Yazar: 19:25 Öykü

Heyecanlar, Boşluklar ve Isırık

Normalde haşlanmış yumurtayı ya hiç yemem ya da sadece beyazını yerim. Sarısı midemi bulandırıyor. Sarı rengin bulaştığı beyaz kısımları da yemiyorum. Annem de bu huyumu bilmez gibi her kahvaltıda önüme mutlaka bir haşlanmış yumurta koyar. İlk başlarda, büyüyebilmek için mutlaka tamamını yemem gerektiğini her seferinde söylerdi. Sonraları ısrarı kesti ama önüme yumurta koymayı bırakmadı. Benden kalanı o yiyor. Geçen sene o sabah, önüme yine yumurta gelince anneme gülümsedim. Gözünün içine, “Sen kazandın,” der gibi bakıp sarısıyla birlikte yuttum lanet şeyi. Hâlâ sevmiyordum ama o sabah annemi mutlu görmek istedim. “Maşallah oğluma, bir tane daha haşlayayım mı?” diye sordu. Ufak tefekliğime uygun, küçük bir kahkaha patlatıp, “Şansını zorlama istersen,” dedim. “Sıpaya bak sen!” derken yüzünde şaşkın bir memnuniyet vardı.

Masadan kalktığımda saat dokuza geliyordu. Evden kaçta çıkmam gerektiğini kestirmeye çalıştım. O sene ortaokula başlamıştım, öğlenciydim. Saat birdeki ders için on iki buçukta çıkmam yetiyordu. Arkadaşımla o gün 10.00’da buluşalım diye konuşmuştuk. Demek ki dokuz buçukta çıksam yetişecektim ama onu bekleteceğim korkusu içimi öyle huzursuz etti ki dokuzu on geçe, eşofmanlarımı giymiş, inik topuma hava basmış, çıkmaya hazırdım. Annem daha erken olduğunu söyledi. “Arkadaşım gelmeden biraz ısınmak istiyorum,” diye bir şey uydurup fırladım dışarı.

Tepesinde okulun olduğu uzun yokuşun başına geldiğimde saate baktım. Hızlı yürümüştüm. Eşofmanımın koluyla terli alnımı sildim. Islanan yere baktım. Kırmızısı koyulmuştu. “Keşke yanıma havlu falan alsaydım,” diye düşündüm. Hava sıcaktı. Şort ve tişört giymiş olmalıydım aslında.

Nusret sınıfta sıra arkadaşım. Okulun ilk iki haftası doğru düzgün konuşamamıştım onunla. Girişken biri olduğu için çekindim. Sonra laf arasında, basketbol izlemeyi sevdiğini öğrendim. Ben de severim. Böylece konuşmaya başladık. Bir süre bekledim beni okul dışında bir yere davet etsin diye ama bir şey demedi. Cesaretimi toplayıp teklifi ben yaptım. “Bende top var,” dedim, “cumartesi basketbol oynayalım mı?”

Arkadaşlığımızın ilerlemiş olduğu senaryolar hayal ederken yokuşu tırmanmışım. Saat dokuz buçuğa geliyordu. Okulun bahçesine göz gezdirdim. Bu kadar boş halini ilk kez görüyordum. O an orada olmamın yanlış olduğu hissiyle ürperdim. Ya bir de Nusret gelmezse, nasıl bir duruma düşecektim o ıssızlığın ortasında? Asfalt zeminli sahada biraz koştum. Birkaç şut atıp, turnike yaptım. Erken çıktığım için anneme söylediğim bahanenin yalan olmasını istemiyordum çünkü. Okulun bahçesi ve çevresi o kadar sessizdi ki topun sekerken çıkardığı ses, beynime çivi gibi çakıldı durdu. Isınmam bitince tekrar yola çıkıp yokuş aşağı baktım belki Nusret’i görürüm diye. Yoktu. O kadar erken geldiğim için içimde bir boşluk duygusu kabardı. Ola ki biri beni izliyorsa aptal sanmasın diye, göstere göstere birkaç kez kontrol ettim saatimi. “Ben erken gelmedim, arkadaşım gecikti.”

