İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ayfer Tunç ile Beş Soru – Beş Cevap (Ne dersiniz?)

Rahatlıkla söyleyebilirim ki Ayfer Tunç hayranı bir okuyucuyum. Yazan biri olarak nasıl çalıştığınızı, motivasyonunuzu nasıl sağladığınızı merak ediyorum. Mesela önce hikâye mi, dil mi, kurgu mu gelir. Çalışmaya nerden başlarsınız?

Bir metne genellikle zihnimde, bir nüvenin oluşmasıyla başlıyorum. Nüve dediğim şey anlatacağım hikâyeyi mayalayan unsur. Bu bazen kapıldığım bir his, bazen duyduğum bir cümle, bazen gözüme ilişen bir görüntü, bazen de somut bir bilgi veya durum oluyor. Örneğin Dünya Ağrısı’ndaki bu nüve, linç kavramıydı. Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura’da ise ölüm ve şanstı. Her ne ise bu nüve zihnimde bir hikâyeyi mayalamaya başlıyor. Tıpkı linçte olduğu gibi, buna bazen bir karakter veya olayın bir parçası eşlik ediyor. Bu süreçte iki şey birlikte gelişiyor. Bir, dil arayışı: Bu hikâyeyi kim anlatacak? Ana karakter mi, yan karakter mi, tanrı anlatıcı mı? Kaç anlatıcı olacak? Nasıl bir dille anlatacaklar? Soğuk mu, sıcak mı, imgeli mi, düz mü, dilde metnin sesinin payı ne olacak? Birinci tekilde anlatmayı düşünüyorsam karakterin nasıl biri dili olacak? Hikâyede başka anlatıcılar varsa dilleri birbirlerinden nasıl ayrılacak? Metnin nasıl bir ses vermesini istiyorum ve ana atmosferi nasıl bir dille kurmalıyım? Bunlar genellikle zor sorular oluyor; açık, anlaşılır, yanıtını kolayca verebildiğim sorular değil; biraz belirsiz, sezgiye çokça pay bırakan bir arama hali oluşturuyor. Metnin belli bir noktasına kadar bu arama hali sürüyor, bu sırada giderek bazı unsurlar belirginleşmeye başlıyor. Yazmaya başladıktan sonra ilk kararımda ısrarlı olmuyorum. Değişmek, değiştirmek her an mümkün. Sıcak başladığım bir dilde soğukluğa, mesafeye veya şiirselliğe gittiğim, birinci tekilden üçüncü tekile ya da tersine geçtiğim çok olmuştur. İkincisi kurgu arayışı. Bu hikâyenin nasıl bir yapısı olmalı? Çok katmanlı mı, sade mi, geçişli mi? Döngüsel mi anlatmalıyım lineer mi, parçalayarak mı? Kurgu yatay mı olmalı, yani birden çok meseleyi birbirine bağlayan parçalardan mı oluşmalı yoksa dikey mi olmalı, yani bir meselenin derinine doğru mu gitmeli? Bu da tıpkı dil gibi ısrarla aradığım bir şey oluyor ve genellikle dil arayışıyla birlikte yürüyor. Ancak kurguyu dile göre daha çabuk belirliyorum, kurgu kendini daha çabuk ve kararlı bir şekilde diretiyor. Sonuç olarak bu iki sürecin belli bir aşamasında düzenli bir şekilde yazmaya başlıyorum ve aradığımı buluncaya kadar sayfalarca yazıp siliyorum.

Günümüzde sosyal medyada kendini yazar veya öykücü olarak nitelendiren bir sürü insan var, her şeyden öykü yaratmaya çalışmak arzusu var çoğu kişide. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz? Bu durumun edebiyata katkısı var mıdır?

