Her ezan sesi ne hikmettir beni olmadık bir biçimde hüzünlendirir. Ve öyle bir hüznü hissetirir ki zannedersin zamanın elden kayboluşuna hayıflanırsın o hayıflanmanın girdabına kapılarak derinlerde bulabilirsin kendini.

  İşte böyle bir sokağın akustiğinde ezan sesiyle sokak kedileri o ritme kapılarak bir bir etrafta dolaşmaktaydı. Kapı zilleri çalınıyor gereksiz düğün konvoylarıyla şehir biraz kendi içinde titrerken hayat kaldığı yerden yine sönükleşiyordu. Bir anne elinde çocuğuyla çocuk parkından sahile doğru salına salına yürürken önlerinde de bir adam isteksizce ve ardına bakınmadan ilerliyordu. Belli ki aile reisiydi. Banka oturdular ve kadın çantasındaki simidi sarılı kâğıttan çıkarıverdi. Uzun bir seyirle denizi, denizin özgürlüğünü kendi içinde anlamlandırmaya çalışarak beynine yerleştiriyordu. Çocuk kendinden ve dünyadan habersiz çocuk parkına doğru koşup tekrar annesi ve babasının yanında soluğu alıyordu. Önce kadın adama baktı. Adamın hiçbir şey umurunda bile değildi. Uzun uzun bakıp duran kadın denizi bile bu kadar seyretmiyordu.

– Noldu?
– Efendim
– Noldu dedim. Bu ne surat?
– Ne suratı. Düşünüyorum sadece. Sen olsan düşünmez misin?
– İyi de ne yapabilir ki?
– Sanırım gitmeliyiz bu şehirden
– Neden?
– Anne! Gitmek istemiyorum
– Tamam yavrum

Her ezan sesi gitmeyi çağrıştırıyor. Bundan eminim. Her saatin tik takları gibi her ezan sesinde sürekli akan bir pişmanlık var hayatın olmadık geçişlerine dair. Pişmanlıklar, çaresizlikler ve cabası…
Çöpçülerin rutin işleri bunlar. Etraftaki simit kırıntılarını,çikolata artıklarını,çekirdek kabuklarını ve benzeri artıkları temizlemek. İnsanlar inatla kirletir onlarda inatla temizlerler.
Sonrası aynı. Denge böyle kuruluyor. 

  Sabırda insana ait öfke de insana. İki çöpçünün karanlıkta başlayıp karanlıkta bitirdikleri ve bir sonraki güne yeniden kaldıkları yerden başladıkları iş değildir aslında. Yaşamdır sürekli olan ve sürekli oldukça yepyeni bir telaşa adımını atan.

– Kaldırımları temizledin mi?
– Evet, onlar çoktan kolaylandı. Ya sen
– Bende çocuk parkının etrafını kolayladım. 

Bi cigara tüttürelim bari
– İyi olur. Bugün yorulacaz.
– Evet, bugün pazar değil mi?
– Pazar ya insanlar akın akın eder.
– Ama iş oldu mu iyidir. Fazla sıkıntı düşünemiyorum. Eve gittim mi uyurum.
– Ben de. Kalabalık güzel be. İnsan yalnızken iş yapası gelmiyor
– Bir de boş durmak zor. Hem yorgunluğunu fark ediyorsun hem de düşünüyorsun.
– Senin oğlan iyileşmedi değil mi?
– Yok. Boş ver! Cigaram bitti. Konuşmayalım! En iyisi çalışmak.
– Evet çalışmak. İnsanlar gelecek şimdi.
– Evet, iyi oluyor
 

   Bir gazete kupürü gibi sıradanlaşan bir hayattayız. Gazeteciye sorulur son havadisler. Nerede o eski zamanlar. Gazetenin kapı eşiğine serileceği kimin aklına gelirdi ki. Sıradan olan gazete kupürü değil içeriğidir aslında.


Her ezan sesiyle yitiriyoruz zamanın önemli atfedilen değerlerini. Zaman kaybolup gidiyor. Hatırı sayılır bir şey kalmayan bir zamana işaret ediyor.


– Şu gazetedeki habere baksan
– Ne var?
– Çöpçü cinnet geçirip karısı ve çocuğunu öldürmüş.
– Ne zaman olmuş?
– Dün sabah Maltepe sahilinde.
– Neymiş derdi sıkıntısı?
– Ne olacak ki her zamanki durum
– Neymiş her zamanki durum.
– Kesin karı dırdırı ya da maddi problemler
– Bu kadar eminsin yani!
– Eminim tabiî ki.
– Boş boş konuşma da gazeteler geldiyse apartmanlara dağıt sonrada çarçabuk gel. Cağaloğlunda işim var
– Tamam

Her ezan sesi kadar her sala da derin bir yara bırakıyor. Şehrin kalabalığında içine çekilir olan salalar… Ölümü sıradanlaştıran metropol kentlerin görünmeyen aksesuarlarından biri.


Her ezan sesiyle bir an daha yaklaşılan ölüm değil sadece. Sıradanlık,vurdumduymazlık,ucuz yaşam ve yoğun olmayan aşk. Hepsi gün be gün yaklaşıyor ölüm gibi farkında olmadan uzaklaşmışken duygulardan. Her ezan sesi biraz daha yaklaştırıyor bize kirlenmişliğimize. Hayat kum saatinde boşaldıkça ters çeviriyoruz. Kimbilir bu son ters çevirişimiz mi? 

                                                                Coşkun YILDIRIM

Latest posts by Coşkun Yıldırım (see all)