İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Geç Saatte Gelen Bir Mesaj

Bir zamandır geceleri ter içinde uyanıyordu. Önceleri bunu yatmadan önce yemek yemesine bağlamış, üst üste üçüncü kez uyanınca ertesi gün gece geç saatte yemek yemeyi kesmişti. Yatağa girip, karısına sırtını dönüp gözlerini yumduğunda acaba yine uyanacak mıyım diye düşündü. İçi geçmiş, rüya görürmüş. Bilinci ağır ağır yerine geldi. Gözleri de tıpkı böylece açıldı. Bu sefer yemek de yememişti. Neden uyanmıştı? Sırtüstü uzanıp gözlerini tavana dikti sinirle. Yanındaki karısına baktı. Mışıl mışıl. Kendisi. Ah kendisi.

Betül Haymanalı

Karnı acıkmıştı. Ama tekrar uyuyamam diye kalkıp mutfağa gitmekten vazgeçti. Bir süre gözlerini kapatıp bir şey düşünmemeye. Uyumaya çalıştı. Ama olmadı. Komodinin üzerindeki telefona uzandı. Saate baktı. Dörde geliyordu. WhatsApp bildirimini gördü. Yabancı numaradan gelen bir mesajdı.

Cuma günü saat 10’da Başkanlık makamında sayın başkanımız sizinle görüşmek istiyor. Bilgilerinize.

Üzerindeki mahmurluğu attı. Mesajın geldiği numaraya baktı tekrar. Tanıdık gelmiyordu. Sonra numaranın resminin gözüktüğünü. Büyütüp baktığında, belediye başkanının şoförü olduğunu ayrımsadı. Son seçimlerde kazanıp göreve gelen belediye başkanı kendi adamlarını belediyeye alıyordu. Önceki dönemden kalmaları da ya belediyedeki işine son veriyor ya da başka işlere yönlendiriyordu. Bunu yaparken de önce makamına çağırıyordu. Şimdi tüm bunların bilinciyle gelen mesaja bir kez daha baktı. Cuma günü. Saat onda. Sabah on olmalıydı bu. Cemil, yüreği ağzına gelecek gibi, akşam on olamaz diye geçirdi içinden. İçinden bunu geçirince yüreğini eski yerine itti.

Belediyenin mezarlıklar müdürüydü. Askerden gelince girmişti belediyeye. Üç sene güvenlikti. Sonra ağır ağır yükseldi. Dört sene önce de müdürlüğe gelmişti. Buraya kadar tırnaklarıyla kazıya kazıya. Ve de alnının teriyle gelmişti. Şimdi bunu kimseye yediremezdi. Bir kişi. Dağdan gelip bağdakini kovar misali. Gelip Cemil’in yerine geçecekti demek. Demekti ki, Cemil’e ya kapının önü ya da başka bir iş. Mesela mezarlıklar müdürüne nasıl bir iş verilebilirdi? Allah korusundu, ya yeniden güvenliğe verirlerse. Hani bunun utanılacak, çekinilecek bir yanı yoktu ya, o kadar insana emretmişti, o kadar insan vardı altında. Sonra onların yüzüne nasıl bakardı? Ya emir verdiği biriyle aynı kıdemde yeniden nasıl çalışabilirdi?

Uykusuna boş verip, ellerini arkasına aldı, tavana bakıp uzun uzun düşündü. Cuma günü. Saat onda, belediye başkanı, makamında şöyle diyebilirdi: Cemil Bey, hizmetiniz için teşekkür ederiz, bundan sonra sizi güvenliğe alıyoruz, yeni görevinizde başarılar. Ne yapardı. Düşündü. Şapkasını -sözgelimi- önüne alıp çıkabilir miydi? Yoksa şapkasını -sözgelimi- başkanın masasına atıp istifa edebilir miydi? Boyunca çocukları vardı. Evin taksiti, yeni eşyalar. Hepsi Cemil’in aylık yedi binine bakıyordu. Aylık yedi bin çok para değildi, ama çok şükürdü, kimseye el açmaya gerek kalmıyordu. Bu yedi bini de kaybedecek olurlarsa. O zaman karısı, mesela, evi terk edebilirdi, veya çocukları utanıp omuzlarını düşürebilirlerdi. Cemil’in içi ta en derinden bir cız etti. Çocuklarını o halde görmek istemezdi.

Bugün günlerden salıydı. Yani doğacak güneşle birlikte salıydı. Öyleyse üç gün vardı. İçindeki kurdu bir şekilde öldürmenin yollarını arayıp bulabilirdi. Uzanıp telefonu aldı. Mesaja bir kez daha baktı. Cuma günü. Saat onda. Saat beşe geliyordu.

***

Ne zaman düşünmekten vazgeçti. Ne zaman uyudu. Bunları bilmiyor. Herkes gibi. Ama bir kere uyanıp tekrar uyuduğu zaman, yeniden uyanırken gözleri acıyor, açılmak istemiyor. Alarm azap verici bir şekilde ötmeye devam ederken karısının yataktan kalktığını, mutfağa yürüdüğünü bilebiliyor. Alarm sustu. Uyuyabilir -mi. Gece gelen mesaj geldi aklına. Gece uyumadan evvel ne düşünmüştü en son. Hatırlamaya çalıştı. Olmadı. Kızdı. Olmadık zamanda uyanır, olmayacak zamanda uyur. Böyle bir insanı değil kovmak, değil uzaklaştırmak, böyle bir insanı ancak öldürmek gerekirdi. Düşlerinde. Uyurken. Uyanmadan.

