Yazar: 16:16 Röportaj

Arada Kalanlar

“6 Şubat depreminde 04.16’da her şeyimiz vardı; 04.17’de hiçbir şeyimiz kalmadı…” Urfalı depremzede İbrahim Amca’nın ağzından döküldü bu sözler. Âdeta hayatın acı gerçeğini özetler gibi. Bir dakikada yaşamla ölüm arasına sıkışan insanlar. Bizim insanlarımız, Anadolu kokan giysileriyle düştüler yola… Onların deyimiyle “Üstümüz başımız çamur içinde, moloz tozuyla ayağımızı sürüdük. Kendi memleketimizden kaçar gibi sığındık Ankara’ya.”  

Ankara’da tutunmaya çalışan iki depremzede aileyle, depremin birinci yılına dair getirdikleri(!) ve götürdüklerini konuştuk. Dertlerine derman olamasak da kulak verdik ki sesleri olabilelim. Duymayanlara, duymak istemeyenlere ısrarla duyurabilelim.   

Urfalı depremzede İbrahim Amca, o kalın merceklerinin arkasında ne hüzünlü bakan gözleri var ne derin… Kalbi yansıyor sanki, yaşadıkları, yaşayamadıkları, umutsuzluğu görünüyor birer birer. Malatya’da ailesiyle gece yarısı uykusunda depreme yakalananlardan. Ne olduğunu bile anlayamadan ikinci depreme yakalanıyorlar. On bir il, ilçe ve köylerde büyük yıkımlar… Kızının ve yedi yaşındaki torununun enkaz altında kaldıkları haberini alıyor. ’92 model şahin araçlarıyla sağlam kalmamış yollara düşüyorlar kendi imkânlarıyla. Can tatlı muhakkak, lakin evlat, hele torun candan da öte. Kırk km’lik yolu beş saatte alabiliyorlar ancak. İbrahim Amca’nın eşi Rabia Teyze anlatıyor. “Benzinliklere yalvardım yavrum, yakıt verin. Yetişeyim evladıma torunuma, enkaz altında kaldılar. Benzin yoksa bizi siz götürün dedim. Yeter ki varalım yavrularıma.” Malatya’dan Viranşehir’e, oradan köylerine… Deprem yakını uzak etmiş, ovayı dağ etmiş. Varmışlar köylerine. Kızı Serpil, torunu Zeynep enkaz altında. İbrahim Amca’nın damadı uğraşmış beş saate yakın karısını, çocuğunu, anasını, babasını sağ çıkarmak için. Çıkarmış da, kurtarmış ailesini. Rabia Teyze, “Devlet yetişemedi, yetişse durur muydu hiç!” derken, kızı “Yetişmedi!” diye feryat ediyor. Arada gözleri doluyor, sesleri titriyor. Sanki, yeniden yaşıyorlar depremi.  

İbrahim Amca’nın kızı Serpil anlatıyor “Bir hafta sonra geldi yardım. Onu da halk getirdi. Deprem görmeyen yakın iller. Azerbaycan’dan, Kırgızistan ‘dan… İsmini hatırlayamadığım yabancı ülkelerden gördük yardımı. ”Köy evinde bir hafta dünürlerinin evinde kalıyorlar on- on beş kişi. Bakıyorlar ev ev üstüne olmuyor. Çaresiz uçağa binip geliyorlar Ankara ‘ya. Hiçbir şeyleri yok üst başlarından, birbirlerinden gayrı. Ankara’dan yeğeni arıyor İbrahim Amca’yı. “Kıbrısköyü’nde dayalı döşeli bir evde yalnız başıma misafirim. Gelin amca buraya yanıma.” Gidiyorlar, bir şey düşünmeden, çaresiz. Bir ay kadar kalıyorlar. Sadece faturalarını ödüyorlar evin. Ev sahibi kira almıyor. “Annemin evi, onun hayrına kalın. Zaten boş ev, istediğiniz kadar kalın. ”Yalnız bir ay sonra kadının fikri değişiyor. Üç depremzede aile daha geleceğini söylüyor. İbrahim Amca evi boşaltmak için zaman istiyor. Ev arıyorlar; koskoca Ankara’da ev bulmak, imkânlar sınırlıysa, imkânsızlaşıyor. Neyse ki İbrahim Amca’nın bir tanıdığı vasıtasıyla Tuzluçayır Cem Evi’ne yolları düşüyor. Burada bir kadın onları Pir Sultan Abdal Derneği’ne yönlendiriyor. Onlar da Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği’ne. Dernek başkanı Elif Hoca’yla tanışıyorlar. Rabia Teyze çaresiz, “Bize kalacak bir yer bulun. Bu dernekte yatarız, razıyız,” Elif başkan kabul etmiyor. “Ben sizi evimde yatırırım dernekte yatırmam.” diyor ve giriş kattan bir ev buluyor Elif Hoca nihayet. Ev sahibi evini kiraya vermediği halde, depremzede oldukları için ikna oluyor. Ev boş, harabe halde, oturulacak gibi değil. Tabii İbrahim Amca ve ailesi bunu düşünecek durumda değil. “Başımızı sokalım yeter dedik kızım!” Tuzluçayır halkı bunun da üstesinden geliyor. Çok seçmişler mahalleyi. Herkes el uzatmış. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nden gelip ücret talep etmeden evlerini boyamışlar. Evin elektrik işlerini halletmişler. Muslukları, vanaları, avizeleri tamir etmişler. Kıyafet konusunda yardımcı olmuşlar. Bizim Dernek “Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği” aynı şekilde yardımda bulunmuş. Evlerinde ne kadar eşya varsa imece usulü dayayıp döşemişler. Erzak, giyim, nakit yardımda bulunmuşlar. Komşular yemek getirmiş, ellerindekini bölüşmüş. İbrahim amca bu kültüre yabancı değilmiş evvelden. Malatya’da yaşarken Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin yönetiminde görev almış. Emek Partisi ilçe yönetiminde görev almış. Evrensel Kültür’e aboneliği varmış. Birikmiş dergileri, kitapları… Hepsini kaybetmiş depremde, içini çekiyor. İnsanın ruhu nasıl doyacak kitapsız, dergisiz, kültürel yardımda bulunan oldu mu, diyorum. Sorduğum sorunun garipliği içinde buluyorum kendimi, o da bilmiş bir edayla gülümsüyor. 

