Yazar: 19:15 Öykü

Aidiyet

Muhammed her sabah olduğu gibi bu sabah da daha gözlerini açmadan kendisine bir helli* kahvesi hazırladı. Kapıdan dışarı adımını attığı anda can dostu Katrab yine üzerine zıplayarak karşıladı onu. Kahvesini bir yudum daha aldıktan sonra masaya bıraktı ve Katrab’ın başını okşadı. Oturdu, eline bir çaput parçası geçirdi. Bir yandan kahvesini içerken bir yandan da elindeki çaputu oyuncak yaparak Katrab ile oynuyordu.

Kahvesini bitirip kahvaltıda yemek üzere fıstık toplamaya girişti bahçesindeki ağaçlardan. Ama önce kendi ektiği ve olgunlaşmaya başlayan melisaları kokladı. Kahvaltısını hazırlarken Katrab’a da kemik suyuna ekmek hazırladı. Kahvaltıdan sonra uzun bir zaman güvercinleri ile ilgilendi. Önce yemledi, sonra uçurdu onları. Ardından tavukların ve horozların gönlünü hoş etti. Uzaktan ahırı kontrol ettiğinde her şey yerli yerindeydi. Öğlen annesi inekleri otlatmaya çıkaracaktı.

Sahibi olduğu çelik yapı şirketinde, öğlen molalarında personeliyle beraber içmek için olgunlaşmış kakuleleri toplardı sabahları. Bu sabah melisalardan da toplamak istedi. Öğle molasında kakuleli kahve değil melisa şurubu içerlerdi bugün. Ama el alışkanlığından olsa gerek kakule de topladı.

İşyerine gittiğinde tüm personeli kızışan Suriye gündeminden bahsediyordu. O bunları duymak, düşünmek, bilmek istemiyordu. Rahatı yerindeydi ve bunun bozulmasını istemiyordu. Herkesin hile yaptığı bu dünyada kendinin dürüst olduğunu sandığı için dışarıdan bencil olarak gözüküyordu. Konuyu duymamak, tartışmamak için personelini işbaşına çağırdı. Akşam kahveye gittiğinde de aynı konular konuşuluyordu. Nereye gitse aynı gündemi duyuyordu. O da farkındaydı, savaş kapıdaydı. Ama kendisini bekleyen zor günleri hesap edemiyordu. Sadece var olan refahını korumanın derdindeydi, bahçeli evinde güvercinleri, köpeği ve annesiyle mutlu yaşantısına devam etmek istiyordu.

Öğlen melisa şurubunu hazırladı. Personeli yeniden, yaklaşan savaş hakkında konuşmaya başladı. Rahatının bozulduğunu hissetti ve personelini susturdu. Bunları dinleyemezdi şimdi. İş çıkışı kendine kakuleli kahve hazırladı. Aynı hikâye tekerrür etti. İşten çıktı, evine gitti. Annesi nohutlu fette salatası ve musabaha hazırlamıştı. Bu yemekleri çok seviyordu. Yaşadığı coğrafyaya özgü bu yemeklerden çocukluğundan beri sıkılmamıştı. Zaten lezzet dediğimiz şey dilin damakta bıraktığı alışkanlık değil miydi? Yemeğini yedikten sonra kahveye arkadaşlarının yanına gitti. Kendine bir nargile söyledi. Konu yine aynı yere geldi. Arkadaşlarını uyardı çünkü gerçekten rahatının bozulmasını istemiyordu. Ama kimse onu dinlemedi. Savaş konusunu duymamak için geceyi erken bitirdi ve evine döndü.