Neden sonra aklına geldi. İçindeki kurdu ancak belediye başkanı ile konuşabilirse giderebilirdi. Hâlinden, tavrından. Konuşmasından anlayabilirdi.

Karısı geldi. Çağırdı. Masa hazırmış.

Yüzünü ekşitti. Karısı gece olanları bilmiyordu. Bilse buna bir anlam verebilir miydi?

“E, ne olmuş, başkan seni görecek,” derdi. “Siyah takımını giy, o yeni, kravatını da yeniden bağla, o ne, düğüm gibi.”

Bilse akşama kadar kimlerle uğraşıyor, bilmiyor. Varsa televizyon, yoksa dedikodu. İşi neydi.

Yine geldi.

“Kalkıyorum,” dedi Cemil.

***

Mezarlıklar müdürlüğü belediye binasında değildi. Dışarıdaydı. Belediye başkanını görmek için bir bahaneye ihtiyacı vardı şimdi. Odasını adımlıyor, düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordu. Aklına tek bir tane geçerli neden gelmiyordu. Gelmeyince kızıyordu. Kızınca kızarıyordu. Kızardığını fark edemezdi. Aynası yoktu. Odacı gelip boş çay bardağını alırken söylediğinde adamın yüzüne baktı. O da bilmiyordu gece gelen mesajı. Bilse, böyle diyebilir miydi? Onu da savuşturup yeniden düşünmeye çalıştı. Bu sefer düşünemedi. Başka şeyler -mesela yeni mezar kazılması için gelen dilekçeler- buna mani oluyordu.

Telefonu eline aldı. Mesajı açtı.

Hangi konu üzerine, diye yazdı. Sonra sildi. Merhaba, tabii ki, saat onda orada olurum, ama buluşmamızın sebebini öğrenebilir miyim, ona göre hazırlıklı geleyim, diye yazdı. Sonuna gülümseyince yanakları kızaran yüz ifadelerinden birini koydu. Tam gönderecekken karşıdaki numara çevrimiçi oldu. Cemil’in yüreği delicesine çarptı: mesajı hızla silip telefonu kapattı. Masanın üzerine koydu.

Son olarak fen işleri müdürünü görevden almıştı belediye başkanı. Kendi adamını koymuştu. Eski fen işleri müdürüyle ahbaptı. Birkaç defa yemeğe çıkmışlardı. En çok onu severdi. Görevden alınınca bir daha görüşmediler. Cemil, kendini onun yerine koydu. İnsan içine çıkacak yüzü kalmamış olabilir diye yordu.

Akşam eve geldiğinde yemeği her zamankinden az yedi. Karısı, çocukları hiçbir şeyin farkında olmadan her günkü neşelerindeydi. Dönüp de bakmıyorlardı ona. Masadan kalkıp balkona çıktı. Bir tane sigara yaktı. Karısıyla uzun uzun kavga etmişlerdi içeride sigara içmemesi üzerine. Nemrut kadın, mutfakta içmesine bile izin vermiyordu. Zaten diye geçirdi içinden. Ne zaman anladı ki. Mesela, geceden bu yana kıvranıp dururken, neyin var dedi mi? Demedi. Nemrut da onun için.

Yatağa girerken gece uyanmaları aklında yoktu. Yatmadan evvel yine yememişti. Sadece kalbinde hafif bir ağrı hissediyordu.

***

Sabaha doğru yine uyandı. Ter içindeydi. Biraz da sıkışmış. Hızla yatak odasındaki tuvalete girdi. Aynadan yüzüne baktı. Kızarmış. Elini, sonra da yüzünü yıkadı. Yatağa girmeyi canı istemedi. Güneş doğmak üzereydi. Oturma odasına gidip koltuğa uzandı. Televizyonu açıp haber kanallarından birini açtı. Enflasyondan, zamlardan, yeni ekonomik paketlerden, dövizden, faizden. Bir kedi çıktığı ağaçtan inememiş de, çevre halkı üst üste olup kuleye dönüşmüş kediyi kurtarmışlar. Atanmayı bekleyen öğretmenler.

İçi geçmiş. Odadaki alarmın sesine uyandı.

Davranışlarındaki değişikliği karısı fark etti.

“Neyin var?”

“Yok bir şeyim.”

“Var, var. Hayırdır? Yine gizli saklı.”

İmalı imalı konuşuyordu. Geçen sene bir memurla olan husumetini öğrenmişti. Boşanmak üzereyken yeni ev, yeni eşyalar diye şart koşmuştu. Cemil mecburen kabul etmişti: boşanırsa ve sebebi de duyulursa, giderdi koltuk, giderdi itibar.