Gölge bir yerde, bahçe duvarına yaslanmış beklerken aklıma parlak bir fikir geldi. Topumu koltuğumun altına sıkıştırıp, okulun çevresini dolaşmak için bahçeden çıktım. Çarşıdaki apartmanlar ve gürültüden farklı olarak burada alçak binalar ve sessizlik vardı. Korna sesi duyacak mıyım diye kulak kabarttım ama çıt yoktu. Arka tarafı dolaşırken, az ilerde yürüyen üç kişiden birinin elindeki plastik su şişesinden çıkan çıtırtıyı bile duyabildim. Okul çevresinden çok açılmadan yaptığım tur, umduğumdan kısa sürdü. Köşeyi dönünce yine bahçeyi görecektim. Planıma göre arkadaşım gelmiş olacaktı. Yanına giderken seslenecektim. “Aga kusura bakma, geciktim,” diyecekti. Köşeyi döndüğümde kimseyi görmedim.

“Aynı şeyi tekrarlayıp farklı sonuçlar beklemek aptallıktır,” derler. “Evet ama işin içine zaman faktörü girince öyle değildir,” dedim kendime. Planıma sadık kaldım. Bu sefer ters yönde başladım yürümeye. Zaman kazanmak için rotamı genişlettim. Beş dakika sallana sallana yürüdükten sonra nihayet eşofmanımın üstünü çıkarmayı akıl ettim. Havanın o kadar sıcak olmadığını anladım tişörtümle kalınca. Bu beni biraz rahatlattı. Bu kadar sıcaklamaktan dolayı suçluluk duymuştum çünkü. Benden değil eşofmandanmış. Elimdeki giysiyi, kendimi biraz serinletme umuduyla pervane gibi sallayarak, eski Tekel binasına yöneldim.

Burası pastan iyice kızıla dönmüş dış kapısı, avlusunda biriken çer çöpü, eskiden mavi boyalı olduğunu ele veren yıkık dökük dış cephesi ve kırık camlarıyla, tedirgin edici bir yerdi. Omuzlarıma gelen bahçe duvarının üstündeki paslı metal korkuluklardan içeri baktım. Pas elimi boyayacak mı diye parmaklarımı korkuluklara sürdüm. Yerdeki küçük bir gölge parçasının içine yatmış sokak köpeğine ıslık çaldım. Mekânın terk edilmişliğinden huzursuz olmuş bir halde oradan artık uzaklaşmayı düşünürken kulağıma gülüşme sesleri geldi. Bir de pet şişe çıtırtısı. Aklıma demin uzaktan gördüğüm üç kişi geldi. Gerçekten onlar olup olmadığını merak ettim. Başka zaman olsa gidip bakmaya çekinirdim ama bu sesler -nasıl desem- merak uyandırıcıydı.