Sözün ve sesin bunca bollaştığı ve her yerden ulaşılabilir olduğu bir zaman ve zeminde önce edebiyatın ne olduğu konusunda bir fikir birliğine varmak gerekiyor sanıyorum. Edebiyatı tanımlamalıyız. Peki ama nasıl tanımlayacağız? Türk Dil Kurumu sözlüğünü mü esas alacağız? TDK’ya göre edebiyat “Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı,” demek. Bu, kendine edebiyat diyen her metni kapsayan belirsiz bir tanım. Bu tanımdan hareket edersek metnin kendine edebiyat demesi yeterlidir, katkısı pek de önemli değildir. Ama biz bu tanımdan hareket etmiyoruz. Biz derken sizi, kendimi, bu derginin okurlarını, yani edebiyat hakkında benzer şekilde düşünenleri kastediyorum. Biz, Türk ve dünya edebiyatının yaratılmış ürünlerinden hareketle bir beğeni ve kabul ölçütü koyuyoruz, o çıtanın altındakileri de değerlendirmeye almıyoruz. Ancak bu da bir tür edebiyat kanonunun ya da bizim de içinde yer aldığımız bir edebiyat ortamının genel kabul gören tanımı değil mi? Dolayısıyla edebiyatın sübjektif tarafının epeyce kuvvetli olduğunu ve üretildiği cemaat ve cemiyetlerde beğeni çıtasının konulduğu yere göre değiştiğini kabul etmemiz gerekir. Bu ön açıklamadan sonra sorunuza gelirsek beğeni ve kabul çıtasının vasatın üzerinde bir yere konduğu bir edebiyat anlayışı içinde yanıtlayayım. Ben sosyal medyayı yerine göre bir podyum, pazar yeri, marketing alanı, dertleşme-içlenme-şikâyet forumu, kısmen de bilgilenme meydanı olarak görüyorum. Dolayısıyla bence sosyal medyada gösteri, sunum ve iddia yer alabilir, bu türden göstermeci, yarışmacı, rekabetçi unsurlar için verimli bir alan sayılabilir ama edebiyatın yeri orası değildir. Kafka’dan, Dostoyevski’den, Salinger, Borges, Thomas Bernhard, Vüs’at O. Bener, Leyla Erbil, Sait Faik, Sevim Burak, Ferit Edgü, Onat Kutlar gibi yazarlardan beslenen, onların kazdığı evrensel damarları tercih eden okur ve yazarlar için sosyal medya bir edebiyat karşılaşması alanı olamaz, olsa olsa bilgilenme alanı olur. Daha yüzeysel, daha güncel, boş ve hafif bir “edebiyat” tercih edenler için belki de anlamlı bir yerdir, bilemiyorum. Bu tür iddiaları, dolayısıyla sosyal medyanın bu yanını ciddiye almıyorum. Kişi profiline “yazar/öykücü” yazdı diye yazar olmuyor.  Ancak “her şeyden bir öykü yaratmaya çalışmak arzusu var çoğu kişide” cümleniz önemli. Bunu eleştirel bir tonda söylüyorsunuz ve bu arzunun gerçek anlamda edebiyata evrilmediğini kast ediyorsunuz sanırım, buna katılıyorum. Bu tür çalışmaların veya iddiaların edebiyata bir katkısı yok, çünkü edebiyat değil. Ancak her şeyden bir öykü yaratmaya çalışma eyleminin edebiyata giden çok verimli bir yol olduğunu da söylemeliyim. Yazar dediğimiz her şeyden bir metin çıkarmak isteyen kişidir çünkü. Eğer yapabiliyorsanız, her şeyden bir öykü çıkarabiliyorsanız ve çıkardığınız şey laf kalabalığı değil gerçekten bir öykü ise ne mutlu size.

Kapak Kızı kitabınızı baştan yazma durumu oldu sanırım, yayınevlerinden ret yiyen genç yazarlar için bu baştan yazma hikâyenizi bize anlatır mısınız?

Kapak Kızı’nın hikayesinin ret yiyen genç yazarlara nasıl bir yararı olur bilemiyorum çünkü Kapak Kızı’nın sorunu reddin aksine, Simavi Yayınları tarafından hemen kabul edilmiş ve yayımlanmış olmasıydı. Ben Kapak Kızı’nı 25 yaşında yazdım. İkinci kitabımdı, acemilik dönemimdi, o zamanlar varlığının bile farkında olmadığım hatalar içeriyordu. Bir editörlük çalışmasından geçmemişti çünkü o zamanlar yayınevlerinde böyle bir kurum yoktu. Metinler kusurlarıyla birlikte kabul edilir ve öyle yayımlanırdı. Yapı Kredi Yayınları’nda çalışmaya başladıktan sonra editörlük nedir, nasıl yapılır, yazılıp bitmiş hatta yayımlanmış bir metne nasıl ve neden müdahale edilir, bunları öğrendim. Kapak Kızı’na bu bilgilerle bakınca beni rahatsız eden hataların bir kısmını giderebileceğimi gördüm. Sarkan yerleri kısalabilirdi örneğin, dağınık kısımlar toparlanabilirdi, belirsizlikler netleştirilebilirdi. Bu tür editöryal düzeltileri yapmak mümkündü. Kapak Kızı’nı yeniden yazmadım, elden geçirdim, çabucak yayımlanması nedeniyle içerdiği editöryal hataları giderdim. O nedenle elden geçirdikten sonra, Can Yayınları’ndan çıkan ilk baskısına yazdığım sonsözde bunu bir “yeniden yazma” değil “aynı metin, aynı inşa” olarak niteledim ve editörlüğü öğrenen yazarın kendi metnine müdahalesi olduğunu belirttim. Bu bir yeniden yazma olsaydı mevcut metnin sadece ve sadece temel fikrini tutar kalan her şeyi değiştirirdim. Başka bir dille başka bir kurguyla yazardım. Şimdi yapabilir miyim? Elbette. Yayınlanmış bile olsa metin yazarına aittir ve yazarı metnine istediği kadar müdahale edebilir. Peki ister miyim? Hayır. Çünkü Kapak Kızı’nın devamı olarak yazdığım Yeşil Peri Gecesi bu yeniden yazma eyleminin yerini tutuyor.