İstemeye istemeye ağzına attığı lokmayı yuttuktan sonra, yine istemeye istemeye, “Başkan benimle cuma konuşacakmış,” dedi. “Biliyorsun kendi adamlarını getiriyor.”

Karısının ne tepki vereceğini merak edip yüzüne baktı. Kadın elindeki çay bardağını masaya bıraktı.

“Sakın adamın tersine gideyim deme,” dedi.

“…”

Yeni bir tartışma istemiyordu. Ne zaman tartışsa hep zararlı kendisi çıkıyordu. İki yudum çayı bardakta bıraktı. Ceketini alıp çıktı evden. Elleri ceplerinde yollandı.

Odasında önüne gelen birkaç evrakı inceledi. Odasının temiz duvarları, günlük temizlenen mobilyalar, tam karşısındaki vitrin. Her birinde gözlerini defalarca gezdirdi. Sıkıldıkça pencereyi açıp şehrin is kokulu sanayisine baktı. Bir müdürün bundan kötü manzarası olamazdı. Temiz hava almak için pencereyi açtığında içeri dolan motor yağı kokusu, yanık plastiğin kopkoyu renkli kokusu. Bu zamana kadar şikâyet etmiş olması ve şu an buradan ayrılmak istememesi. Hepsi çelişkiliydi ve fakat ki insanın da yaratılışındaki gerekli olan temel unsurlardan biriydi bu. Pencereyi kapattı.

Başı ne zaman sıkışsa, bir derdi olsa çocukluk arkadaşı Faik’in yanına giderdi.

Evli, evli olmasına rağmen yaramaz bir adamdı Faik. Cemil’i kapıda görünce telefonu bir yana bırakıp kollarını kocaman açarak kalktı koltuğundan. Gidip sarıldı. İçeri aldı. Kafasını kapıdan uzatıp “Bize iki çay,” diye bağırdı.

Üzeri sigara yanıklarıyla dolu koltuğa oturup önlerine gelen çayları içerken doğru düzgün bir şey konuşmadılar. Faik ara sıra sözü yeni sevgilisine getirse de Cemil’in bunları dinlemediğini çabuk fark ettiği için sustu. Oysaki hatun ne hatundu. Cemil çok şey kaçırıyordu. Hem buraya susmaya mı gelmişti ne. Faik bozuntuya vermeden arkadaşının omzuna şakadan bir fiske attı.

“Hayırdır biraderim? Susuyorsun. Yengeyle mi çocuklarla mı sorun?”

“Öyle bir şey değil.”

“Bak yine dalgam var, karım çakozluyor deme.”

“Öyle bir şey değil dedim ya.”

“Anlat oğlum işte. Ne susuyorsun?”

“Başkan herhalde beni kovacak,” dedi yıkkın bir ses tonu ve kederli bir bakışla.

Faik durumun vahametini kavradı. Az önceki hareketlerinden ötürü suçlandı.

“Nereden biliyorsun?” dedi. Babacan bir tavırla.

Cemil telefonu çıkartıp başkanın şoföründen gelen mesajı gösterdi.

“Bu kovacağı anlamına gelmez ki. Başka bir şey konuşacaktır belki de. Hem demiyor muydun yeni mezarlık lazım diye. Farkındadır adam. Onun için çağırmıştır.”

“Olabilir. Her ikisi de. İşte tam bilmediğim için…”

“Sorsana.”

“Denedim. Ama cesaret edemedim. Başkanla tanışıklığımız yok. Konuşmaya da. Yanına gitmeye de. Şoförüne sormaya da. Cesaret edemedim işte. Anlasana.”

“Anladım, anladım. Hadi kalk yemeğe gidelim. Bir şeyler yer, bir şeyler içeriz. Hem bir arkadaş var. Buralarda yeni. Tanışsan fena olmaz.”

Cemil kederli yüzüyle, “Yok ben gelmeyeyim,” diyecek oldu ama Faik hiç dinlemeye meyilli değildi.

“Kalk, kalk, kalk.”

“Kimmiş bu arkadaş dediğin.”

“Yeni bir bar açacak. Adı Tolga. Genç bir çocuk. Sohbeti sarıyor.”

“Bar mı? Allah aşkına Faik. Topun ağzındayım diyorum. Sen beni barcılarla tanıştırıyorsun.”

“Oğlum ne ilgisi var? Sanki duyan da. Bu adama hepimiz oy attık. İlçemize özgürlük getirecek diye. Sen de atmadın mı sanki?”

“Attım.”

“Bak, ne güzel. Bir şey olmaz. Kalk.”

Faik’in arabasıyla şehrin güneyindeki ormanlığa doğru yola çıktılar. Burada güzel balık restoranları, içkili ve aile mekânları vardı. Ve şehrin tüm barları, pavyonları, gazinoları da burada sayılırdı. Cemil henüz odadan çıkmadan pişman olmuştu, sonra belki bir meşgale iyi gelir diye düşündü. Faik’in yol boyunca anlattığı sevgilisini dinledi. Hatun da ne hatunmuş hani. Kimseyle çıkmazmış da Faik’in, “yürü çıkıyoruz”una karşı koyamamış.