Katrab’ın karnını doyurduktan sonra beraber ufak bir gezintiye çıktılar. Ardından yatağının yolunu tuttu. Uykusunun en güzel yerindeydi ki çok kuvvetli bir sesle uyandı. Sesi duymak istemediğinden geri yattı. Ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Ama yatarken kesif bir kimyasal kokusu duydu. Bu kokunun ne olduğunu bilmiyordu ama çok rahatsız edici bir kokuydu. Bir anda başı döndü. Uyku sersemliği ile olanı tam olarak kavrayamasa da dışarıda normal olmayan bir durum vardı. Yatağından kalktı, eline geçen bez parçaları ile evin tüm kapı ve pencerelerinin aralıklarını kapamaya başladı. Koku gittikçe daha da rahatsız edici oluyordu. O sırada uyku sersemliğinden kurtulup dışarıda kimyasal bomba atıldığını anladı.

Hareketsiz ve düşüncesiz bir süre öylece ayakta dikilerek bekledi. O anda annesi de salona gelmişti bile. Duyduğu sesin ve aldığı kokunun şokuyla ne yapacağını bilemiyordu, bez sıkıştırma işlemi bittikten sonra düşünmek için salonda annesi ile karşılıklı oturdular. Hiçbir şey konuşmuyorlardı. İkisi de şoktaydı ve söyleyecek sözleri yoktu. Çok kısa bir süre geçmişti ki bir anda dışarının ne durumda olduğunu, Katrab’ı, bahçesindeki diğer canlıları merak etti. Katrab’ı düşündüğü anda paniğe kapıldı. Ve çok süratli bir şekilde kapıya koştu. Kapıdan adımını attığı anda dışarıdaki gaz onu geri itti. Ama Katrab’ı öylece bırakamazdı. Yerdeki bez parçası ile ağzını burnunu kapatarak direkt Katrab’ın kulübesine koştu. Ağır kimyasal kokudan öteye geçerek gazın toprakla buluştuğu zeminde izini belli etmeye başladı. Vardığında Katrab yerde yan yatmış can çekişmekteydi. Ağzına kapadığı bezi bıraktı, Katrab’ı kucakladı. Evinin kapısı ile Katrab’ın kulübesi arası kısacık olsa da koştuğu süre ona sanki cehennem yolu kadar uzun ve çileli gelmişti. Annesi bu kadar kısa süre için de olsa arkasından evin kapısını kapatmıştı.

Eve gelip Katrab’ı yere bıraktığında kendisinin de başı dönüyordu. Ama o anda kendisini değil can çekişmekte olan Katrab’ı düşünüyordu. Katrab’a çaresizlik içinde, içi kan ağlayarak baktı bir süre. Baktı ve hiçbir şey yapamadı. Hiçbir şey yapamadıkça canı daha da acıdı. Katrab’ın gözünün önünde can çekişerek ölmesini izledi. Müdahale edemedi ama gözlerinden tomurcuk yaşlar süzüldü. Annesine baktığında onun da ağladığını gördü.

Dışarı çıkıp bahçesini kontrol etmek istese de yapamayacağını biliyordu. Bu olanlardan sonra uyku tutmazdı ama konuşmak da istemiyorlardı. Dinmeyen gözyaşları acının sözleriydi. Sabah olana ve kimyasal kokusu iyice dağılana kadar sadece gözyaşları ile öylece eylemsiz ve sessiz oturdular karşılıklı.

Kimyasal gazın kokusu iyice dağıldığında güneş kendini yeni yeni belli ediyordu. Şeytan uyanmıştı o gün. Bu yüzden cehennemin rüzgârı çok sert esiyordu. Ağzından salyası aktı şeytanın. Salya Halep’in üzerine yapıştı. Bu salyanın etkisinden sıyrılıp dışarı çıkabildiği ilk fırsatta güvercin kümesini kontrol etti. Güvercinlerinin cansız bedenleri ile karşılaştı. Ardından diğer tüm hayvanlarının da öldüğünü gördü. Yaşlı gözlerle bahçesinde gezinirken yeni olgunlaşmaya başlayan melisalara gözü ilişti. Hepsi boynunu eğmişti. Gördüklerinden sonra sonunun gönüllü körlük olmasını istemişti. Ama insanın sadece istemeyle kör olmayacağını, kimyasaldan etkilenip kör olsa bile karanlığın gözlerine uzun bir süre sonra ineceğini biliyordu.

