Yazar: 19:20 Öykü

Balık

Şiddetli bir uğultu duyuyorum. Yanı başımda bir şeyler oluyor sanki. Kalkabilsem, n’oluyor diye bir bakabilsem istiyorum. Benim kolumu bacağımı kımıldatmam için üç kişi lazım en az. Uzun zaman oldu. Boş duvarlara manzara diye bakmaya başladığımda çok gençtim. Bir de rüya görmüyordum o zamanlar. Rüya dediysem gündüz düşleri, uyanıkken gördüklerimden söz ediyorum. Herkes gittiğinde, çekildiklerinde yanımdan ve kaldığımda bir başıma kendimle, işte o zaman görünüyorlar. Her gün bir başka şey görüyorum. Her seferinde yenice şeyler. Allah kulunun hareket yetisini alınca elinden ona böyle düşler mi gösteriyor bilemiyorum. Gündeliğimde gidemediğim yerleri bir bir önüme seriyor yüce yaradanım. Bazı zamanlar gökyüzünü görüyorum; türlü kapılardan geçiyorum, kimileyin boyum uzuyor, kimileyin küçürek bir çocuk gibi kalıyorum. Bazı zamanlar gördüğüm yerlerde nefessiz kalıyorum, yerin taa altlarında bir yerler görüyorum, mezar gibi, hapis gibi yerler, karanlık, loş, ıssız, Allah düşmanımı da düşürmesin diyorum. Ne de olsa hasta duası kabul olur derler. Bunu da yanıma ben hasta olmadan gelmeyen çeşit çeşit misafirimden öğrendim. Yanıma dua almaya gelirlermiş. Gözlerinin içine bakarak Allah’a naz edecekmişim, onlarınkini değil de benimkini dinlermiş Allah. Kiminin çocuğunun sınavına, kiminin malının bereketine dualar edecekmişim. 

Bazı zamanlar tertemiz berrak sular görüyorum. Bazen o suların etrafında yeşillikleri, ormanı da görürüm. Bu kez etraf sonsuz maviliklerle kaplı. Nereye baksam mavi; gök mavi, yer mavi. Hareket ediyorum, uzaklaşıyoruz kıyıdan. Korkmuyorum hiç, ait olduğum ve yıllardır bildiğim bir yere gider gibiyim. Giderek yükselen bir ses duyuyorum fakat ne olduğunu çözemiyorum. Çok şiddetli bir uğultu bu, kulaklarım sağır olacak zannediyorum. Ellerimle kulaklarımı kapamak istiyorum ama başaramıyorum. Başarabilirmişim, çok sonradan anlıyorum. Gündüz düşlerimde hareket edebiliyormuşum, yürüyebiliyormuşum. Bunu sonradan anlıyor olmam ne acı. Bilseydim elimi dokundururdum maviliklere. Bir kere dokunsam yeterdi. İnsan uzun yıllar bir yatakta tek başına kalınca dokunmayı bile özlüyor. Bir başka dokunun varlığını özlüyor. Bir ıslaklık, bazen sertlik, bazen kımıl kımıl bir kedi… 

Ses giderek yükseliyor. Artık daha fazla dayanamıyorum, çığlık atmak istiyorum. Sesim çıkmıyor, nefesim kesiliyor ve mavilikler bir anda kayboluyor. Çünkü odaya Füsun giriyor. Kurtarıcım oluyor bir kere daha. Beni canlı tutan tek şeyin de yitip gitmesine mâni oluyor. 

Füsun benim bakıcım. Hastalandığım ilk günden beri, ailemin kendi hayatlarına devam edebilmek ve vicdanlarını rahatlatabilmek için yanı başımdan hiç ayırmadıkları yatılı yol arkadaşım. Yıllarca kocasının eziyetine katlanıp en sonunda bir gün, bir pazar sabahı, önce muntazam bir kahvaltı hazırlayıp sonra evi barkı terk edip giden kendine bu küçük şehirde bir hayat kurmaya çalışan bir başına bir kadın. Bazı sabahlar beni doyurduktan sonra gelir bana derdini anlatır durur, oradan bilirim ben de. Bazı şeyleri hiç anlatmaz ama, bazı dertlerini kimse bilmez. Benim düşlerim gibi.