Fıskiyenin yanındaki masalardan birine oturdular. Şu yeni çocuk yoktu daha piyasada. Bir çınarın gölgelendirdiği masada iki arkadaş konuşmadan oturdular. Biraz sonra yeni çocuk göründü. Faik ayağa kalkıp çocuğu yarı yolda karşıladı. Cemil ile tanıştırdı. Faik’in dediği kadardı. En fazla yirmi beşinde gibiydi. Buna karşın bıraktığı sakalı omzuna düşüyordu. Saçı dersen o kadar. Cemil sevmezdi saçı da sakalı da uzun olsun. Çocuklarına sırf bundan çok karışırdı. İnsan bakımlı olmalıydı. Bakımlı olacaktı ki hak ettiği saygıyı görsün.

Garson siparişleri almaya geldi.

“Ben bir porsiyon levrek, yanında da şalgam alayım,” dedi Cemil.

“Şalgam mı? İçsene düzgün bir şeyler.”

“Malum mesai.”

Faik güldü.

“Bırak mesaiyi canım şimdi. Koskoca müdüre de mi mesai?”

“Madem öyle. Bir bira alayım.”

“Balığın yanında bira mı? İyi hadi öyle olsun.”

Faik ile yeni çocuk harıl harıl bardan, ortamdan, yapılacak etkinliklerden, paradan puldan konuşurlarken, Cemil kenarda aldığı birkaç yudum biranın ardından yine kendi dünyasına, geç saatte gelen mesajın etkisine dönüverdi.

Yeni çocuk, Tolga, Cemil ağbisindeki değişimi fark edip Faik’e, “Cemil ağbinin bir şeyi yok ya ağbi, rengi attı, baksana,” dedi.

Bunları duyan Cemil hemen iki adama baktı, neşelenmeye çalıştı.

Faik, “Cemil’in de işlerle ilgili sıkıntısı var,” dedi.

“Hayırdır Cemil ağbi, yapabileceğimiz bir şey varsa?”

“Yok Tolga kardeşim. Sen sağ ol.”

“Bak Cemil dert etme kendine. Tolga ne diyor bak, Cemil ağbiyi de sevdim, gelin üçümüz güzel bir pavyon açıp başına oturalım, diyor.”

Cemil genç adama baktı.

“Mesaim var çok şükür, yine de sağ ol.”

“Deme böyle. Bugün var yarın yok mesai. Tolga kardeşimin tanıdıkları varmış. Onları ayarlar. Bize de arkada oturup içmek ve para saymak kalıyor. Öyle mi Tolga’m?”

Tolga alayla karışık geniş geniş güldü.

Tolga’nın ne ara “Tolga’m” olduğunu takip edemeyen Cemil’in yüzündeki kederli ifade dağılmadı. Birasına sarıldı.

Cuma günü. Saat onda. Başkan işine son verebilirdi. Bunun için de yeni iş bulması gerekecekti. Bunun farkındaydı. Bunun için kestirip atmıyordu.

“Ne kadar kazandırır ayda? Yedi bini var mı?”

Faik’in attığı kahkaha restoranın diğer ucundan bile duyuldu.

“Yedi bini bir günde kazanırsın Cemil’im.”

Cemil kulaklarına inanamadı.

“Yok ya, yanlışın var. O kadar olmaması lazım.”

“Cemil ağbi öyle vallahi. Ben çok yer gezdim. Geliri en düşük şehirde bile adamlar gecede iki bin bırakıp gidiyor.”

Biraz olsun keyiflenen Cemil, biradan bir yudum daha aldıktan sonra işi alaya alarak, “O zaman mesai de unutulur, desenize,” dedi.

***

Derin bir sancı uyandırdı. Solunda yatan karısına gelişigüzel dokundu. Su. Suya ihtiyacı vardı. Boğazına oturan yumruya rağmen, “Hacer,” diye söylenmeye başladı.

Kadın uyku sersemliğiyle ilk önce ne olduğunu anlayamadı. Ama kocasının -sözgelimi- can çekişmesi karşısında şaşkınlıkla ne yapacağını bilemedi: tiz sesiyle yardım dilendi.

“Su.”

Hacer koşup pencereyi açtı. İçeri giren çocuklarının arasından sıyrılıp mutfağa koştu. Henüz uyku sersemliğini üzerinden atamadığı ve de hızlı hareket ettiği için bardağı yarısına kadar doldurup yatak odasına gitti. Çocukları, babalarını doğrultmuşlardı.

Cemil suyu içince biraz daha kendine geldi. Kıpkırmızı kesilmişti. Odanın lambası yanıktı. Pencere açık. Cemil derin derin nefes alırken sızlayan kalbini tutuyordu.

Pencerenin yanındaki berjere oturup bir sigara yakan Hacer’in gözleri kan çanağına dönmüştü.

“Senin bu her gece uyanmalarının sebebi kalbin mi ki?” dedi.

İçeride sigara içilmesine izin vermeyen karısı karşısında sigara içiyordu. Seviyor beni, diye düşündü.

“…”

“Yarın bir doktora görün.”

“Geçen gittik ya. Sigarayı bırak, ekmek yeme, yemeği azalt. Tek dediği şey: spor yap, yeşillik ye, stres yapma.”

