Yazar: 19:03 Öykü

Deli Fehmi

Banyodan çıktığımda hâlâ kahvaltının bulaşıklarını yıkıyordu. Bulaşıklar diye çoğullaştırdığıma bakmayın. Bir tabak, bir fincan. Ama kullanılan her eşyayı dört kez yıkıyordu aklına tükürdüğümün delisi. Bak bak bak bak! Başladı şimdi süngeri yıkamaya. Acaba dört kez mi yıkayacak süngeri de. Yoksa tabak için dört, fincan için bir dört daha…

 “Delisin sen Fehmi!” diyorum yılışık bir gülüşle. Cevap vermiyor. Yıkadığı bardaklardan birini alıyorum su içmek için elime. Hadi şimdi de konuşma da görelim seni. Bardağa su doldururken sürahiye de dokunuyorum tabii. Göz ucuyla bana sürahinin yanına koyduğu eldiven kutusunu işaret ediyor. Sünger için ikinci dörtlüye başladığını düşünüyorum. Böyle çoklu dörtlemelerde kafası karışmasın diye hiç konuşmaz.

 “Hep böyle miydin sen?” diyorum süngeri bıraktığında.

 “Akşam için balık al gelirken.”

Bak şimdi. Havadan sudan sohbet açsam konuşmaz. Derin bir sohbete girelim desem basit günlük mevzulara döner.

 “Başlatma oğlum şimdi balığına! Bak sana diyorum sana… Delisin sen Fehmi! O yüzden böyle sabah akşam suyun içinde ellerin. Olmadık zamanlarda titremeye başlayan sağ omzun mesela, anlık bir kas hareketi değil, deliliğinin neticesi. Titizlik filan diye hiç başlama yine. Hadi titizlikten yıkıyorsun bunları; çekmecedeki donları, çorapları bile dörtlü gruplara ayırıp yerleştirmişsin be. Bak şimdi, söylediği lafa bak! Ne karıştıracağım oğlum senin çekmeceni. Üzülüyorum şu haline be Fehmi. Böyle delikanlı adam sabah akşam dört duvar içinde yıkasın, toplasın, dursun. Olacak şey değil. Ama olduruyorsun be Fehmi! Eski faturaları dörder aylık periyotlara ayırmışsın, onları da her dört yılda bir yenilediğin dosyalara koyup kaldırmışsın. Bak bir de böyle deli deli gülüyorsun yaaa! Gül… Gül… Gül güzel kardeşim, gül sen tabii… Allah ağlatmasın, doğru söylüyorsun. Allah şaşırtmasın. Allah utandırmasın. Allah bildiği gibi yapsın seni be Fehmi!”

İnadına yapar gibi güldükçe gülüyor. Mutfak halısına kapaklanmış katıla katıla gülüyor.

 “Hareketlere bak hareketlere… Aç da bir tarafına…”

Kalktım bir hışım çıktım evden. Soğuk hava saçlarıma dokununca hatırladım banyodan yeni çıktığımı. Bana neydi ulan, ne hali varsa görsündü. Allah’ın delisi. Bak bak bak bak laflara! Asıl deli benmişim de çocukken beni çok dövmüşler ondan böyle olmuşum da yok ateşli hastalık geçirmişim de. Ulan bir insanın senle yaşayıp da delirmemesi mümkün mü?