Ne kadar istemese de artık savaş başlamıştı ve maalesef ucu ona da dokunmuştu. Bundan sonra eski refahı olmayacaktı. Artık her gün kimyasaldan kaçıp bomba sesleriyle irkilir olmuştu. Çelik yapı şirketi eskisi kadar para getirmiyordu artık. Küflü ve nemli günler yaşıyordu çok sevdiği Halep’te. Halep artık eskisi gibi kahve, zuhurat, melisa, kakule değil küf, nem, çaresizlik, yalnızlık, korku; hepsinden beteri de kimyasal gaz kokuyordu.

Kimyasal kokusunu ilk duyduğu gecenin üzerinden bir sene geçmişti. O kokuya ve patlama sesine iyice alışmışsa da her seferinde ürküp saklanacak yer arıyordu. Savaş başlamadan gündemi tartışmaktan kaçıyordu ama şimdi bizzat savaşın kendisinden kaçar olmuştu. Arkadaşları ısrarla Hatay’a çağırsa ve Türkiye sınırı açılmış olsa da inatla gitmiyordu. Değer taşıyan tek hikâye vardır, o da uğruna bedel ödenen hikâyedir. Ve Muhammed bu bedeli fazla fazla ödüyordu Halep’te. Elinde imkânı olduğu halde bu şehri terk etmemekte kararlıydı.

Bir gün iş yerindeyken yine merkezde patlama haberini aldı. Korksa da aşırı önemsemedi çünkü bu tarz haberler rutinleşmişti artık. Bir süre sonra telefonu acı acı çaldı. Duyacaklarından habersiz telefonunu açtı. Annesi merkezdeki patlamada ölen onlarca insandan sadece biriydi.

Annesini toprağa verirken ne yapacağını bilemiyordu. Sıranın kendisine geleceğinin farkındaydı. Çıkıp savaşamazdı ama Halep’i de terk edemezdi. O sonuna kadar Halep’te, köklerinin olduğu yerde kalmakta ısrarcıydı. “Farkım direnmek olsun, korkup kaçan zaten çok var,” diyordu âdeta savaşa ve yıkıma karşı. Bir yandan da düşünüyordu. Türkiye’ye kaçan milyonlarca Suriyeliden biri olsa daha ferah bir hayat yaşayabilecek miydi acaba gittiği yerde? Gideceği ülkenin vatandaşları onu nasıl karşılayacaktı? Irkçılığa maruz kalacağını, istenmeyeceğini şimdiden anlayabiliyordu.                

Bir arkadaşı sordu:

“Altında araban var. Sınır kapısı da açıldı. Her şeyini kaybettin. Tüm akrabaların Türkiye’de. İşlerin de kötü. Daha niçin burada kalmaya uğraşıyorsun?  Bir sen kaldın burada.”

Muhammed ağlayarak cevap verdi arkadaşına:

“Ben başka yerde yaşayamam. Halep’i bırakamam.”

Arkadaşı üsteledi.

“Buraların tadı iyice kaçtı artık. Yaşanmaz oldu burası. Benim altımda arabam yok, senden de umudu kestim bir kamyonun, tırın arkasında kaçak gideceğim Türkiye’ye.”

Gözlerinde dinmeyen yaşlarla cevap verdi arkadaşına:

“Burası benim vatanım. Burada doğdum. Yedi ceddim bu toprakta yatıyor. Bugün annemi de burada toprağa verdim. Bu şehri bırakıp da hiçbir yere gitmem ben.”

Kahve, zuhurat ve melisa kokan eski Halep’i çok özlüyordu. Tüm sülalesi Türkiye’ye göçtüğü için bugün annesinin cenazesinde çok az insan vardı. Darmadağınıktı. Nefes almak bile güç geliyordu. Yarın sabah ne yapacağına, akşam ne yiyeceğine dair fikri yoktu. Yine de Türkiye’ye kaçma fikri aklına gelse bile anında savuşturuyordu.