“Sen bunun tam tersini yapıyorsun.”

“Başlama yine. İlaçları boşladıydım. Ondan olmuştur. Düzelir.”

İlginin odağı olunca ne yapacağın şaşırır, hiç olmayacak şekilde davranırdı. İlgi gösterdikleri için karısına ve çocuklarına ters ters baktı.

“Uyuyacağım ben. Sabaha daha var.”

Sırtüstü yattı. Gözlerini kapattı. Çocukların gidişlerini ayak seslerinden takip etti. Karısı hareket etmiyor gibiydi. Yanan lambanın ışığından rahatsız oldu. Karısının yastığını alıp kafasının üstüne bastırdı. Hacer bu esnada çekişmeye başlamıştı. Cemil buna boş verdi. Uykusu yoktu. Olsa da geçen günler ona bir daha uyumasının zor olduğunu öğretmişti. Akşam yemeğinde ve sonrasında kafasını meşgul eden fikir yine belirdi: Şu çocuk. Adı Tolga. Hiç zararlı birine benzemiyordu. Faik de güvenmişti üstelik. Kazandığı aylık yedi bini bir günde kazanma ihtimali de varmış. Yedi bine şuncacık geçim. Her gün bu parayı kazansa. Hadi çoğunda gözü yok. İki bini olsa günde, ayda altmış bin ederdi. Evin taksitini birde kapatır, arabayı yeniler, bir de şehrin dışından şöyle bahçeli dubleks ev alırdı. Ama Hacer’siz. Faik’inkinden. O zaman boşanmaya da, aldatmaya da hakkı olurdu. Devlet memuru değildi neticede. Ne makam ne de mevki. Hem Hacer’den o kadar sıkılmıştı ki. Geçenlerde ayak parmaklarının arasını temizlerken görmüştü de nasıl midesi bulanmıştı. Yirmi yıldır karısıydı. Yine de Allah razı olsun. Bu evi ona bırakıp giderdi Cemil. Öyle de eli açıktı. Sen bana, ben sana karışmam artık. Ayda da beş bin veririm. Nafaka. Cemil gülümsedi: Altmıştan beş çıkınca elli beş kalırdı. Şimdiki maaşının sekiz katı neredeyse. İki yıla şehrin zenginlerinden olurdu. Cemil gülümsedi: Tolga’yı çok seviyordu. Bu zamana kadar neredeydi acaba? Demek il il, ilçe ilçe gezmiş tecrübe etmişti. Bu genç yaşında bu cesaret. Cemil hayret etti.

Karısının kalktığını duydu. Berjer gıcırdadı. Kim bilir boşanma kararını duyunca ne tepki verecekti? Ağlar mıydı? Altmış bin nerede beş bin nerede tabii. Cemil için değilse de para için. Para için. Para için ağlayabilirdi.

Hacer lambayı söndürdü. Çekişmesini sürdürüyordu. Kocasına süpürge ettiği saçlarına mı, döktüğü yaşlara mı, yitirdiği gençliğine mi yansındı? Kocası, koca mıydı ki? Bu zamana kadar ne sevgisini ne saygısını kazanabilmişti. Yemeği, çayı, çamaşırı. Varsa hoşnut. Yoksa çekilmez. Kadersizdi ki, tekmil kadersizdi. Cemil’in kafasındaki yastığı alıp yatağa koydu, uzandı. Sırtını döndü kocasına. Öyle tiksiniyordu ki.

***

Sonra.

Biraz içi geçmiş Cemil’in.

Alarm.

Feci ötüyor.

***

İkiye bölünmüş gibiydi: bir yanda geç saatte gelen mesaj. Cuma günü, saat onda. Hani başkanın şoföründen gelen. Ne olacağı belli olmayan. Öte yandan Tolga.

Dün bu saatlerde nasıl da karamsar karamsar oturuyordu. Pencereden dışarıya bakıyordu. Sözgelimi, Tolga’yla iş tutsa, şu kötü sanayinin canı cehennemeydi. Pencerenin önünde. Pis. Neşeyle bilgisayar ekranın sağ alt köşesindeki saate baktı. Demek. Demek yarın bu saatlerde. Ak koyun, kara koyun belli olacaktı. Olacaktı, sonra gözünün önüne bakıp devam edecekti yaşamaya. Yaşamdı bu. Öyle ya da böyle bir şekilde, yaşamaya devam etmeliydi.

Kapının çalınmasıyla dikkati dağıldı.

İçeri memurlardan biri girdi.

“Müdürüm, bir vatandaş sizinle görüşmek istiyor. Müsait misiniz?”

“Kimmiş?”

“Aydın Polat adında biri. Tanımıyorum. İlla müdürü görmem lazım, dedi.”

“İyi, alın içeri.”

Memur adamı içeri alıp odadan çıktı. Saçı sakalı ağarmış kavruk tenli bir adamdı. Kısa boyluydu. Üstüne başına bakıldığında durumu içler acısı değildi: sıradan biriydi.

Davet beklemeden masanın sağındaki koltuğun ucuna. Tedirgin, elleri bacaklarının arasında oturdu.

