İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Deli İbram Divanı” ve Bir Ada Hikâyesi

Öykülerinin dinamizmine ve kalemine hayran olduğumuz Ahmet Büke bu kez karşımıza bir romanla çıkıyor. Uzun zamandır adından söz ettiren yazar, okuyucusuna bir ada romanı armağan ediyor. 2011’de Kumrunun Gördüğü kitabı ile “Sait Faik Öykü Ödülü”nü alan Ahmet Büke Deli İbram Divanı ile adından söz ettirmeye devam ediyor. Oldukça methedilen kitap Uzun Ada’da (Köstence) geçiyor. Küçük yerlerin gelenekçi, muhafazakâr tavrı, önceleri ada içinde geçerli görünse de daha sonra aslında adanın senkretik bir yapısı olduğunu keşfetmemiz uzun sürmüyor. Bu yapının, zamanla nasıl yarıştığını ve zamana nasıl yenik düştüğünü okumak, okuru oldukça keyifli bir yolculuğa çıkarırken aynı zamanda birçok keşfede önayak oluyor. Kaleminin lezzetini bildiğimiz yazar bu kaybetmeme hikâyesini anlatırken bütün baharatları kullanarak okurun damağını alabildiğine tatlandırıyor.

Adanın kaybetmesini siyasi bir pencere içine alan yazar, alegori kullanarak hikâyenin kenarlarını sivriltmeyi tercih ediyor. Roman, temposuyla okuyanı içine alsa da metinde merak uyandıran birtakım mitolojik unsurların neden derinlemesine anlatılmadığını da düşünmeden edemiyor insan. Birbirinden kopuk olarak anlatılan masalların incelikli bir mitolojik dansa evirilmemesi beni biraz hayal kırıklığına uğrattı açıkçası. Okuyucunun aklını karıştıran bir diğer nokta ise delilik halinin sadece dekoratif bir unsur olarak kullanılmış olması. Yani ölen delinin yerini başka bir delinin alması ve delirme sebeplerinin okuyucuya bırakılmış olması. Açıkçası okuyucunun bu noktada bir boşluk duygusu içine düşeceğini ve kendince bir sebep bulmasının çok da mantıklı olmayacağını düşünüyorum. Bunun açık uçlu bırakılması için bir sebep var mıdır bilmem, ama ben okuyucu olarak bunu yazar ağzından duymak isterdim. Bunun yanı sıra bir ada anlatısı içinde karakterlerin sınırlı kalmasının farklı bir tercih olduğu kanısındayım. Küçük bir ada içinde yalnızca belli karakterlerin kaleme alınması, yan karakter unsurunun eksikliğini hissettiriyor. Balıkçı ailesi, Demirci Asım, Deli İbram, Eczacı Süleyman, Yusuf Reis, Leyla, Halit, Terzi Metin dışında devamlılığı olan, akılda kalıcı, hikâyeyi destekleyen bir karakter göremiyoruz.

Kitaba adını da veren Deli İbram, adanın en mantıklı, en istikrarlı,lafını esirgemeyen,sağduyulu ve kurnaz karakteri. Bu karakter, günahları hissikablelvuku ile hisseden ve kutsalı kirletenleri ihbar edecek kadar sıradışı ve mistik bir karakter. Aynı zamanda elinden tekne yapmak da gelen Deli İbram, farklı karakter unsurlarını içine alarak okuyucuyu oldukça heyecanlandırıyor. Deli İbram’ın küçücük ada içerisinde bir kişi dışında bir dostu, arkadaşı olmaması, karakteri ağırlaştırıyor. Kurgu içerisindeki bu ağırlaşmaya karşın Deli İbram sıradışı ruhuyla hikâyenin hafiflemesine izin vermiyor.Eczacı Süleyman karakterinin kötülük çizgisinin karşısında iyinin olmaması,yani çatışma unsurunun yer almaması karakteri karikatürizeetmiş diyedüşünüyorum. Karakterlerin dönüşümünün derinine inilmemesi okuyucuya eksik gelsede roman lezzetini kaçırmıyor.

Kişisel olarak Osman karakterinin ona yaşatılan bunca şeye karşı nasıl bu kadar sakin,bu kadar mantıklı davrandığını merak ediyorum.Osmankarakterinin kendi içindeki dönüşümünü görmek, karakterin içindeki çukurları okumak, dönüşümünü sağlayan motivasyonun tetikleyicisini bilmek oldukça etkileyici olurdu. Bir başka değişimini görmek istediğim karakter de Leyla.Kahramanla yaşadığı bağı okuyucusuyla paylaşmayan yazar, sır vermediği gibi, kitabın başından sonuna kadar aralarındaki bağın ne derinleştiğini ne inceldiğini gösteriyor okuyucusuna.Ailesinin ölümüne sebep olmuş bir insana karşı en ufak bir gerilim hissetmeyen Leyla, aksine Yusuf Reis’in ceset temizleme işinin de tanığı.Bu açıdan okuyucuya farklı bir deneyim yaşatıyor yazar. Gerçekle bağını koparmış bir karakter olan Leyla’nınTerzi Metin ile olan ilişkisinde de faytonla gezmeepizoduokuyucuyu etkileyebilecek kısımlardan.

Yazar, romanda adeta mimar titizliğinde çalışmış. Her ne kadar hikâyeyi besleyen karakterlerin karanlıkta kalmış kısımları okuyucu ile buluşmasa da karakterlerin yaşadıkları oldukça çarpıcı. Ada’dan İzmir’e geçen kısmı okurken kitabın ne ara bittiğini fark etmedim, bu önemli bir akışkanlık olmasına rağmen o büyülü gerçekten çıkıp bir anda suya kapılma hissi de sarsıcı. Keşke adanın büyülü alanında biraz daha kalabilseydik dedirtiyor okuyucuya. Ahmet Büke, anlatılması zor bir hikâyeyi ustalıkla yürütmüş.

Roman ve hikâye anlatıcılığının iç içe geçtiği; sınıf mücadelesini, adalet kavramını, denizin tuzunu damakta bırakacak kıvamda anlatımıyla hepimizi etkileyen Ahmet Büke son kitabı Deli İbram Divanı ile Vedat Türkali Edebiyat ödüllerinde en iyi roman ödülünü de aldı.

Keyifli okumalar.

Yorumlar kapatıldı.