Sanki öyle daha güvende olacakmışım gibi biraz eğilip kamburumu çıkararak duvar boyunca yürümeye başladım. Çok geçmemişti ki korkuluk demirlerinin arasından onları gördüm. Duvarın köşeyi döndükten sonraki kısmında, benden büyük görünen -ya orta sona ya da lise bire gidiyorlardı- iki erkek ve bir kız duruyordu. Kız duvarın üstüne oturmuş ya da oturtulmuş, duvar onun için çok yüksekti, erkekler ayaktaydı. Topumu ayağımın altına alıp, kirli duvara neredeyse yapışarak onları izlemeye başladım. Erkeklerden biri, kızın derin bir nefes çektiği sigarayı onun parmakları arasından alıp kendi dudaklarına götürdü. Sigaranın sarı kısmını dudaklarının arasında, sanki emer gibi biraz gezdirdikten sonra içine çektiği dumanı üfledi elindeki pet şişenin içine. Ağzını avcunun içiyle kapattığı dumanlı şişeyi kıza uzattı. Bu sırada diğer erkek elini kızın dizlerinde gezdiriyordu. Kız şişedeki dumanı içine çekerken o, ellerini daha yukarı kaydırıp, kız oturunca zaten yukarı sıyrılmış eteğini biraz daha sıyırdı. O an kasıklarıma doğru yayılan sıcaklığı hissettim. Bacaklarım güçsüzleşti. Yasak bir şeyi seyrettiğim için korku içindeydim. Diğer yandan devamını, yani eteğin biraz daha yukarı çıktığı anı görmek için çılgınca bir heyecan duyuyordum. Kalbim midemde atıyordu sanki. Eşofmanım elimdeydi ama sanki tekrar giymişim gibi sıcak bastı, terledim. Alnımdan akan terler gözlüğüme damladı. Görüşüm bulandı. İzlemeye devam edebilmek için gözlüğü çıkarıp camlarını silmem gerekiyordu. Hareketimin fark edilmesi riskini göze alıp çıkardım gözlüğü, camlarını tişörtümün eteğine sildim. Tekrar takıp ileri baktığımda üçünün de başı bana doğru dönmüştü. Panikle ters yöne dönüp, topuma bir tekme vurdum. O seke seke yuvarlanırken ben de arkasından fırladım. Yakalanmamalıydım. O çocuklar büyük ihtimalle benden daha hızlı koşardı. Kendimi o iki izbandut tarafından zapt edilirken görebiliyordum. Kız da o dumanlı şişeyi zorla ağzıma sokmaya çalışıyordu. Çenemi açmayı başaramayınca erkeklerden biri dizini kasıklarıma geçirip beni yere yığdı.

Bunları düşündükçe paniğim arttı. Ayaklarım ağırlaştı, sanki yapışkan bir çamurun içinde koşuyordum. Soldaki ilk sokağa saparken eşofmanımı düşürdüm. Ne onu ne de yuvarlanıp giden topu düşünecek halde değildim. Kapısı açık bir apartmandan içeri attım kendimi. Hızla ama acele etmeden kapıyı kapadım. Sahanlığa çöküp, belim merdivenin ilk basamağına yaslanmış halde ayaklarımı kapıya bastırdım. Basamak kenarının belimi acıttığını fark edecek kadar sakinleşene dek öyle kalmışım. Ayaklarımı nihayet indirdiğimde kalp atışlarım artık normale dönüyordu. İşte o zaman korkunç gerçekle yüzleştim. Saatlerce, büyük ihtimalle karanlık çökene kadar orada kalacaktım. Nusret buluşmaya gitmediğim için benimle bir daha konuşmayacak, eve döndüğümde topumu ve eşofmanımın üstünü kaybettiğim için azar işitecektim. Bunları sindirmeye çalışırken gözlerim doldu. Sonunda, apartmandakiler duyup gelmesin diye hıçkırıklarımı yuta yuta, ağlamaya başladım. Ağlamam bittiğinde, buluşmaya fazla erken geldiğimi fark edince duyduğum boşluk hissi yine çöreklenmişti içime. Aynı yalnızlık, aynı sessizlik. Fazla heyecanlandığımda bana çok gerçekmiş gibi gelen abartılı düşünceler, sakinleşmemle birlikte sadece bir anlığına kıyıya vurmuş dalgalar gibi geri çekilir. O boşluğu işte öyle anlarda hissederim.

Akşama kadar orada kalmam gerektiği düşüncesinin saçma olduğunu fark ediyordum. O iki çocuğun dışarda beni fellik fellik arıyor olması pek olası değildi. En başta peşimden koşup koşmadıklarını bile bilmiyordum aslında. Belki de korkup kaçtığımı görünce sadece halime gülüp, kaldıkları yerden devam etmişlerdi.