“Müdür bey, Allah razı olsun, bunca iş arasında bana zaman ayırdınız. Fazla tutmayacağım sizi.”

“Dinliyorum.”

Yerinden kalkıp masaya doğru bir adım daha attı ve telefonunu masanın üzerine bıraktı.

“Müdürüm, mezarlıktaki şu ada ve parsel bize ait. Ama düneyin benim küçük biraderle mezarlığa gidelim, babamıza ayırdığımız mezara bakalım dedik. Ama bizim aldığımız yerde bir başkası yatıyor. Allah rahmet eylesin.”

Cemil adamın gösterdiği belgedeki ada ve parsel numaralarına bakarken WhatsApp’tan bildirim geldi. İster istemez gözü bu mesaja kaydı. Ümit adında birinden geliyordu. Bu mesaj kendisine gelen mesajı anımsattı. Telefonun saatine baktı. Dakikalar, saniyeler, saatler. Zaman ilerliyordu. Cemil bir an heyecanlandı.

“Sonra işte…”

Yarındı, yarın saat onda. Başkanla görüşecek. Sonra ya işten çıkacak ya da devam edecek. Ya devam ederse. Tolga ile çalışmayacak mıydı? Cemil ekrandaki belgenin içinde bunların cevabını bulamadı. Kafasını kaldırıp adama baktı. İpin ucunu kaçırmıştı. Karşısındaki adamın ne anlattığını, buraya nereden geldiğini hatırlamıyordu. Boş gözlerle adama bakıyordu.

“Bulduk adamı.” Gülüyordu. “Konuştuk, böyleyken böyle diye…”

Çalışmak isterdi. Ama Faik ve Tolga Cemil’den istifa etmesini isteyebilirlerdi. O durumda. Bunca emekle ve alın teriyle, mücadeleyle, kırılan tırnak ve kanayan tırnak dipleriyle geldiği bu mevkii elinin tersiyle iterek. Bir imzada bırakabilir miydi? Koltuğuna, masasına. Şu pis manzaralı pencereye bile ne kadar alışmıştı. Oysa ikilemde kalmadan. Sadece bir ihtimal üzerine konuşmak. Fikir söylemek ne kadar kolaydı. Kolay ve eğlenceli.

“Sonra müdür beyi görelim diye akıl ettik.”

Müdür. Adının, daha doğrusu unvanının geçmesiyle sıyrıldı. Adı, daha doğrusu unvanı buydu. Gülümsedi: Pavyon müdürü mü olacaktı sonra?

“İmzanızı atarsanız, alacağız yeri.”

“…”

“Vallahi işte aile mirası gibi oldu. Namus işi.” Gülüyor.

“…”

“Sizin imzanıza kaldı yani.”

Cemil istemsizce kafasını salladı. Lafın başını ve sonunu anlamış, ama ortasında ne olduğunu kaçırmıştı. Adam, Cemil’in kafa sallamasını olumluya yormuş olacak ki, sevincinden baştaki tedirgin hâlini bırakmış, sandalyeye iyice oturmuştu.

“O zaman ben dilekçemi yazayım müdür bey. Sonra size müracaat edeyim. Ondan sonrası sizde. İşiniz de zor vallahi. Mezarlıkta yer kalmamış. Benim gibi kaç kişi geliyordur size. Öyle mi?”

“Öyle,” dedi.

Bunu iyi dinlemişti işte. Bunu iyi dinlemiş, hak vermişti. Bunca işin arasında bir de şu dünkü kalp yoklaması çıkmıştı. Nasıl da sıkıştırmıştı. Karısı ve çocukları gözünün içine bakmışlardı. Başına bir iş gelmesinden korkuyorlardı. Hacer de. Sabah çıkarken bir doktora görün diye iyice tembihlemişti. Oysa Cemil bunun mühim bir şey olmadığını düşünüyordu. Sahiden de iki haftadır ilaçları kesmişti. Almıyordu. Kalp bunu bilince bir yokladı herhalde. İlaçlara yeniden başlarsa sapasağlam olurdu. Şimdi ilaçlara boş verdi. Faik ile Tolga ne yapıyorlardı acaba? Birlikteler miydi ki? İşi konuşup. Konuşup ilerletiyor olabilirdi. Tolga’nın arkadaşları. Faik’in çevresi. Bir de birde tutarsa arkası gelirdi.

Adam kalktı. Selam verdi. Odadan çıktı.

Cemil derin bir nefes aldı. Bıyık tellerini kökünden sarsacak güçle bıraktı.

***

“Gittin mi doktora?”

“Yok.”

“Neden?”

“İşim çoktu. İlaçları almaya devam ederim. Düzelir.”

“Yine de git. Kafana göre iş yapma.”

Bakışını televizyondan almadan kafasını salladı.

“Karpuz keseyim mi?”

***

Hatırladığı: tuvalet sonrası, lavaboda ellerini yıkadı, ellerini kurulamak için havluya uzandı, gözlerinin önü karardı, dengesini yitirdi.

Gözlerini ağır ağır açarken son sahne yeniden canlandı.

Karısının ısrarla git dediği doktor başında. Son tetkiklerini yaptı. Arkasını döndü. Bir şeyler söylendi. Sağlık üzerine. Bir şeyler söylendi sağlık üzerine. Ve.