Ertesi sabah yine umutsuzlukla uyandı. Temmuz’un ortasında ne kadar soğuktu Halep ve ne sessizdi avlu. Avludaki tüm ağaçlar meyve ve yemiş vermeyi kesmişti. Ektiği bir şey de yoktu artık. Ekemezdi çünkü kimyasaldan dolayı yetişmez olmuştu. Anladı ki sorumluluğu aptallık sandığı yerde insanlığını yitirmişti. Savaş hakkında konuşmaktan kaçmıştı, rahatının bozulmasını istememişti. Ama savaşın ucu ona da dokunmuştu.

Arabasına bindi, yıkılmış binaları izleyerek korkuyla iş yerine gitti. Nereye baksa siyah rengi görüyordu. İnadından vazgeçerek Hatay’a yerleşse belki daha canlı renkler görebilecekti. En azından kimyasal kokusu ve patlama duymayacağı kesindi. Ama insan nasıl mutlu olacağını bildiği halde mutlu olmayı istemeyebilirdi. O da mutlu olmayı değil köklerinden kopmamayı seçiyor, bunun için tüm gücüyle direniyordu.

Dükkânının kapısını açtığı anda onu karşılayan şey bir senedir kullanılmayan, birikmiş malzeme stoğuydu. Altı personelden geriye kalan tek personeli de işe hâlâ gelmemişti. Zaten fırsatını bulsa o da bırakıp gidecekti. Hatta bunu söylüyor ama gidemediği için mecburiyetten kalıyordu yanında. Onu eski günlerin hatırına yanında tutuyordu. Yevmiye ödemesi için bir sebep kalmamıştı yoksa dükkânında.

Kahve içmek istedi. Dolabı açtığı anda kahvenin bittiğini gördü. Yenisini almak istiyordu ama çarşıya çıkmaya korkuyordu. Ceplerini karıştırdı, bir seneden beri idareli kullanmaya çalıştığı para da sonuna varıyordu. Çekmecesine ayırdığı para ile cebindeki para ona bir ay zor yetecek bir meblağdı.

Personeli kapıdan girer girmez her sabah yaptığı gibi “Neden her şeyi burada bırakıp Hatay’a gitmiyoruz. Burada para da kazanamıyoruz. Herkes gitti bir biz kaldık,” diye söylenmeye başladı.

O ise “Her sabah aynı şeyleri konuşmaktan sıkılmadın mı?” diye sordu.

Türkiye’de dışlanacağını biliyordu. Tıpkı göç eden yirmi milyon Suriyelinin dışlandığı gibi. Bunu bildiği gibi Halep’i bırakamayacağını da biliyordu. Personeli eğer birlikte arabayla gitmeyeceklerse onu Halep’te bırakarak bir kamyonun arkasında Türkiye’ye gideceğini, parasının henüz yetmediğini söylüyordu. Ama onun Halep’i bırakmama kararı kesindi.  Bırakıp gidemezdi bu şehri.

İşsizlikten atölyeyi toparlamaya giriştiler. Derken tanımadığı yabancı bir numara aradı. Meraklanarak açtı telefonu. Arayan eski personeli Yusuf’tu. Güzel haberleri olduğunu söyledi. Yusuf, İzmir’de kendisine iş bulmuş ve düzen kurmaya başlamıştı. Türkçe bile öğreniyordu. Telefonunu o gün almış ve ilk olarak patronunu aramıştı. İş yerinde başka elemanlara da ihtiyaç vardı. Onu İzmir’e çağırdı.

Aldığı bu teklif karşısında oldukça kararsız kaldı. Gitmek istemiyordu. Sonra biriken malzemeye baktı. Boşalan mutfak dolaplarına, fişi çekilmiş olan buzdolabına. Evine dönerken yol boyu gidip gitmemeyi düşündü. Bırakıp gitmek istemiyordu ama gözü ister istemez yıkılmış binalara, kimyasaldan çürümüş tarla ve bahçelere kayıyordu. Ama biliyordu ki ateş karşısında bozulmayan altın, altın karşısında bozulmayan insan değerliydi. O da bu ateşe dayanmalı ve karşısında bozulmamalıydı.