Dışarıyı dinledim. Ses yoktu. Gürültü çıkarmamaya özen göstererek kapıyı açıp, dışarı çıktım. Gerçekten de kimse yoktu etrafta. Eşofmanım düşürdüğüm yerdeydi, eğilip aldım. Saklandığım apartmanın olduğu yere sapmadan önceki sokağa çıktım temkinlice. Hiç arkama bakmadan, hızlı adımlarla okula yöneldim. Dikenüstündelik hali yüzünden, hayali bir telin kulaklarımı enseme doğru çektiğini hissediyordum başta. Tekel binasından uzaklaştıkça bu his hafifledi. Adımlarımı yavaşlatıp rahatladım. Topum yol kenarında duruyordu. Tekmeyi yiyince oraya kadar gelmiş. “İyi bari,” dedim. En azından evde azar işitmeyecektim.

Neden her şeye aşırı tepki vermek zorundayım ki ben? Önce aşırı heyecanlanıp buluşmaya çok erken gitmiştim. Sonra bunu saklamak için “dahiyane” bir plan yapmak zorunda kaldım. Son olarak da bu olay…

Bunlarda bir tuhaflık olduğunu nasıl anladığımı da bilmiyorum. Kimse bana bir şey demedi bu konuda. Ancak başkalarının böyle olmadığını biliyorum. Sanki aynı dili konuşan bir grup insanın içinde anlaşılmaz, yabancı bir dil konuşuyorum ben. Bu tuhaflığımın dışardan görülüp görülmediği düşüncesi daha o günlerde beni tedirgin etmeye başlamıştı. Okula yürürken ruhen hırpalanmış haldeydim. Gecikmiş gibi görünme planımı tamamen boş vermiş halde, arka duvardan atlayıp bahçeye girdim. Ben ön tarafa geçerken Nusret de ön kapıdan okula giriyordu. “Aga, kusura bakma geciktim,” dedi yan yana gelince. “Annemgil tuttu.” Ona son bir saattir olanları anlatmalı mıyım diye düşünüyordum, oynarken. “Sabah yumurtayı sarısıyla birlikte yedim,” diye de başlayabilirdim. “Sonra seni bekletmemek için buraya erkenden geldim. Sen de benim kadar düşünceli olsaydın keşke. Senin yüzünden başıma neler geldi,” ya da “ben de şimdi geldim zaten,” deyip olanları unutabilirdim.

Tekel binasında gördüklerimin anlatmaya değer olup olmadığını bir türlü kestiremedim. Bence olağanüstü bir şeydi ama belki öyle şeyleri Nusret de yapıyordu. Girişken bir çocuktu ne de olsa. Sınıfta sadece erkeklerle değil bir sürü kızla da konuşuyordu. Ona göre gayet normal olan bir şey karşısında o kadar heyecanlandığım için beni küçük görmesini istemiyordum. Anlatmamaya karar verdim.

İlkin “yirmi bir” adlı bir oyun oynadık. Oyuncular sırayla şut atar, yirmi bir puana ilk ulaşan oyunu kazanır. Ben on üçe ulaştığımda oyunu bıraktık. Sıkıcıydı. Sonra bire bir maç yapmaya çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü ben pek durgundum. Nusret de benim suskunluğum ve hareketsizliğimden etkilenmiş olacak, pek istekli değildi. Benimse kafam karışıktı. Pek konuşmadım. Bunun, onu benimle konuşmaya teşvik edeceğini ummuştum ama o da sessiz kaldı. Bu sessizlik benim için başta dinlendiriciydi. Fakat zaman geçtikçe onu gücendirdiğimden endişelenmeye başladım. Onu oraya ben davet etmiştim ama geldiğinden beri surat asıp susmaktan başka bir şey yapmadım. Bu düşünce kafamda dönmeye devam ettikçe giderek daha gerçek gelmeye başladı. Panikle söyleyecek bir şeyler bulmaya çalıştım. Sonunda, “Geldiğin için çok teşekkür ederim,” diyebildim sadece.