Yazma konusunda kırılma yaşadığınız bir olay oldu mu? Olduysa bunu bizimle paylaşmak ister misiniz?

Düşünüyorum düşünüyorum ve öyle bir kırılma anı/olayı bulamıyorum. Çok zorlarsam belki üçüncü kitabım Mağara Arkadaşları yayımlandıktan sonra uzun süren sessizliği, kitabı kimsenin umursamamış olmasını söyleyebilirim. O zamanlar bu durum içimi burkmadı değil. Ama yazma işini dışarıdan gelecek tepkiler için yapmadığımdan kısa bir burkulmadan sonra yazmaya devam ettim çünkü yazmaktan daha çok severek yaptığım bir iş yok. Öte yandan kırılmadan kastınız edebiyat anlayışımda ani bir değişme ise, (bir zamandır bu tür keskin değişimleri de kırılma olarak niteliyoruz) ani değil ama tedrici olarak değiştiğimi söyleyebilirim. İlk yazdığım ile son yazdığım arasında dağlar kadar fark var ve olmalı da. Bende değişim ani olmuyor, belli bir süreç içinde oluyor. Kapak Kızı buna bir örnek. Ama asıl örnek Saklı-Evvelotel’dir. Saklı ilk kitabımdı, içindeki öykülerin temalarından hareketle yeni öyküler yazdım. Saklı’nın her bir öyküsüne karşılık gelen bir Evvelotel öyküsü oldu. Bu, bir tür yeniden yazma sayılabilir ama kaynak metni, yani Saklı’yı ortadan kaldırmadım. Aynı temaları hatta kimi zaman aynı karakterleri içeren yeni öyküler edebiyatta aldığım mesafeyi ortaya koyuyor.

Eserlerinizdeki ustaca kurguyu, bağlantıları, ruhsal tahlilleri, okuru içine alan o derin üslubu ve özellikle zamanı nasıl yönetiyorsunuz?

Bunu tarif edebilsem keşke. İlk sorunuza verdiğim yanıta dönelim, bir nüve hikâyeyi mayaladıktan sonra kurgu ve dilin zihinde oluşum süreci başlıyor. Hikâyenin özü, kurgu ve dil eşzamanlı çalışmaya başlıyor diyebilirim. Bu uzun da sürebilir, kısa da. Metnin içeriğine veya yazmak için ayırdığım zamana bağlı. Yazma anının kendine özgü bir büyüsü var öte yandan. Hep söylediğim gibi yazmak bilinç ile bilinçdışının işbirliğinin sonucu, alacakaranlıkta süren bir faaliyet. Aydınlık bir bilinçle yazan yazarlar da var neredeyse tam bir esriklik içinde yazanlar da. Ben ikisi de değilim. Benim için yazmak ne pırıl pırıl açık ve aydınlık bir bilinç işidir ne de kendinden geçmiş bir esriklik içinde yaptığım bir şeydir. Bilinç ile bilinçdışı arasında farkında olmaksızın gidip geldiğim bir eylemdir. Ruh tahlilleri için özel bir çalışma yapmıyorum, yaşımın getirdiği birikim, okuduklarım, öğrendiklerim ve insan psikolojisine ve delilik hallerine ilişkin yoğun merakım hem yazdıklarımı şekillendiriyor hem de birçok metnimi de yazma nedenimi oluşturuyor. Üslup ise roman yazma işinin dille birlikte çok zamanımı alan, belki de en çok zamanımı alan kısmı. Bir metne başlarken üslubu belirlemeye ciddi zaman ayırıyorum. Zaman, yazdıklarımda da hayatımda da çok önemli yeri olan bir kavram. Aslına bakarsanız zamanın hayatımda bu kadar önemli ve baskın olmasını istemezdim, daha rahat ve gevşek yaşamayı tercih ederdim. Boşa giden zamana çok üzülürüm, boşa geçirmişsem kendime karşı suçluluk ve öfke duyarım, bu da yorucu bir hal ve bazen anksiyete yaratıyor. Öte yandan zaman yerine koyamadığımız tek şeydir, dolayısıyla iyi kullanmamız da gerekir. Zamanın bu yönü hemen herkes için bir paradoks. Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura’da aslında zamanın kumu nitelemesiyle akıp gittiği ve zamanın akışına müdahale edemediğimiz ana fikirlerden biridir.