Füsun bulaşık yıkamaya gider gitmez ortalık mavileşmeye başlıyor. Bu ara çoğaldı düşlerim, ölümüm yakın sanıyorum böyle oldukça. Ölmeden ne göstersek kâr diyerek her bir şeyler seriliyor önüme sanıyorum. Yeniden az önceki hareketli şeyin üstündeyim. Tekne yahut bir vapur ya da bir küçük tahta belki, bilemiyorum. Yine uzanmış halde ve gökyüzünü izlerken buluyorum kendimi. Bu kez kalkmaya cesaret ediyorum. Uzun yıllardır ilk kez ayağa kalkıyorum. İlk kez yeni bir şeye dokunuyorum, çarşafım ve yorganımdan başka. Tam eğilip suya tekrar dokunacakken bir şey zıplıyor yanıma. Bir balık. Türünü anlamam çok zamanımı almıyor çünkü ben yattığım yerden hep Füsun’un bana açtığı belgeselleri izlerim. 

“Dünya’yı bir odadan ibaret bilme, bir şeyleri gör, öleceksen de öyle öl.” der ve her gün yeni bir şeyler açar bana Füsun. İzlerim ben de, karşı koyacak halim yok, istesem de koyamam da neyse. 

Balık bana bakıyor, bir değişik hal var üstünde. Ancak okyanusta yaşayan türlerden biri bu, böylece buranın deniz olmadığını anlıyorum. Beni duyacağını düşünerek konuşuyorum onunla, buraya nereden geldiğimi, asıl hayatımın nasıl olduğunu anlatıyorum. “Biliyorum,” diyor. “Gündüz düşlerini, her düşünde başka başka âlemlere gidişini, Füsun’u, seni, yaralarınızı biliyorum. Dünyanın o dar sokaklarından, tekinsiz dünya telaşlarında seni birkaç saat de olsa buraya kaçıran benim. Nasıl diye sorma, inanmamaya ve sorgulamaya başladığın ilk an kaybedersin. Bazen bir şeyleri sadece yaşamalısın, önünü sonunu ardını düşünmeden, sadece yaşamalısın. Şu zamana kadar yaşayamadığın tüm her şeye karşın yaşamalısın hayatı.” 

Nasıl biliyor? İçimin tüm eksikliklerini nasıl anlıyor? İhtiyaçlarımı, ki bunlar çok değişken, nereden biliyor? Bilmiyorum. Sadece söylediklerini yapmaya karar veriyorum. 

“Uzun zamandır suya dokunmak istiyordun, haydi durma dokun,” diyor. “Hatta atla içine, tüm zerrelerin ıslansın, korkma boğulmazsın.” diyor. Atlıyorum suyun içine öylece kıyafetlerimle. Hiçbir şey düşünmeden saatlerce yüzüyorum. Çıktığımda balık hâlâ aynı yerinde duruyor. “Şimdilik bu kadar yeter mi küçük hanım?” diyor. Gülümsüyorum. “Yaşım elliye dayandı, küçüklük mü kaldı!” diyorum. “Haydi! Doyduysan yeniden gidelim bu kadar uyku yeter.” diyor. 

O sırada Füsun çoktan bulaşıkları yıkamış yanı başıma oturmuş. “Epey de uyudun bugün abla,” diyor. “Ben düşlerimde hep yitirdiğim çocuğumu görürüm, içim hasretiyle yanar yanar da kavrulur. Elden bir şey gelmeyince kabul etmeyi öğreniyor insan abla. Önce hayatın senden aldıklarını kabul ediyor, sonra kabul etmedikçe yaşayamayacağını anlıyor, böyle böyle hayat oluyor abla. Acaba diyorum ben her gün böyle düşler görürüm de sen de görür müsün abla? Ben hayatın ağırlığından düş görerek uyanıyorum, ya sen hiç görmüyorsan bunca çileyi nasıl sırtlanıyorsun?” diyor. 

Ben de görüyorum, hem de neler neler demek istiyorum ama yürümekten aciz olduğum gibi konuşmaktan da acizim. Diyemiyorum. Daha az önce okyanusta yüzdüm bu yaşımda, balıklarla sohbet ettim, dertleştim, ferahladım, serinledim diyemiyorum. 

Füsun anlattıkça anlatıyor. Düşlerini, hayallerini, yıkıntılarını, hayatın ondan çaldıklarını bir bir sayıyor bana. “Neyse abla başını şişirdim kalkıp yemeğini hazır edeyim,” diyor ve elime şefkatli bir dokunuş değdirmek istiyor. Dokunuyor. “Islak abla!” diyor. “Su mu dökülmüş üstüne, nerden gelmiş bu su ellerine, dur havlu getireyim.” diyor. O sırada oda mavileşiyor ve balık bana oradan göz kırpıyor. “Haydi!” diyor.

“Haydi!”

Editör: Buse Karabulut 

Visited 8 times, 1 visit(s) today
Close