Bir köşeye oturmuş, evlere mi dağılsak yoksa dinlendikten sonra oynamaya devam mı etsek diye düşünüyorduk. İkimiz de bir şey söylememiştik ama o anlardan biriydi işte. Gözlerimle çevreyi taradım. Sanki o düğümü bizim yerimize çözecek birini ya da bir şeyi görmeyi umuyordum. Yokuşu çıkan adamı gördüğümde, duamın kabul olduğunu düşündüm bir an için. Ancak altıncı hissim bana, bize doğru gelen o kişiye daha dikkatli bakmam gerektiğini söylüyordu. Gözlerimi kısıp, odaklandım. Adamın jöleli saçları geriye taranmıştı, gür bir sakalı vardı. Bu sakal suratında kocaman bir yanlış gibi duruyordu. Sanki o surata ait değildi, sonradan monte edilmişti. Ayağında kösele ayakkabı ve kumaş pantolon, üstünde uzun kollu, beyaz üstüne dikine siyah çizgili bir gömlek vardı.

Onu tanıdım. Bizim okulun çevresinde ünlü bir adamdı. Dendiğine göre yirmi iki yaşında olmasına rağmen hâlâ lisede okuyormuş. Sakalının montaj gibi görünmesini açıklıyordu bu. Okul müdürü ondan korktuğu için çekiniyormuş okuldan atmaya. Öğretmenleri falan da dokunmuyorlarmış artık. Bizim okuldan bazı çocukların parasını zorla aldığı için ismen tanıyordum onu. Tugay’dı bu.

Apartmandan çıktığımda ensemde hissettiğim gerilim yine kulaklarımı çekmeye başladı. Nusret’e, “Gidelim,” demek istedim. O da görmüştü gelen misafiri. Bir anlığına yüzünü buruşturduğunu sandım. Rahatsız mı olmuştu benim gibi? Öte yandan bana kıyasla sakin görünüyordu. Yani sanki ensesinde gerilen bir tel yoktu. Eğer Tugay yanımıza gelirse Nusret’in durumu idare edeceğine güvenip ses etmedim. Zaten eğer gidelim desem, yanlış anlayıp kendisinden rahatsız olduğumu düşünecekti belki. Tugay’dan korktum demeyi ise istemiyordum. Adam, bahçe duvarına yaklaşıp seslendi.

“Sigara versenize lan.”

“Yok bizde abi,” diye cevapladı Nusret. Ben, Tugay’ın birazdan gideceğine inanarak önüme bakıyordum.

“Üstünüzde bulursam karışmam bak.” Duvarın üstünden atlayıp yanımıza geldi. “Bakayım ceplerinize.”

Nusret kalktı. O ne yaparsa uymaya karar vermiştim. Konuşmak hariç. Ben de kalktım. Tugay ceplerimizi aradı. Sigara bulamayınca bir of çekip, bir çare düşünür gibi uzaklara daldı. “Şimdi defolup gidecek,” diye seviniyordum.

“Napıyonuz bakayım burada?” dedi.

“Top oynuyoruz abi.” Cevap veren Nusret’ti.

“Ver bakayım topu.”

Tugay’ın bunu söylerken bana baktığını kulaklarımdaki çekilmenin artmasından hissedebiliyordum. Ben hâlâ önüme bakıyordum çünkü. İletişim kurmamaya kararlıydım. Oralı olmadım. Yer yarılsa içine girsem dediğim anlardan biriydi. İmdadıma Nusret yetişti. Topu önümden alıp Tugay’a uzattı. Tam rahatlayacaktım ki fırsat vermedi lanet olası herif. Topu potaya diye bir fırlattı, dağa taşa gitti top. Bahçeden çıkıp yokuş aşağı yuvarlanacak diye içim hopladı. Allah’tan, duvardan sekip içerde kaldı.

