1

 “Dilo em bımrın, dilo heyran,                               “Yüreğim, ölelim biz 

  Le ve buhare mırın pır xweşe,                              Bu yaz vakti ölmek ne güzel

  Dilo heyran, Le milke bavu ü kalada…”               Yüreğim, ata-dede toprağında…”

 Malatya’da yaşayan Kürt ailenin işçi babası Mahmut Kaya oğlu Ahmet’e bu türküyü çığırırdı. Ahmet’in kafasında hep İstanbul’a gitme düşüncesi vardı, babası da aynı düşünceyle ancak bir gün memleketlerine geri dönme umuduyla tüm desteğini veriyordu ona. Ahmet’in içinde öyle dağa taşa sığmayan, küçüklüğünden beri tanınan çevresinde fark edilmiş bir enerji vardı. Bir ateş. Ne çocukken mahallede, ne askerde, ne tüm Türkiye ile kucaklaştığı yıllarda yerinde duramayan, sürekli hareketli, saatler günler boyu üretirken gözleri kızarmış halde kendini tüketmekten usanmayan bir yapı. Zira Almanya’da yaşayan dayısı onu alıp harcanmaması için yanına götürdükten bir buçuk sene sonra pişman olacaktı:

“Aman bunu benden alın, bu Almanya’nın altını üstüne getirdi. Burada üç tane Kürt vardı, kimse onları tanımazdı. Ama Ahmet’in sayesinde bütün Köln Kürtleri tanıdı.  

Öyleyse bu ateş duramazdı. Sürekli yanmalı, sürekli aydınlatmalıydı. Kendini dışa vuracak yer arıyordu. Kitleleri kucaklayacak ve her daim samimiyetle, sıcak bir gülümsemeyle fışkıracaktı bu ateş. Bir şekle de bürünmüştü bu yaratıcı enerji. Bağlama çalıp türkü söylemek. Şimdi sabırsızlıkla yerini-yurdunu arıyordu. Buna uygun İstanbul’dan daha iyi bir seçim olamazdı. Kendini kitlelere açacağı, hakkı olanı tüm azmiyle kazanacağı şehir. İlk zamanlarda kendine yabancı hissettiği kalabalıklar onu, o da kalabalıkları hızla benimseyecekti. Sonra sistem tüm marifetiyle kinini, nefretini türlü şekillere bürüyerek Ahmet’e saldıracaktı. İçinde yanan ateş yakacaktı Ahmet’i.

 “Hava karanlık… Yağmurlu bir gün… Paris’in üzerine bir sis çökmüş. Sabahın erken saatleriyle beraber çok uzaktan geldiği belli olan bu sis dalgası kaplamış her yeri. Kötü bir haber çıkacak sanki birazdan bu şehirden; bu şehirde bir şeyler olacak, bu şehirde bir yürek sonsuzluğa yürüyecek…

Ahmet Kaya öldü…”

2

“Birer çiğ damlasıydık
Bahar sabahında, gül yaprağında
Dedim ya;
Hiç yoktan susturuldu şarkımız!
Yüreğim kanıyor, yüreğim kanıyor
Bitmeseydi… bitmeseydi bizim öykümüz böyle!”

60’lı ve 70’li yıllarda ülke kaynıyor sol ideoloji altın çağını yaşarken devrimciler her akşam “Yarın devrim olacak” duygusuna sahip olacak denli güçlü bir inançla başlarını yastığa koyuyorlardı. Ne var ki bu umudu düşleyerek başlarını yastığa koyacakları son akşamlarını yaşadıklarının bilincinde olmadan bir gece daha bitmişti. Ertesi gün, 12 Eylül sabahına uyandıklarında bir darbeyle tüm hayaller suya düşmüş üstelik bu darbenin yaratacağı infialin farkında dahi değillerdi. Zira iki darbe görmüşlerdi daha önce. !2 Eylül 1980 günü sabaha karşı yapılan darbe tüm yurdun boynuna bir giyotin gibi inecekti. Üstelik bu darbenin bir öncekilerden farkı, uygulayıcılarının kafalarında yarattıkları ideale göre kitleleri dönüştüreceği toplum mühendisliğine girişmesi olacaktı. Toplum kesilip biçilmeli, hizaya sokulmalı ve en önemlisi insanların içlerinde olan umutlar yok edilmeliydi. Umudu yok edilen kitleler haliyle hareket etme kabiliyetinden yoksun bırakılacaktı. Dönemin tüm siyasetçileri, sağcı-solcu gençler, aydın demokrat entelektüeller, sanatçılar içeri atılacak, Kürtler soluğu işkencenin en sofistike biçimler aldığı, uygulamalarından dolayı “Cehennem” diye nam salmış ve daha sonra The Times dergisinin “En Kötü Şöhretli 10 Cezaevi” listesine girecek olan Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde alacaklardı. Tüm toplum ideolojik aygıtlar kullanılarak dönüştürülecekken idari mekanizma tahammül eşiğini sıfıra indirip kitleler apolitize edilecek ve tüketim ideolojisi telkin edilecekti. Bu yeni dalganın adı neoliberalizmdi. Dünya o günden bu yana öyle bir değişim sürecine girdi ki bizi bugünlere iletecek değişimi öngörmek mümkün değildi. 78’de Pakistan’da, 79’da İran’da darbeler gerçekleşmiş, Abd’de Reagan, İngiltere’de Thatcher seçilmiş şimdi ise Türkiye’de darbe olmuştu. Ülkemizde apolitizasyon uygulamaları son hız ilerliyor, korku toplumu yaratma aşamaları bir bir geçiliyordu. Düzen şimdi keskin kılıcını kullanacak, en katı uygulamalarla kendini dayatacaktı.      