***

Şimdi sabah.

Serum yarı yarıya bitti.[1] Cemil kendisini daha iyi hissediyor. Rahatsız edilmemesi için odada tek başına. Sıcak. Örtü köprücük kemiğine kadar çekik. Ara sıra gelen genç hemşire kır kıllarını görmesin diye kendisi çekti. Utancından. Pencereden gelen serinlik de olmasa hiç çekilmez bu yatak. Neyse ki televizyon açık. Yine haberler: genç işsizlik, annesi ölmüş yavru pandaya biberonla süt içiren bakıcıları. Sütanne aranıyor. Cemil’in de vardı bir zamanlar bir yerlerde bir sütannesi. Ne oldu ona kim bilir.

Kapı açıldı. Hacer.

“İyi misin? Başkan bey geldi.”

Şaşkınlıkla, “Saat kaç?” diye sordu.

“Dokuza geliyor.”

“Daha erken değil mi?”

“Neye?”

Cemil’in gece sıkışan kalbi şimdi yerinde yine bir iş çevirmekte. Şişti, şişti, kocaman oldu.

“Cuma günü, saat onda görüşecekti.”

“Geçmiş olsuna gelmiş.”

“Bekletme, al içeri.”

Hacer çıkarken Cemil de yatağında doğrulmaya çalıştı. Şaşkın ve sabırsızdı. Doğruydu, bugün cuma. Önemli bir konu olmasa, buraya kadar gelmezdi diye düşündü. Doğrulamadı. Göğsündeki ne işe yaradığını bilmediği zımbırtılar yüzünden hareket edemiyordu.

Başkan ve gece geç saatte gelen mesajın faili şoförü birlikte girdiler. Cemil’in toparlanmaya çalıştığını gören başkan iki elini açıp yanaştı.

“Aman Cemil Bey, rahatınızı bozmayın.”

Bitkin bir sesle, “Aman başkanım olur mu öyle şey,” dedi.

“Olur olur. Dinlenmenize bakın.”

Bunun ardından pes eden Cemil kendini yeniden yatağa bıraktı.

“Zaten kalkamıyordum,” diyebildi. Gülümsemeye çalışarak.

Başkan yatağın yanındaki tekli koltuğa oturdu. Şoför yatağın ucunda ayakta bekledi.

“Haberinizi alınca doğruca buraya gelmek istedim. Geçmiş olsun. Daha önceden var mıydı rahatsızlığınız, aniden mi oldu?”

“Sağ olun. Daha önce bir kez kriz geçirmiştim. İlaç kullanıyordum. Bıraktım. İhmalkârlık işte. Sonra yine hatırlattı kendini.” Şaka yapma gayreti içerisinde, “Kalpsiz değilmişiz,” diye ekledi.

Başkan gülümsedi.

“Bakın bu çok iyi. Kalpsiz olmadığınıza sevindim.”

“…”

“Sizi daha fazla rahatsız etmeyelim biz. Yine geliriz.”

Başkan kalkmaya hazırlanırken, “Bugün görüşecektik aslında,” dedi Cemil.

Başkan oturdu tekrar.

“Evet.”

“Sizin için mahzuru yoksa sebebini öğrenebilir miyim?”

“Yok, ne mahzuru. Cemil Bey eşinizle kapının önünde konuştuk biraz. Sanırım bunu kafanıza takar olmuşsunuz. Bizim Yasin, sebebini söylememiş. Az önce de çıkıştım.” Bunu söylerken şoförüne bakıyordu, genç adam ise ayakuçlarına. “İlahi Cemil Bey. Niçin arayıp sormadınız da dert ettiniz kendinize?”

“…”

“Siz önceki dönemde-”

Cemil’in gözbebekleri büyüdü.

“-iki defa başkanlık makamına teklif vermenize rağmen belediye meclisine gelmemiş. Mezarlıklarımızın hâli içler acısı. Yer yok. Bunun için görüşecektim.”

“Evet efendim, hatta bu konuyla ilgili sizinle konuşmak istiyordum.”

“Ben de bunun için görüşme ayarlamıştım. Yasin’in gizli işleri işte. Keşke sorsaydınız bana. Belediyede makam odasının kapısını söktüm, biliyorsunuz, bu ne demek, isteyen istediği zaman gelsin yanıma. Neyse. Diyeceğim şuydu ki: ya merkez mezarlığını genişletelim, ya da uygun bir arazide yeni bir mezarlık kuralım.”

“Yeni bir mezarlık-”

“Bence de münasip olanı budur.”

Cemil uysalca başını salladı.

“Hadi bakalım. Geçmiş olsun tekrardan. Sağlığınıza bir an önce kavuşun, daha çok işimiz var.”

***

Başkan gittikten sonra Cemil daha keyifliydi. Belediyedeki işinden. Yılların emeği heba olmamıştı. Başkanı seviyordu. Ona oy verdiği için kendine olan saygısı bir kat daha arttı. Bir insanın iyiliğinden, hizmet edip etmeyeceğinden anlıyordu. Kafaydı bu. Daha önce görevinden alınan fen müdürü de zaten kendi firmasından piyasadakinden daha yüksek ücrete kum aldığını söylemiyor muydu? Yerin kulağı işte. Bunu yer duyuyorsa başkan da duyardı pekâlâ. Duyunca da. Öyle.