“Adınız ne?”

“Nusret, abi.”

“Gözlüklü, sen?”

Önce cebimi araması, sonra topu istemesi, son olarak da adımı sorması. Ensemdeki tel, gerginliğinin artık son raddesindeydi. Cevap vermeden, kaçma dürtümü zapt etmeye çalışarak yavaşça kalktım, gidip topu aldım. Nusret’e, “Niye cevap vermiyor bu?” diye soruyordu Tugay. Arkadaşımın cevabını duymadım. Tugay’ın gözlerini üzerimde hissediyordum. O tarafa bakmamaya çalışarak ve top fazla sekip oraya gitmesin diye potanın yakınından ayrılmadan, kendi başıma oynamaya başladım.

“Gözlüklü, at bakayım topu tekrar. Bu sefer sokacam. Gözlüklü sana diyorum. Atsana lan! Sen sağır mısın, zekâ özürlü mü?”

Sonra Nusret’e, “Arkadaşın engelli galiba,” dedi sorar gibi. Kalbim bu sefer boğazımda çarpıyordu. Tel koptu kopacaktı. Nusret’in sessizce verdiği cevaptan sonra Tugay, “Ha, öyle desene. Dikkat et yalnız, başına bela olur. Hadi eyvallah,” deyip gitti.

Yalnız kaldığımızda ikimiz de rahatlamıştık ama moralimiz de iyice bozulmuştu. Ya da Nusret’te bir şey yoktu. Ben çökmüştüm sadece. Artık evlere dağılacağımız kesinleşmişti. İkimiz de diğerinin bir şey demesini bekliyorduk. Cesaretimi toplayıp, “Ne dedin ona benimle ilgili?” diye sordum. “Boş ver, bir şey demedim. İpsiz sapsız biri işte. Boş boş konuşuyor. Takma kafana. Gidelim mi?”

“Gidelim.”

Yokuştan aşağı birlikte yürüdük. Nusret’in Tugay’a ne dediğini hem bilmiyor hem de biliyordum. Kime küsmem gerektiğini ayırt edemedim. Kafam yine çok karışmıştı. O gün yaşadığım her şeyin suçlusunun ben olduğumu içten içe anlıyordum. Nedenini ise, her zaman olduğu gibi, yine bilemedim. Tekrar sormak istedim ne dediğini, ama dilim varmadı.

Ayrılacağımız yere geldik. Vedalaşmak için durduğumuzda sesimi çıkarmadım. Yere bakıp Nusret’in bir şey demesini bekledim. “Aga,” dedi, “sırf ben değil, sınıfta herkes farkında senin ne kadar zeki olduğunun. Takılma çok.”

Başımı kaldırdım. Bana bakıyordu. Güneş ışığı arkadan vurduğu için gölgelenen yüzü, çok duygulu göründü gözüme. Rüzgâr, uzun, kumral saçlarını dağıtıyordu. Bu sahne beni etkiledi. Kafamın karışıklığı azalmıştı. Sanki zihnimi örten örtü kalktı, algım berraklaştı. Duygular ve hayat zannettiğim kadar karışık değildi. Üzüldüğüm için o da üzülüyordu işte ve söylediği şeyde samimiydi. Bu kalbimi yumuşattı. Çekinerek yaklaştım ona. Sarıldım. O da bana sarıldı. Beni sevdiğine inandım.

Bir saniye sonra sarılmayı bırakacaktık. Ona gerçekten inandığımı, şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde göstermek için acele etmeliydim. Hafifçe omzunu ısırıp öyle kaldım biraz. Bir şey demedi. Ayrıldık. Eve girdiğimde, o gün üçüncü ve son kez içimdeki boşluğu hissediyordum.

Editör: Hatice Akalın

Doğukan Özdil
Latest posts by Doğukan Özdil (see all)
Visited 30 times, 1 visit(s) today
Close