İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Emine Sezer ile Mutlu Aile Çöplüğü Üzerine Bir Söyleşi

Son güncelleme tarihi 16 Eylül 2022

Mutlu Aile Çöplüğü ilk kitabınız. Öykü zihninizde nasıl oluşmaya başladı?

Olaylara bakış açımı irdelemeyi seviyorum. Uzun zamandır kendimi sorgulamak, tartmak reflekse dönüştü bende. Fark etmeden içine düşüverdiğim bir girdap. Çatışmalarda ise kendimi anlamaktan ziyade karşımdakini anlamaya çalışıyorum. Diğer tarafı anladıktan sonra bakış açımı değerlendirmek ve kendi düşüncelerimi, yargılarımı, eylemlerimi ortaya koymak daha da kolay oluyor. Her türlü ikili ilişkinin kökleri sadece haklı çıkma kaygısıyla sallanıyor. Evlilik, aşk, dostluk, aile, birliktelik her ne dersek adına. Dinlediğim her hikâyede, anlatan hep haklı buluyordu kendini. Bir kez de hatalıydım diyeni ya da en azından bende de az da olsa hata vardı diyeni duymadım. İlişkiler, anlaşılmak ve anlamak üstüne düşünürken hayatıma girdi. Uzun süre Şebnem’i, Erdal’ı ve Orhan’ı gözlemledim, hikayelerini dinledim.

İlk kurgunuz veya ilk roman taslağınız ile bu kitabın arasındaki fark nedir? Böyle bir fark var mı?

Üç yıl üzerinde çalıştım kurgumun. Tabii ki değişiklikler oldu. Sonuçta hayat da kendi akışında asla durağan değil. Karakterlerimi ilk yazıya döktüğüm sayfalarıma baktığımda, ana iskeletin çok da değişmediğini görüyorum. Yine de onlara bir üslup vermek, kendi seslerini, kendi sözcüklerini kazandırmak çok da kolay olmadı. En kolayı özelliklerini sayıvermek. Ete kemiğe büründürüp onlarla hayatın akışında yaşamak, hepimiz gibi onları da değiştirdi. Orhan’ın beni çok yorduğunu söyleyebilirim. Onu bulmak hem keyifli hem de uğraştırıcıydı.

Şu şekilde öykü veya roman yazanlar gördüm; Kurgu, olay örgüsü, karakter ve mekân betimlemeleri, diyaloglar, metaforların ve aforizmaların üretimi… Siz nasıl bir teknik izlediniz?

Bunlar birbirini takip eden bir döngü içinde yer alıyor bende. Kurguyu ana hatlarıyla ortaya koyayım, karakterleri şekillendireyim derken kurgudan bir parçayı çıkarıp, karakterlerden birini çoktan yok ediveriyorum. Her şeyi başlatansa bir soru oluyor. Yeni romanım da bir soruyla ortaya çıktı. Kurgunun ilk adımları ve baş karakterimle bu soru sayesinde tanıştım. Mutlu Aile Çöplüğü’nde olduğu gibi. Mekân betimlemeleri, diyaloglar üzerine özenle çalıştım elbette. Ancak buraya biraz da betimleme ekleyeyim şeklinde asla olmadı. Okur olarak deneyimlerim bana hayal edebildiğim ölçüde kitaba bağlandığımı öğretmişti. Bu nedenle canlı sahneler ortaya koymayı hedefledim. Metaforlara gelince, kendiliğinden geldi demekte beis görmüyorum. Rutinimde her gün yazdıklarımı ertesi sabah okumak vardı. İşte o sabah okumalarımda kendileriyle tanıştım. Daha sonrasında üzerinde elbette çalıştım. Aforizma üretimi ise hiç benlik değildi. Okurlardan gelen altı çizili cümlelere baktığımda gülümsemeden edemediğimi de itiraf etmek isterim. Hezeyan halinde yazdığım bir cümle bir insana dokunmuş. Okur olarak bizler de öyle değil miyiz? Elbette altı çizilen ortak cümleler çıkıyor. Ne de olsa ortak yaralarımız, umutlarımız var. Bir de bize dokunan yerler oluyor. Hatta 3-4 yıl sonra açıp baktığınızda, neden altını çizdiğinizi buruk bir gülümsemeyle hatırlatacak kadar.