Kendisi, Urfa tekel fabrikasında çalışırken fabrika 2002’ de kapanınca Malatya’ya göçe zorlanmış. Orada yaprak tütün de üç yıl çalıştıktan sonra emekli edilmiş. Bir maaşla dört çocuk okutmuş, büyütmüş, evlendirmiş. Bir bekar oğlu kalmış. Bir dileği de onun da muradını görebilmek.  “ Ben yıllarca didindim çalıştım. Bu ülkeye dört evlat verdim. Şimdi emekliliğimde rahata ereyim derken. Gelecek kaygısı güdüyorum. İstiyorum, devletimiz yanımızda olsun. Bize sahip çıksın. Biz depremzedeleri unuttular. Yalnızlaştırdılar. Kaderimize terk ettiler. İlk başlardaki duyarlılık kalmadı. İnsanlar alıştı. Bizi umursayan kalmadı. Oysa biz hâlâ 6 Şubat’ı yaşıyoruz. Geçici değil, kalıcı çözüm istiyoruz.” 

İbrahim Amca anlattıkça, biz de elimizden gelmeyenin bilinci içinde ezildikçe eziliyoruz.  Oğlu burada Çankaya Belediyesi’ne mevsimlik işçi olarak yerleşmiş. Altı ay çalıştırıp, işine son vermişler. Belki devam etseydi, biz de burada tutunur kalırdık, diyor. Mecbur geri dönecekler. Geçtiğimiz temmuz ayında konteyner çıkınca karı koca gitmişler. Aylarca konteyner da yaşamışlar. “Yazın iyiydi konteyner da yaşamak. Ama ne vakit kış geldi, işte o zaman zulüm oldu, eziyet oldu. Yakarsan yakıtı, sıcaktan durulmuyor; kapatsan buz kesiyorsun. Klima açınca içerde hava bırakmıyor. Yirmi metrekare bir alan. Yatak yorgan, eşyalar su içinde, nem içinde kalıyor. Zaten her türlü hastalık var. Kalp yetmezliği, koah, guatr, şeker… Bir de üstüne hava kirliliği… Dinamitle patlatılan hasarlı binalar, ortaya saçılan asbest gazı, moloz yığınları, kirlenen sular… Mecbur bıraktık konteyneri geldik Ankara’ya gerisin geri. Kira da ödüyoruz kalalım bari burada dedik. Burayı çok da sevdik amma çocuklarım orada. Çocuklarsız olmuyor.” Rabia Teyze eşinin bir torba ilaçlarını çıkartıp gösteriyor bize. “Hepsi de raporlu ilaçlar. Yine de eczaneye gitti mi ücret alınıyor,” diyor. Çocukları Ankara’ da iş bulamadığı için TOKİ çıkarsa döneceklerini söylüyor. İki seçenek sunmuşlar depremzedelere. Ya yerinde dönüşüm ya TOKİ. “Yerinde dönüşüm çok pahalı,” diyor İbrahim amca. Devlet 1,5 milyonunu karşılıyor ama bir o kadar da kendi cebinden ödeyecek. Neyle ödeyecek, cep delik cepken delik… TOKİ’nin şartları da hafif sayılmaz. %60 devlet tarafından ödenecek. %40’ını depremzede karşılayacak. İlk iki yıl ödeme almayacaklar. Sonra on sekiz yıl borçlandıracaklar. Aylık ne kadar ödeneceği ise muamma. Evleri eşyalı mı, boş mu teslim edecekler o da muamma. İbrahim Amca’ya ödeyebilecek misin diye soruyoruz, ama o da bilmiyor. Yıkılan tapulu evini de krediyle borçlanıp almış, borcu bitmeden evinden olmuş. Şimdi yardım başvuruları ’92 model bir şahini olduğu için geri çevriliyor.