Ara ara karısı, çocukları gelip bir ihtiyacı olup olmadığını soruyorlardı. Günlerdir onlara haksızlık ettiğini düşündü. Özellikle de karısına. Bir iyileşsin, o zaman iyi bir tatil yaparlardı. Karısının önceki gece nasıl çabaladığını. Şimdi de konuşurken gözünün içine baktığını fark edebiliyordu. Çoğu zaman canını sıksa da iyi bir kadındı. Sevilmeyi, saygıyı, mutluluğu hak ediyordu. O, kalbinin ilk yokladığı gece düşündüklerinden pişmanlık duyuyor muydu? Bunu bilemiyordu. Bir tamam bilemiyordu. Ama içten içe haksızlık ettiğini kabul ediyordu.

Aklına gelmişti işte. Faik henüz geçmiş olsun ziyaretine gelmemişti. Ne yaptılar acaba o işi? Kendisinin işine devam ettiğini öğrenince ne tepki verecekti? Payın az olsun yine de bizi bırakma derse, ki bunu Cemil istiyordu, aylık yedi bininin üstüne on bin daha kazansa yeterdi. Taş atıp kolu mu yorulacaktı sanki? Belki bazı hayallerinden -sözgelimi- bahçeli evden vazgeçerdi o zaman. Yine de emeklilikten sonrası için iyi bir yatırım olabilirdi. Şanslı bir adamdı. Hem belediyede, hem de pavyonda iyi para kazanacaktı. Bu zamanda bu şans, her kula nasip olmazdı. Şanslı olmasa iki kez kriz geçirip sağ kalmazdı. Sapasağlamdı. Şimdi önüne -sözgelimi- bir taş koysalar sıkıp suyunu çıkarabilirdi. Çıkmasa da o taş, taş değildir.

***

Bir süre daha televizyon haberleri: geçim sıkıntıları, lig maçında sahaya giren kedinin maçı durdurması, çiftçilerin mazot derdi.

Uyuyamıyor Cemil.

Televizyonda izleyecek bir şey bulamayınca kapattı. Odanın kapısının önünde bir hareketlilik olduğunu ayrımsadı. Dışarıdan gelen seslerden biri Faik’e ait. Çok beklemeden kapı açıldı.

Omuzları düşmüş, beti benzi atmış Faik’in. Cemil kendi sıkıntısını unutup “Hayrola birader, ne bu hal?” diye sordu.

Başkanın oturduğu tekliye kendisini bıraktı adam.

Cemil yeni bir soru sormadı. Gözüyle takip etti.

“Dolandırıldım,” diyebildi.

“…”

“Tolga -puşt. Kandırmış bizi.”

“…”

Faik kafasını kaldırdı, Cemil’e baktı.

“Düneyin geldi elli bin lira istedi. Ben de verdim. Sonra aradım taradım yok. Telefonu kullanım dışı.”

“Buralardadır, kötüye yorma.”

“Dükkânı tuttum. Bankadan parayı çekmedim, sende varsa ver, ben sana vereyim, dedi. Ulaşamayınca içime kurt düştü. Gösterdiği dükkânın sahibini aradım. Tanımadığını söyledi.”

“Sen bu Tolga’yla nasıl tanıştın? Kim aracı oldu?”

“Bir kız var demiştim ya. O.”

“Aradın mı onu?”

“Aradım.”

“E?”

“Ulaşılmıyor. Pavyona gittim. Bana not bırakmış.”

“Ne notu?”

Her şey için teşekkürler. Gidiyoruz. Tolga’nın selamı var.

“…”

“Ulan ben yılların Faik’i? Nasıl geldim bu tezgâha?”

“Suç duyurusunda bulundun mu?”

“Hangi yüzle? Karım duyarsa ağzıma sıçar. Onu geçtim kayınbiraderlerim öldürür lan beni.”

“Ne yapacaksın?”

“Bilmiyorum. Bilmiyorum. Nasıl yaşayacağım ben bu kazıkla, bilmiyorum.”

“…”

“…”

“Başkan geldi bugün. Korktuğum gibi değilmiş.”

“…”

“Geçmiş olsun Faik.”

***

Müşahede süresi doldu. Hastane odasından karısına tutunup çıktı. Arabayı oğlu kullandı. Cemil arka koltukta tek başına. Kızı evde. Babasının yatağını hazırlamış. Müdürlük binasının ve sanayinin önünden geçtiler. Işıklarda durdular. Karısı önde oturuyordu.

“Hacer,” dedi.

“Efendim?”

“İyi ki varsın.”

Karısı arkasına döndü. Şaşkındı.

29 Mayıs 2021, Altınekin.


[1] “Şimdi ikindi.

Kil yarı yarıya bitti.”

Tahsin Yücel’in Yeni Gelin adlı öyküsünden. Yeni Gelin, Haney Yaşamalı kitabında.

Yorumlar kapatıldı.