Sahi ne zaman gelmişti yanıma Fehmi… Karlı bir gece kapı çalınmıştı. Üstünde rengi solmuş bir ceket, ayakları çıplak. Annem hemen önüne bir kâse çorba koymuştu. “İç oğlum iç. Sıcak sıcak iç. Ciğerlerin ısınsın.” Yok canım. Amma yaptım ben de. Demez öyle şeyler annem. “Gel oğlum gel. Gir içeri ısın. Elleri kırılsın, bu soğukta böyle atmış seni sokağa. Gitti korkma. Gir sen yavrum.” demişti. Demiştir mutlaka. Yani gelmiş olsa derdi. Ama Fehmi gelmedi. O geldiğinde annem çoktan ölmüştü. Çok sonra geldi Fehmi. Geldiğinde babam bile ölmüştü. Yok, babam niye ölsün. Babam ölmez öyle bir seferde. Babamın bir gözü ölmüştü. Annemin öldüğü günün gecesi babamın bir gözü ölmüştü. Fehmi daha sonra geldi. Çok daha sonra… O geldiğinde diğer gözü ve kulakları da ölmüştü. O yüzden izin verdi ya zaten kalmasına. Yoksa çıkarıp atardı yine sokağa… Neyse, ne zaman geldiyse geldi. Geldi işte Fehmi. Önceleri ara ara geldi gitti, baktı ben sıcak davranıyorum, geldi temelli yerleşti. Kötü mü oldu sanki… Yani deli filan ama iyidir Fehmi. İyidir. İyidir. Kimse söyleyemez aksini.

Köşedeki balıkçının önüne gelince bir süre durup tezgâhı izliyorum. Alışveriş yapan kadın aceleyle uzatıyor parayı, “Üstü kalsın,” diyor uzaklaşırken. Yolun karşısına geçtiğinde geri dönüp bana doğru bakıyor. Bakışlarımızın karşılaşmasından huzursuz olmuş gibi bir hali var. Kafasını çevirip adımlarını hızlandırıyor. Balıkçı Kazım ben bir şey söylemeden tezgâhtan aldığı çinakopu temizlemeye başlamış. İç organlarını bıçakla çıkardığı balığı akan suyun altından dört kez geçiriyor.

 “Fehmi nerede? Gelmedi mi bugün?” diyor konuşmuş olmak için.

 “ Evde,” diyorum.

 “Çıkar arada onu da hava alsın. Ne yapıyor her gün evde?” diyor sırıtarak.

Sanki dışarı çıktığında rahat bir nefes almasına izin veriyorsunuz da.

 “Ne yapsın, iş güç…”

Hazırladığı poşete uzanacağım sırada bir an tereddüt ediyorum. Yine o gevşek gülümseme yayılıyor suratına. “Dur. Dur. Bekle,” diyor kullanılmamış bir poşet uzatırken. Verdiği poşeti elime geçirip balık poşetini alıyorum. Diğer elimle sol cebimdeki para poşetini Kazım’a uzatıyorum. Kazım açıp kontrol etmiyor. Ben de üstelemiyorum. Arkamdan sesleniyor. “Fehmi’ye selam söyle!” Duymazdan geliyorum. Israrla Fehmi’den bahsetmesi canımı sıkıyor. Geldiğim yoldan dönmemek için parkın olduğu sokağa yürüyorum. Babam dönmüş müdür? Nereye gitmişti ki… Şimdi tam parkın oradan geçerken ya karşılaşırsak… Nasıl gelsin buraya, babam ölmüştür. Yok canım. Babam öyle bir seferde ölür mü? Babam ölmüş müdür? Gözleri ve kulaklarının ölmüş hali geliyor gözümün önüne.

Bir gülme geliyor birden. Gülüyorum. Gülüyorum. Gülüyorum. Gülüyorum. Kahkahalarım çınlıyor tüm sokakta. Karşı apartmanın giriş katındaki dükkânın camından kendimi görüyorum gülerken. Üstümde rengi solmuş bir ceket. Ayaklarım çıplak… Yerlere kapaklanmış gülen halimi görünce daha çok gülüyorum. Parktaki çocuklar geliyor sesime, onlar da gülüyor. Onlar gülünce ben daha çok gülüyorum. Ben güldükçe onlar daha çok gülüyor. Bir halka oluşturmuşlar etrafımda, şarkı söyleyerek dönüyorlar. Ben bir yandan gülüyor, bir yandan sağ omzumu titreterek şarkıya tempo tutuyorum. Çocukların şarkısına karışıyor kahkahalarım.

“ Deliiii Fehmiiii! Deliiii Fehmiiii!

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Gözde Hayırlı Çalık
Latest posts by Gözde Hayırlı Çalık (see all)
Visited 38 times, 1 visit(s) today
Close