Bir yazarla söyleşi yapmak ya da bir yazarın söyleşisini okumak benim açımdan hem çok keyifli hem de tam bir handikap. Gerçekten güçlü bir kaleminiz var. İyi bir eser, bir okuyucu tarafından kaç kez okunursa okusun, okuyucu eserin nasıl yaratıldığını anlayamaz. Çünkü tüm muhteşem romanlarda bir gizem vardır ve deşifre edilemez, bu gizem süreklidir. O eseri her okuduğunuzda yeni bir şey görür veya öğrenirsiniz. İşte bu açıdan handikap. Çünkü yazar bir şey anlatmıştır, okuyucu her seferinde farklı bir şey anlar. Yazar olmak sizce nedir? Okuyucunun zihninde her seferinde yeni anlamlar üreterek çoğalmak mıdır?

Yazar olmaktan önce okur olduğum için okur penceresinden bakmak daha ağır basıyor olabilir. Okuduğum kitapların yazarları benim için rehber, öğretici, rakiptir. Yazarla tartışmayı seviyorum. Sürekli öğrenmeyi, bana yönelttiği soruları, bana ayna tutmasını. Anlamak ve anlaşılmaktan geçiyor sanki her şey. Kendimizi anlayabilmeye muktedir varlıklar değilken, karşımızdakini anlamak mümkün değil. O nedenle ilk romanımda okura samimi biriyle sohbet ettiklerini hissettirmek istedim. Kendi gördüklerimi onlarla paylaşmak, onların da bu var oluş mücadelesinde neler hissettiklerini ve düşündüklerini duymak. Farklılıklarımız kesinlikle rengarenk olmamıza tek sebep.

Cemil Meriç’e göre roman ölmek üzere bir edebi bir türdür. Roman’ın ilmi ve felsefi bir hedefi vardı ona göre. Hatta roman tıpkı felsefe gibi bir üst ilimdir. Meriç’e göre eski çağ filozofların o muhteşem sezgisi Balzac’la birlikte roman yazarlarına geçmiştir. Sizce roman nedir? Ölmek üzere olan edebi bir tür müdür?

Sık sık düşündüğüm bir soru. Dijitalleşen dünyada her şeyin görsel olarak ifade edildiği ve çok hızlı tüketildiği bir dünyada yazılı bir eserin, üzerinde uzunca düşünülmesi gerekecek, emek verilecek bir türün yaşaması mümkün değil gibi geliyor insana. Ancak resim sanatı fotoğrafçılığa, sinemaya rağmen yaşamaya devam ediyorsa, romana olan ilginin de biteceğine, oradan alınan hazdan vazgeçilebileceğine inanmıyorum. Sinemaya uyarlanan birçok eserden sonra okurunun genellikle serzenişte bulunduğunu hatta bunların arasında bizlerin de olduğunu hepimiz biliyoruz. “Kitaptaki tadı almadım.” O nedenle romanın ölmeyeceğini düşünen romantikler arasına beni ekleyebilirsiniz.

Bildiğiniz gibi roman da kurmacadır. Roman, kendini deneyimlerden keskin çizgilerle ayırır. Bu romanda gerçekliğin olmadığı anlamına gelmez. Romanı gerçeklikten farklı kılan, romanda rasyonelliğin fazla oluşudur. Aristoteles de kurmaca türlerini Meriç’te de olduğu gibi felsefi bulur. Tarih biliminde olduğu gibi olaylar belli bir kronolojik sıra içerisinde gerçekleşirken roman olayları bir akıl çizgisi içinde, olay örgüsü içindeki karakterler arasında taraf gözetmeksizin yazar tarafından rasyonele edilir. Olabilecek olayları okuyucunun önüne koyar. Emine Sezer bu eserde ne yapmaya çalıştı? Aristo ve Meriç’in söylediği gibi bir felsefi, ahlaki bir düşünce mi ortaya koyuyor yoksa tarihçiler gibi bir öğüt mü vermeye çalışıyor?

