İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Göç 2

BAKINIZ

Göç

Her şeyin dört dörtlük olduğu yerden, başım dik gezebileceğim ve gökyüzünü görebileceğim yere gitme vaktinin geldiğini, içinde bulunduğum kamyonet kasasının her iki kapısının da kapanmasıyla anlamıştım. Olabildiğince paslı ve yağ içinde olan kamyonet kasası neredeyse tüm vücudumu mülteci olmaya zorluyordu. Olmayan işaret parmağımda geçmiş günün kabuklaşması, gönlümde idealist bir kadının yüzünü unutmama çabası, aklımda ise Nevzat abinin söylediği sözlerin gönlüme karşı antikor üretme savaşı ile bilinmeyene yolculuk dört-beş saattir devam ediyordu. Gerçi bir ara, kamyonetin hareket etmesinden bu yana sürekli öksürüp duran karşımdaki ihtiyar adamı ayakkabımın içindeki tükenmez kalemle gebertme planı içerisindeydim. Bu hem yolculuğun geri kalanında rahatça uyumamı hem de vücudumdaki pas ve yağ lekelerinden kurtulmamı sağlayacak bir plandı. Neyse ki arabayı kullanan adam anlayışlı biriymiş ki beş dakika önce arabayı aniden durdurup kasanın kapaklarını açıp içeri girdi ve bir saniye bile beklemeden ihtiyarın kafasına sıktı. Sonra da kasada bulunan tüm insanlara bağırarak, “Birazdan Öncüpınar’dan geçeceğiz, sesini çıkartanı acımam vururum,” dedi ve ardından kapakları kapatıp tekrar direksiyonun başına geçti. İhtiyarın cansız bedeni kasanın içinde bir sağa bir sola yuvarlanırken onun için mezar yaptırmaya ve mezarına gül bırakmaya karar verdim. Oysa zengin biri olsaydım herkes gibi gül bırakmak yerine karanfil bırakır ve bunu mikrofonlara haykırırdım. Şansızlık iste. Çünkü ölülere olan saygım, yaşayanlara duyduğum saygıdan daha fazladır. Sizin de öyle değil mi? Hadi amaa…

Kamyonet kasasındaki sekizinci saatin sonlarına gelindiğinde ben ve sağ tarafımda oturup, yolculuk boyunca gözünü bile kırpmayan adam hariç herkes, yarın yeni hayatlarına kalkmak ümidi ile yatıp uyumuşlardı. Karanlıktan dolayı yüzünü tam göremediğim adam bana dönüp “Neden gidiyorsun?” diye sordu. “Bilmiyorum, yani tam olarak tarif edemem,” deyip geçiştirmeyi tercih ettim. Yaklaşık on beş-yirmi saniye sonra yeniden ortamdaki sessizliği bozarak, “Yaşamak için, ben yaşamak için gidiyorum,” dedi. Konuşmanın ilerleyen zamanlarında Afgan asıllı bir gazeteci olduğunu öğrendiğim adam, gerçekten de onu öldürmek isteyen adamlardan kaçmak için buradaymış. Oysa bizim oralarda gazeteci öldürülmez, hapse atılırdı ama yaşardı. Gerçi bazen kazara da olsa istemeden öldürüldükleri oluyordu. Şanssızlık işte.

Az önce yirmi altı yaşındaki genç Afgan gazetecinin, başkent Kabil’de hüküm süren ve çok fazla seveni olan din tüccarının suçlarını açığa çıkartmak için uğraştığından dolayı bu duruma düştüğünü öğrendim. Yaşlı Molla, muska yazıp, büyüler yaparak aristokrat mertebesine ulaşmış ve günün birinde ona karşı çıkan bir kadını kutsal kitabı yaktı iftirasıyla iki yüzden fazla erkek müridiyle beraber dövüp, taşlayıp, üzerinden araba ile geçmişler.  Afgan gazetecinin anlattıklarına göre kadını öldürmeleri uzun sürmemiş fakat kadının aydın düşüncelerinin o coğrafyada kendine hacim bulma ihtimali, o kadına bitmek bilmeyen işkenceler yapmalarına neden olmuş. Yani öldürmek istedikleri kadın değil, kadının fikir ve düşünceleriymiş. Oysa o kadın bizim orada olsa ölmezdi diye düşündüm içimden. Bir ihtimal belki şeytana uyan, aldanan bir alim tarafından tecavüze uğrardı ama ölmezdi. Gerçi bazen kazara da olsa istemeden öldürdükleri de oluyordu. Şanssızlık işte.

Latest posts by Abdurrahman Açıkgöz (see all)

Yorumlar kapatıldı.