Beni en etkileyen karakterlerinizden biri Dünya Ağrısı’ndaki Mürşit’ti. Nadiren de olsa yaşantımızda, bazen izlediğimiz bir filmde, sokakta, yeni tanıştığımız insanlarda Mürşit’i görüyoruz. Bu yersiz yurtsuz karakterin yaratımında sizi etkileyen şey ne oldu?

Taşranın kendisi. Ben on dört yaşıma kadar taşrada, İzmit ve Adapazarı’nda yaşadım, sonra İstanbul’a Erenköy Kız Lisesi’ne yatılı geldim, bir daha da taşraya dönmedim. Ama her fırsatta taşraya gittim, eski taşra ile yenisini kıyaslamaktan geri durmadım. Bu iki küçük şehir her ne kadar Türkiye’nin doğusuna göre çok daha az taşra sayılsa da benim çocukluğumda İstanbul dışındaki bütün şehirler taşraydı. Eski taşranın kendine has bir dokusu, kuralları, adabı, yaşama biçimi vardı. Üstelik bu her taşra şehri için az çok farklılık taşırdı. Eski taşra güzellemesi yapacak değilim, taşra da metropol de her zaman birileri için cennet, birileri için de cehennemdir. Taşra kötüdür veya metropol iyidir şeklinde bir genelleme yapamam. Ancak kolektif hayatın bireyselleşmeyi ve birey olmayı engellediği küçük şehirlerin, yani taşranın özgürlükçü düşünceler içinde olan bireyler için zorlu yerler olduğunu da kabul etmeliyiz. Öte yandan çocukluğumun taşrası ile bugünün taşrası arasında dağlar kadar fark var. Eski taşra öldü, öyle bir yer yok artık. Bugün İstanbul da taşra. TOKİ’leriyle, birbirinin kopyası mahalleleriyle, caddelerden geçen aynı marka arabaları, AVM’leri, marketleri, zevksizliği, vasatlığı ve sıradanlığıyla koca Türkiye tümüyle kalitesiz bir taşraya dönüştü. Taşra ile Mürşit’in ilgisi ne diye soracak olursanız, yeni taşraya uymayan bir adam Mürşit. Taşra eskiden de öldürücüydü ama en azından en ücra şehrin merkezinde şehrin karakteristiğini yansıtan orijinal bir ortam vardı. Mürşit’in yersiz yurtsuzluğu yaşadığı küçük şehirde giderek artan vicdan kaybından, duyarsızlıktan, hoyratlıktan, anlayışsızlıktan ve yaşadığı adeta zamandışılıktan kaynaklanıyor.  Mürşit kendi zehrini üreten ve kendi kendini zehirleyen bir taşranın ürünü.

Sizde iz bırakan kitaplar hangileridir? Biz okurlara, kesinlikle okunmalı, dediğiniz birkaç kitabı paylaşabilir misiniz? 

Hemen her yazarın “beni ben yapan yazarlar” diye bir listesi vardır. Bazılarınınki çok kısadır, bazılarınınki çok uzundur. Benim listem çok uzun. Türk ve dünya edebiyatından pek çok yazarı içeriyor. Bu isimlerin bir kısmı edebiyatı ucundan kıyısından bile olsa yakalamış her okurun ya da yazar adayının bildiği, muhtemelen de okuduğu isimlerdir. Tamamını sayamam, saymaya kalksam eksik kalan, unuttuklarım olur ki olsun istemem. Dolayısıyla edebiyata ilgi duymaya başladığını fark eden ve usul usul yaklaşmaya çalışan okurlara veya yazar adaylarına önerim sevdikleri yazarlar hakkında internette küçük bir gezinti yapmalarıdır. Örneğin benim “beni ben yapan yazarlar” listemdeki isimleri Handan İnci’nin hazırladığı Karanlıkta Kelimeler kitabında bulabilirler. Listeyi veremesem de küçük bir ipucu verebilirim. Benim listemdeki yazarların büyük çoğu modern klasiklerdir, çoğunlukla 20. yüzyılda yazmış çağdaş yazarlar.

Ayfer Tunç tezgâhında neler bekliyor, okuyucularınız ve senaryolarınızı seven izleyiciler için yeni eserler var mı, Ayfer Tunç ne yapacak?

Birkaç fikir masamda bekliyor, bir roman düşüncem var. Ama sadece düşünce halinde şu anda. Henüz tam oluşmamış bir fikir zihnimde dönüp duruyor. Buna ne zaman başlarım, fikir ne zaman olgunlaşıp romana dönüşür onu bilmiyorum. Ama hep böyle olur, süreç hep böyle işler. Zihnimde dönüp duran fikir bir anda şeklini bulur ve yazmaya başlarım. Şimdi de birkaç ay içinde bu aşamaya gelebilmeyi umuyorum.

Yorumlar kapatıldı.