İkisi de değil aslında. Ahlak zamanla değişen bir kavram. Öğüt de keza öyle. Yapmak istediğim sadece üzerinde düşündüklerimi, kendimce sorguladıklarımı paylaşmaktı. Öğrenmeyi çok seviyorum. İyi bir öğrenciyimdir. Konuştuğum, üzerinde fikir alışverişi yaptığım her konu benim için kıymetlidir. Kendimi keşfetme yolumda başkalarına ahkam kesmek asla haddim değil. Paylaşabilirim sadece. Yapmaya çalıştığım yalnızca bu.

Bir yanda aklı başında, sağduyulu, idealist Erdal, diğer bir yanda kendisini babasına ispatlamak için mücadele veren hisli bir Orhan; şiddet gösteren bir baba, sesini çıkarmayan bir anne arasında kalmış, güçlü bir kadın prototipi betimlemesini yapıyorsunuz. Orhan ve Erdal üzerinden konuşmak istiyorum, Şebnem kimle savaşıyor ya da kimden intikam alıyor?

Şebnem ya da kadınların, sadece kadın olarak var olma savaşının altını çizmek isterim. Birilerine rağmen, birilerine inat -bu hemcinsleri de olabilir karşı cinsiyetten biri de- var olmak değil. Kendini anlayarak, kendini sorgulayarak, toplumun, ailenin onun üzerine yıktığı, yüklediği her şeyden sıyrılarak var olma savaşı. Aslında bunu kadına indirgemeyip insan açısından da irdeleyebiliriz. Sürekli görevler, sorumluluklar, kurallar, yargılar, önermeler yüklüyoruz. Tek bir kalıp, aynı torna tezgahından çıkmış tek bir tip. Çok sıkıcı. Karşındakinin de aynı haklara sahip olduğunu bilerek var olmak, kendini ortaya koymak ve böyle yaşamak. Mutlu Aile Çöplüğü’nde Şebnem’in de Erdal’ın da Orhan’ın da asıl savaşı bu.

Ben okuyucuyum. Diğer anlamda bana betimlediğiniz Mutlu Aile Çöplüğü’nün bir seyircisiyim. Seyircinin özgürleşme keyfi vardır fakat başka bir yandan da edilgenliği var. Edilgenliği bir yana bırakarak şunu soruyorum, neden bu ailenin çöplüğünü sadece Orhan ve Şebnem tarafından deşelenmesine tanık oluyorum? Neden Erdal ve Eda da bu çöplüğü deşelemiyorlar? Özellikle Eda’nın o gece yaşadığı sancıları ve korkuları bilmek isterdim.

Ayfer Tunç’un Osman romanını yazdıktan sonra bir söyleşisini dinlemiştim. “Osman’la ilk kez karşılaştığımız Yeşil Peri Gecesi’ni yazdıktan sonra bir gün yazacağımı biliyordum.” Tam kelimeler bu olmayabilir elbette. Ne de olsa bizler ikinci ağızlar olarak algıladığımız ölçüde aktarıyoruz. Sakın bu sözüm Mutlu Aile Çöplüğü’nün devamı gelecek olarak bir algıya neden olmasın. Üzerinde çalıştığım başka bir kurgu söz konusu. Soruya dönecek olursam, Eda’nın o gece yaşadıklarının uzantılarının ortaya çıkması için gelecekteki Eda’ya bakmamız, izlememiz gerekirdi. Gelecek de henüz yaşanmadı. Burada aileyi kuran iki ayrı bireyin gözünden olanları aktarmak istedim. Karı-koca yer yüzünden birbirine en yakın kişiler olması gerekirken ne kadar yabancıydılar birbirlerine.

“Annem gibi olmayacağım” diyen bir Şebnem’i okuduk. “Ben de annem gibi olmayacağım” diyebilme ihtimali olan Eda karakteri ortaya nasıl çıktı?

