek başına kaldığını ve böyle bir durumda, kimseye bağlı olmadan ne yapmak istediğini düşün. Özgürlüğe yakınsın, hissediyorum,” dedi sabırlı martı ve uçup gitti o da uzaklara. 

Yavaşça yürümeye başladı. Martının söylediklerini düşündü. Yaşadıklarını, şimdiye kadar kurduğu bütün insan ilişkilerini gözden geçirdi. Düşündükçe berraklaşıyordu zihni. Hak verdi martıya. Bambaşka kendine ait bir hayata ihtiyacı vardı. Bağımlılık gözünü kör etmiş, kalmasını istediği insanları da uzaklaştırmaya başlamıştı hayatından. Bağımlı olduğu kişiyi hayatından çıkarmadan da kurtulabilirdi bu bağımlılıktan. Zor olacaktı. Geçmişinde gördüğü ve görmediği şeyleri bulduğunu sandığı bu kişi aslında doğru kişi değildi. Onu çok seviyordu, iyi vakit geçiriyordu, bu değişmeyecekti ama bu bağımlılıktan kurtulacaktı. Kurtulmak zorundaydı, çünkü bunun mutluluktan çok uzak bir mahkumiyet olduğunu anlamıştı artık. 

Biraz ilerledikten sonra, çimenlere uzandı. Martıların gökyüzündeki dansını izleyerek uykuya daldı. Gözlerini açtığında hastanedeydi. Koşarken oldukça süratli bir araba çıkmıştı karşısına. Bir süre hastanede kaldıktan ve tedavisi bittikten sonra koşmaya devam etti. Ancak bu defa bambaşka bir koşucuydu. Kendi kendine ait olan ısrarlı bir koşucu.

Latest posts by Ayça Koçkar (see all)

Yorumlar kapatıldı.