 “Ben bir namlu ağzıyım
Omuz vermiş halkına
Başkaldırıyorum hey
Herkes varsın farkına…”

 Ancak işte Ahmet Kaya, sistem tüm hayatı düzenlemekle meşgulken, onun dişlilerinin arasından sıyrılıp halka ulaşacaktı. İstanbul’a geldikten sonra devrimci olarak kendine bir hedef de belirlemiş oldu. İçinde ateş, elinde bağlama, dilinde gerçek yaşam ve devrim. 80’li yılların ortalarından itibaren susturulan toplumun sesi olacak, parladıktan sonra kendini hedef alan düzene karşı anarşist tavrını koruyacak, umutları kırılmış solu ayağa kaldırmaya uğraşacaktı. Düzen tüm ideolojik aygıtlarıyla karşısında duruyordu işte orada. Kasetleri toplatılıyor, konserleri yasaklanıyor, defalarca kez mahkemelere düşüyordu. Tüm engellere rağmen bir tarafta halk diğer tarafta Ahmet birbirleriyle buluşmak için can atıyor, konserlerde görülmemiş bir coşkuyla garip sahnelere tanık olunuyordu. Adeta onu sevgi seline boğuyor, üstüne saldırıp sarılmak istiyorlardı. İşte her şey ortadaydı; daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede bütünleşmiş sanatçı-halk, tüm ülkeyi bütünleştirmiş bir adam vardı. Ne problem olabilirdi bunda? Tabii ki demokrasi ile yönetilen ülkelerde halk her şeydi zira dinamik bir yapıda bulunan kitlelerin elde tutulması gerekiyordu. Siyaset ve medya dünyası her daim bunun için çalışırdı. Ancak şimdi bu adam çok geniş ölçüde bir kitleyi bünyesinde topluyor ve güç kazanıyordu. Siyasetçiler yıllarca sırf çoğunluğu elde etmek adına karşılığı olmayan vaatler vermiş, kalabalıkları kandırmıştı. Şimdi halk yıllar sonra kendilerine samimiyetle yaklaşan Ahmet’ini bulmuş, aralarında aynı dertle hemhal olma, aynı statükodan yakınma yollarıyla duygu bağları kurulmuştu.80 sonrasının toplum mühendisleri, basın-medya, burjuva şöhret dünyası karşısına dikilmişlerdi. Esasında düzen tüm halkı kuşatmıştı. Ahmet Kaya’nın bu denli sevilmesinin özünde kendileriyle aynı sıkkınlığı hissettiği halkın bastırılmış duygularını iflah olmaz bir başkaldırıyla ifade etmesi yatıyordu belki de. Devlet tarafından sürekli kovuşturmalara, davalara, yasaklamalara karşı kendilerine “entel maganda” dediği kişiler durmadan saldırıyordu Ahmet’e.

“Piposu ağız kenarında
Bodrum’un entel barında
Herkesi yargılamaktan
Kimse kalmamış yanında…”

Bu “entel maganda” ona lümpen, varoş diyerek çirkin yakıştırmalar yapıyordu. Her zaman böyle bir sorunu olmuştur bu ülkenin. Soğuk tavan arasında yaşayıp “elitizm” sarhoşluğuna dayanarak birilerine aşağılayıcı eleştiriler yapan enteller veya devlet adamları. Bu yakıştırmayı yaptıklarının yurdun tüm halkından oluştuğunu fark edemiyorlar. Tüm bunlara rağmen Ahmet Kaya’nın, bir yerlere ulaşmak için yakalamaya uğraştığı tüm kitleyi nasıl olup ta kendine çektiği anlaşılamıyordu. Sahiden de o, en azından benim bildiğim kadarıyla, bu ülkedeki tüm yurttaşları aynı yerde buluşturabilen tek insandı. Yalnız her zaman olduğu gibi uzun cümlelerden ve uzun tahlillerden ziyade gerçeği bize bir şarkı anlatıyordu. Selda Bağcan fısıldıyordu:

“Aman gazeteci gel bizim köye, bizim halları da yaz
Şehirde ojeli parmakları yazma
Bir de bizim köyde nasırlanmış elleri de
Yaz, yaz gazeteci, yaz

Yaz, yaz efendi, yaz…”

Ahmet Kaya işte bu ülke gerçeklerinden geliyor ve bunları dillendiriyordu. Ancak ortalıkta eğer nefret varsa, düşman belirlenmişse biri, adeta çirkin bir savaş olarak görülmüşse düşünceler, şarkılar, ülkesinin savunduğunu söyleyenler, ihanet değerinde bir suç işleyecekti. Bir Kürtçe şarkıya kurban gidecekti Ahmet Kaya. Onu hiçbir dilde anlamamışlardı. Ortalığı henüz söylenmeden kıyamet alanına döndüren şarkı ise şuydu:

“Kanî diherikîn                                “Çeşmeler arkıyor

 Û karwan diçû                                Kervan gidiyor

 Tişt nema li dû                                Geriye bir şey kalmadı 

 Hêvî ar û dû”                                  Umut, ateş ve duman…”  

3

“Bir kuş çiz yavrum yüzüme gözyaşınla
Bir kuş tel tel kirpiklerim kanat olsun
Bir kuş çırpınan kalbi dudağımda
Bir kuş yavrum sıcaklığın beni bulsun…”

Sonrası malum, soluğu Paris’te almıştı… Paris’te ölüm sessizliği vardı, Paris’te hüzün… Sık sık eski günleri düşünüyordu, en başa dönüyordu; Malatya’ya… İlk günlere, bağlamayla tanışmasına, babasının çığırdığı türküye. Onu yalnızlık hissi, sevenlerinden ayrı kalma duygusu üzüyordu ama, hiçbir duygu, “Ben bunu hak etmedim” duygusu kadar kahretmiyordu. “Ben öldüğümde” diye başlayan her demeçte “kimse arkamdan memleketini sevmiyordu demesin”.

“Bu ne yaman çelişki anne
Bu ne yaman çelişki anne
Kurtlar sofrasına düştüm
Hani benim gençliğim anne…”

 MGD gecesi ve sonrası yaşanan sarsıcı olaylar insanları aşırı duysal davranmaya itse de Ahmet Kaya’yı taşlayanlar halk değil sistem, medya ve rejimdi. Halka bu taşlama dayatılıyordu. Onu ölüme götürmekle birlikte birçok derdin kaynağı olan ve Ahmet’in de yıllar boyu şarkılarında yakındığı kişiler değil sistemdi. Sorun sistemdeydi. Şarkılar susmayacaksa, düşünceler tartışılabilecekse, başkaldırı serbestse bu yine aynı insanlarla olacaktır. O gün Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Selda Bağcan, Grup Yorum ve diğerleri şarkılarından dolayı içeri girmeyecek, sözleri susmayacak. Kendi dönemlerinde taşlanmış bu insanlar üzerinden yıllar geçtikten sonra her yıl belirli günlerde anılıyorlar. Bugün tekrar gelseler aynı şeyleri yaşayacaklarını düşünüyorum. Şimdi saygı duyuluyor kendilerine çünkü artık zararsızlar. Hep kendine dersler çıkarır sonra gelenler. Hep kendinden öncesi cahiliye dönemiymiş de artık akıllanmışız gibi. Bu insanları taşlayanlar, cezaevine tıkanlar, sürenler ne bizden daha az akıllı, ne daha kötü, ne daha zalim, ne de acımasızdılar. Tek bir şeye, statükoya kapılmışlardı. Var oldukları dönemin hakim yargıları yani her dönemde yaşanan koşullar. Havadaki hakim düşünce yapıları. O halde yapmamız gereken bu insanları durmadan anmanın yanında çok benzer olayları yaşadığımız bugün kimleri taşladığımızı düşünmek. 

“İşte gidiyorum,
Hiçbiriniz, hiçbir dilde beni anlamadınız.
Ben başımı verdim, sizinse
İnsafsız bir linç oldu karşılığınız.

Sonunda kaptırdım gönlümü
Ölüm denen o kaypak türküye.
Ve işte kurtuldun benden
Şen olasın ey sevgilim; Türkiye!” 

Kaynak: Başım Belada. Kaya, Ferzende. Anka Yayınları. 13.bsk. 2002

Latest posts by Selman Vural (see all)