Kadın, kadının yurdu olacak, olmalı. Oysaki aktardıklarımız, yaralandığımız bize ağır gelen şeyler. Büyük nineler kadim bilginin kaynakları. Bir kadının kızıyla ilgili ne yazık ki en büyük hayali, kendi yapamadıklarını yapmasını beklemek. Oysaki öğrettikleri bunların tam zıttı. Eda böyle doğdu. Annelerin kendi çıkmazlarıyla hazırladıkları çeyiz sandıklarını kızlarına verdikleri bir gerçek. Pandora’nın kutusu belki de bu sandıktır.

Annelerin gördüğü zulmün kızlarına miras kalma olasılığı bu coğrafya sanki bir kader… Akademik hayatınızda buna benzer gözlemleriniz oldu mu? Olduysa bu kitabınızın üzerinde bir etkisi oldu mu?

Annelerin gördüğü zulüm neden kızlarına miras kalıyor? Neden coğrafya kader olmak zorunda? Bunları kabul etmemekle başlasak kaderimizi değiştirmeye. Akademik hayatım benim bir parçam. İnsan, etrafından olduğu kadar, yaşadıklarından da besleniyor. Mutlu Aile Çöplüğü otobiyografik öğeler taşımamakla beraber her gün birkaç Şebnem, birkaç Orhan, birkaç Erdal gördüğümüzü düşünüyorum. Şebnem’in annesini tanımadığımızı söyleyebilir misiniz? Etrafınızda bir akademisyen varsa, Şebnem’in başına gelenlerin aynısı olmasa da benzerine şahit olmuş ya da duymuş olabilir.

Yunan Mitolojisi’nde canlıların düalizmini ifade eden Androgynos üzerinden Erdal-Şebnem ilişkisine bakıldığında… Platon, Sevgi ve Şölen Üzerine eserinde Androgynleri güçlü ve cesur olarak betimler… Androgynler tanrılara saldırırlar, tannrılar da Androgynleri cezalandırmış ve ortadan ikiye bölmüşlerdir. Şebnem yıllardır bir yarı Androgyn olarak Erdal’ı ararken, Erdal’ın umursamazlığı ya da korkaklığından dolayı Şebnem, her kadında görülecek bir Andromeda Kompleksi’ni yaşamaya başlıyor. Böyle bir çelişki kendiliğinden mi ortaya çıktı yoksa kitabınız Şebnem’in yaşadığı bu çelişkilerin yapısal çözümlemelerin üzerine mi kurulu?

İnsanların yarım kalması ya da kendilerini eksik hissetmeleri tanrısal bir cezadan olduğunu düşünmüyorum. Aksine bunun nedeni kendini tanımamak. Tanımadığın sürece de kendini bütünleyecek şeyi bulamıyorsun. Şebnem’in yarım kalmışlığı geçmişini kabullenmemekten. Aile olmayı, bütünlenmenin tek şartı olarak benimsemiş. Tek taraflı sevgi ya da aşk da ilahi bir ceza gibi onu eksik hissettiriyor. Şebnem kendisinin başaramadığını Orhan’dan bekliyor. Kitap bu çelişkinin nedenlerini, suçlamalar ve yüzleşmelerle çözümlemeye odaklanıyor.

Son olarak, her yazarın çocukluğu, bir yazarlık atölyesidir… Küçük bir kız olan Emine Sezer’in bilinçaltı bu kitapta hangi karakterde yoğunlaşmış?

Her bir karakterde küçük Emine’den bir iz bulabiliriz. Karakterlerim aslında benim insanları anladığım ve anlamlandırdığım halleriyle ortaya çıktılar. Onların benden bir parça olmadıklarını söylemem imkânsız. Ama şunu da ilave etmek isterim. Küçük bir kız hala bilinçaltımda. Çok heyecanlı; yaşamak, öğrenmek ve keşfetmek için hevesli. Umutları ve hayalleriyle büyümüyor.

Editör: Enes Yılmaz

Yorumlar kapatıldı.