AFAD üç ay market yardımında bulunmuş toplam üç bin lira. Sevinmişler, her ay yardım alacaklarını sanıp. Gidip itiraz etseler de sonuç alamamışlar. Sosyal hizmetler başvurularına da olumsuz sonuç almışlar. Yardım edenlerin devamı gelmemiş. Belediyeden biraz yardım görmüşler. Sonra araçları var diye onlardan da alamamışlar. Konteyner da kalırken faturalarını AFAD karşılamış. Birkaç kez de kumanya almışlar. Serpil araya giriyor “Abla Malatya olmuş Hindistan gibi. Tanıyamıyoruz. Sanki yabancı bir memleket.” Yine gözler yaşarıyor.  

Serpil yazın geri dönmüş Malatya’ya. Anlatıyor “Abla dönmeyip ne yapacaktım. Burada iş bulamadık. Kayınbabam enkazdan bacağı kopmuş olarak kurtuldu. Eşim annesini babasını bırakamadı. Bahçe işi, kayısı işi var. Onlarla uğraşıyoruz. Korka korka yaşıyoruz. Ya yine deprem olursa değil, oluyor da… Sizin haberlerde şöyle bir okuyup geçtiğiniz deprem haberleri, bizim yüreğimizi oynatıyor.” Serpil bir söylüyor, bir susuyor, çok dolmuş belli, sesi titriyor, kendinden öte çocuğunun yaşadıkları ağır geliyor. Geçen yıl bir dönem kızı Ankara’da devam etmiş okula. Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği sayesinde psikolojik destek almışlar. Her hafta sonu depremzede çocuklara ve annelerine etkinlikler, oyunlar düzenlemeleri onları mutlu etmiş. “Acımız hep aklımızdaydı, fakat bir anlığına bile unutmak hoşumuza gidiyordu. Her şeyden öte, sevgi görmek bize iyi geldi, çocuklarımıza iyi geldi. İyi ki dernekler, sivil toplum kuruluşları, halkımız var. Onlar sayesinde yalnız kalmadık.” diyor Serpil. Benim kızım çok güçlü, diyor Serpil. Konuşulanları duymasın diye komşuya gönderilmiş Zeynep. Enkaz altından 7 yaşında çıkmış. Küçükken olgunlaşmak zorunda kalmış. “Anne bu yıkılan binalara yazık değil mi? Kim bilir ne zorluklarla aldı aileler, ne sıkıntılar çektiler, ne borçlar ödediler, yazık değil mi?” Annesi alışacağız kızım depremle yaşamaya dedikçe o da alışacağız anne diyecek kadar büyümüş. Oysa insan büyüyünce büyümeli, çocukken değil. Deprem sadece evleri yıkmadı, çocukların elinden çocukluğunu aldı, hayalleri, umutları çaldı… Deprem mi, depremin yıkımını önleyemeyenler mi? Bu sorunun yanıtı da mı muamma? 

Bir depremzede ailemiz daha var. O kadar çoklar ve o kadar yok sayılıyorlar ki maalesef. Nurhayat Teyze ve Erdal Amca. Karı kocalar. İki kızları var. Biri evli, ikisi de pideci de işe girmişler, çalışıyorlar. Erdal Amca emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyor. İlk başlarda derneklerin verdikleri yardımlarla ayakta kalabilmiş onlar da. Ev eşyalarını da öyle temin etmişler, gıdalarını da… İkisi de Malatyalı. Farklı aileler, benzer öyküler… 

Malatya’dan üst baş perişan gelmişler. Korkarak girdikleri evlerinden kedilerini almadan yola çıkamamışlar. Bıraksaydım, vicdanımdan kurtulamazdım diyor, Nurhayat Teyze. Üstelik o kıt kanaat maaşlarına bir de iki kedinin masrafını eklemişler. Vermek de istemiyor, yetiremiyor da. Tüm yardımlar kesilmiş, onlar da unutulmuş diğer depremzedeler gibi… Bu aileye de yıkılmış dükkânları için çıkmıyormuş yardım. Nurhayat Teyze kızıyla psikolojik destek görmüş. Hâlâ ürkek, hâlâ güvercin tedirginliğinde… Kapı tıklasa, bir sallantı olsa ödü kopuyor. Dönmem, dönemem diyor. En azından depremden uzağız diye rahatlıyor içi. “Deprem aileleri parçaladı, yok etti, herkesi başka şehre savurdu, ne pismiş, kara yazıymış,” diye isyan ediyor. Bir yandan da çok şükür sağ salim çıktık geldik ya diye seviniyor. İnsanoğlu bir yanı yaprak döküyor, bir yanı bahar bahçe.  

Kimse kapımızı çalmadı diyorlar. Hiçbir siyasi parti, hatta muhtar bile. Üç kere kapısına gittik geri çevirdi, diyor. Çaresizlik sürüklüyor. Seslerini duyurmak istiyorlar. İstiyorlar ki evleri kendilerine ücretsiz verilsin. Maddi manevi destek yapılsın. Depremzedeler unutulmasın.  

Editör: Melike kara

İlknur Çakmakkaya Türker
Latest posts by İlknur Çakmakkaya Türker (see all)
Visited 7 times, 1 visit(s) today
Close