Her akşam uykusunda kâbuslar görür olmuştu. Bir gün işyerine gittiğinde kapıda notla karşılaştı.

“Senden alacağımı sana helal ediyorum. Sen de bana hakkını helal et. Ben bir araç buldum Türkiye’ye kaçıyorum.”

Kalan son personelini, belki son arkadaşını da kaybetmişti sonunda.

Bir sandalye üzerinde saatlerce oturdu ve elindeki nota eylemsizce baktı. Tek düşündüğü İzmir’e gidip gitmemekti. Her şey yoluna girmeden evvel en kötüsü olmak zorundadır. Her geçen dakika hayatını kurtarmak için bir fırsattır. Belki de böylesi en iyisi olacaktı. Tadı iyice kaçtı. Erken saatte dükkânı kapatarak evine döndü. Bahçesine uzun uzun baktı. O kadar verimli bahçeden geriye sadece kurak bir avlu kalmıştı. Son arkadaşını da kaybettiği anda onu oraya bağlayan şeyin insanlar ve oranın kültürü olduğunu anladı. Artık etrafında bir insan bile yoktu. Sevdiği yemeklerden yiyemiyor, sevdiği kahvelerden içemiyor, bahçesini ekip biçemiyordu. Herkes dayanmanın insanı güçlü kıldığını zanneder ama bazen de bizi esas güçlü kılan eylem bırakmak olabilir.

Kurak avlusunda saatlerce kımıldamadan oturdu. Hikâyenin sonunu merak ediyordu. Hiçbir şey kazanamamıştı ama bazen hikâyenin sonunda elde edilen başarı insanın hayatta kalmış olmasıydı. Başarmıştı. Ama her şeyini kaybetmişti. Onu Halep’e bağlayan kökleri artık yoktu. Bilgi insana güç verir ancak saygıyı işçiliğinizle kazanırsınız. O da kazanabileceği kadar saygı kazanmıştı. Yaptığı işçilikte oldukça başarılıydı. Belki İzmir’de kendisine yeni bir hayat kurabilirdi. Hünerinin ve sanatının kölesi olursa ancak o zaman hak ederdi cenneti. Peki İzmir’e gidince neyle karşılaşacaktı? Mesleğinde çok başarılıydı. Başarılar da mağlubiyetler kadar hayatına ket vuruyordu insanın. Mesleğinde başarılı olduğu için İzmir’e çağırılmıştı. Burada kalamazdı artık ama İzmir’e gitme kararı da veremiyordu. Seçmiş olduğu yolun bedelini kendisi ödeyecekti. Onu oraya itenler değil.

Uzun uzun düşündükten sonra kendisini İzmir’de buldu. Varacağı adresi ararken kenti keşfetmek istedi. İzmir çok renkli ve hayat dolu bir şehirdi. Orada yaşamayan tek şey kendisiydi. Kimseye adres soramıyordu. Çünkü dil bilmiyordu. Konuşamadığı için mutsuz oluyordu ama konuşmaya çalıştığında kimse ne dediğini anlamıyordu. Tıpkı Hindistan’dan gelen bir fil veya kutuptan gelen penguen gibiydi şehrin ortasında.

Uzun süren uğraşlarından sonra aradığı adrese gitmek için arabalı vapura binmesi gerektiğini öğendi. Bu Halep’ten gelen, denize uzak yetişmiş birisi için oldukça değişik bir deneyim olacaktı. Muhammed yeni şeyler deneyimlemeye ne kadar hazırdı peki?

*Kaliteli kahve çekirdekleri ve kakulenin bir araya gelmesi ile oluşan yöresel kahve.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Bilge Az
Latest posts by Bilge Az (see all)
Visited 20 times, 1 visit(s) today
Close