Hep çıkmazda olduğum zaman aklıma hemen şu gelir; her insan biraz Van Gogh’tur. Çünkü Van Gogh şöyle diyor; “Bir kafesteyiz. Utanç, şüphecilik ve başarısızlık kafesinde”. Bu kafeste, bize inanan insanlar aramaktayız. Zor koşullar altında, kafesin içinde her geçen gün bu duygular ile zehirleniyoruz. Van Gogh resimle önemli olduğu kadarda, benim için duygu alemi ile ön plana çıkar. Çünkü tarif edemediğimiz duyguların vücut bulmuş halidir. Bana kalırsa her insan Van Gogh’tan kendine çok pay çıkarır.

Mesela bu büyük sanatçı, bu kafesin içinde biraz sevgi ve işe yarama duygusunu, halini çok aramıştır. Bulmak konusunda başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Önce kulağını kesmesi ile başlayan ve intiharla sonuçlanan bu yaşantı ve arayış hazindir. Aslında her şeyden önce Van Gogh gibi mutluluğu aramaktayız. Ve bu arayışın sonu başarısız birçok girişimlerle sonuçlanmaktadır.

Mutlu olacağınızı düşündüğünüz bir işe başladınız ama bu işte mutluluğu ararken, mutsuzluğu buldunuz bu girişim sizi mutsuzluk bataklığının ve başarısızlık cehenneminin içine çekmektedir. Biraz önce dediğimiz gibi işe yarama duygusunu da her geçen gün zedeliyor. Bu başarısız ya da mutsuzluk döngüsü kendimiz ile olan kavganın sonucudur bir nevi. Van Gogh yaşantısı boyunca kendi iç dünyası ile kavgalıydı. Hatta “Ölmeyen İnsanlar” filminde Van Gogh şöyle diyor; “İki tür boş gezen insan vardır. Biri tembelliğinden boş gezen insan, hep onlar gibi olmak istemişimdir. Biri ise kendisi ile kavgalı ve küs olduğu için mutluluğu arayan boş gezen insan vardır. İşte ben buyum”. Bu ikinci örnek üzerinde çok vakit harcayarak yorum veya yorumlar zinciri oluşturabiliriz. Çünkü kavram derin bir noktaya sürüklenmektedir.

Van Gogh’tan devam edersek eğer, bir şeyleri kanıtlama arzusuna girip, çıkamamak ve bedenen kendimizi yıpratıp yok etmek hatta duvaralar oluşturmaktan öteye gitmeyiz. Bunu her insan günlük hayatında yapıp mutsuz olmakta. Çok garip varlıklarız çünkü her gün mutsuz olacağımızı bildiğimiz halde, deneyerek bunu öğrenmek istiyoruz. Ama hayat o kadar bonkör bir arkadaşımız ki hiçbir zaman mutsuzluk kartlarını esirgemiyor. Tabi ki de öğrenmek için bonkör arkadaşımız bizden beden gücümüzü istiyor.

Evet attan, eşekten ayıran bizleri insan olmamızdır.  Tabi ki de bu da bir tercih meselesidir. Çünkü çoğu insan at veya eşek olmayı tercih etmektedir. Bizler her işe başlamadan Van Gogh gibi bir şeyleri kanıtlamak isteriz lakin birçok kez bir şeyler yerine hiçbir şey olarak geriye döneriz. Ve bu olayların, duyguların hepsi bizim içimizde yaşayıp büyüttüğümüz Van Gogh’u uyandırmaktadır. Bizi yok olmaya sürükleyen bir diğer Van Gogh hissiyatı başkalarının acılarını benimsemektir. Van Gogh resimlerinin büyük çoğunluğunda bu duygunun kölesi olmuştur. Bizler de çoğu zamanda gülümseme duygusunun arkasındaki acıların kölesi oluyoruz. Van Gogh ile aramızdaki tek fark o benimsediği acıları tuvalinde saklıyor, biz ise günlük yaptığımız farklı işlerde.

İnsanların doğrularına da inanmak zorunda değiliz. Van Gogh bize bunu da öğretiyor. Van Gogh’un babası çok sadık bir rahip ama Van Gogh bir yemek esnasında babasına ben sizin kilisenizin tanrısına inanmıyorum ben kendi tanrıma inanıyorum demektedir.

İnişli, çıkışlı bu hayatın içinde aslında Van Gogh’un ruh aleminin bir nevi aynısını yaşıyoruz. Ölümlü yaşantımızda, ölümsüz gibi yaşayan bu duygular ile savaşıyoruz ama bu savaşı kaybeden ve bunu canı ile ödeyen birçok insan olduğuna inanıyorum. Bizim sevgiye ihtiyacımız var. Van Gogh’un dediği gibi; “İnsanların doğrularına değil, ham sevgiye ihtiyacımız var. Ve sevgi öyle yüce bir duygu ki seven adam yaşar, yaşarsa çalışır, çalışır ise birçok güzel şeyi başarır”. Kazanmak herkesin hakkı. Bu hayat paradan ibaret değildir. Para, sevginin yanında değersiz bir kâğıt parçasıdır.

Sevgi ile kalın, Van Gogh’u sevin ama onun duygularından kurtulun. Berrak ve güneşi bol geleceklere…