Havanın kararmasıyla mekân hareketlenmişti. Mutfaktan gelen baharat kokuları dolaşmıştı her bir yanı. Kare bir masanın üzerine kar beyaz örtünün serilmesiyle başlamıştı son maceram. Yunanistan’ın en lüks restoranına konuk olmuştum. İnsanın son günü böyle mi geçmeliydi? Dört çatal, dört bıçak ve üst üste konulmuş, mavi benekli servis tabakları masada yerini almıştı. Ortaya hanımefendinin en seveceği beyaz papatyalarla süslü bir vazo bırakılmıştı. Peçeteler, bardak çeşitleri…Arkada her şeyin eksiksiz olmaması için çalışan sıfatsız birçok insan…Yunan müzikleri…

     Saat yirmi bire üç çeyrek kala, şahıslar hoş elbiseleriyle sandalyelerine yerleştiler. Denizden gelen hafif mide bulandırıcı, baş döndürücü kokuyla kahkahalar duyulmaya başladı. Kadının turuncu saçları ile kendinden geçen baygın gözlü Flip, dar pantolonunu rahatlatmak için ceketinin düğmesini açtı. Masayı onlarla paylaşacak olan yakın dostları da gelmişti. Yerine yerleşir yerleşmez konuklarda çevresini izliyordu.Müziğin ahengine kafasıyla eşlik eden karısının omzuna, eliyle dokunan adam; garsonu gözleriyle aramaya başlamıştı. Masaya servisi başlatan, bende tiksinti uyandıran garson, Dard başını aşağıya doğru sallayıp emrini almıştı. Bu tavırlarıyla iyice gözümden düşmüştü. Hızlıca mutfağa girip çıkan Dard, yapmacık gülüşüyle önce masaya iki kayık tabak tzatziki (caciki)bırakmıştı. Süzme yoğurdun yoğunluğu içerisine yerleşen sarımsağın keskin kokusunu ve zeytinyağının yeşilimsi yüzen rengini gördükçe yutkunma artmıştı. Masaya bir tabak ince ince doğranmış, çıtır çıtır kabak kızartmaları bırakılmıştı. Dayanamayıp şişman adam tadına bakmıştı. Cips gibiydi çıtır çıtır. Garson yumuşak görünümlü tombul elleriyle İçki bardaklarına bir küp buzu atmıştı. İçerisine ouzolarını doldurmuştu. Bir yudum içki, çatal ucuyla caciki…Yunan müzikleri keyiflendirmişti masadakileri. Halbuki benim son vedamdı. Onların mutluluğu, benim mutsuzluğumdu. O adam, o şişman mahlukat, ne kadar keyifliyse ben o kadar kederliydim. Garson servisin asıl yemeğini, omzunun üstünde sallana sallana zor taşıyordu. Yedi buçuk kiloluk ahtapot kızartması masanın tam ortasına bırakıldı, bırakıldım. Şişman adam “Denizden babam çıksa, yerim.” dedi. Buna kimse şaşırmadı. Yerdi gerçekten.

            Akıllıydım, derin suların içerisinde. Yalnızlığım evimdi. Yanıma eş aradığım dönemde oldu. Sevdim birilerini. Ancak evlatlarımı korumak uğruna, ondan vazgeçmeyi de bildim. Kollarımla boğarak hayatını sonlandırdım sevdiğimin. Evlatlarım için acımasızdım. Mimikri yönümle birçok avcıyı alt etmeyi başardım. Bütün balıkçıların eli boş dönmesine neden oldum. Balıkçıların küfürlerini duydukça öyle keyiflenirdim, ağzımdan köpükler çıkara çıkara gülerdim. Yaşadığım yeri güzelleştirdim. Çiçek gibiydi kayalarım.

VE …

Nisan ayının on yedisinde, kıştan kalma lacivert gecede bir zıpkın her şeyi bitirdi. Bu masaya gelmeme, bu garsonun elinde servis edilmeme o hain zıpkın neden oldu. Halbuki teknenin çıkardığı pat pat seslerini fark ederek saklanmaya çalışmıştım. Hızlıca akıntının tersine yüzmüştüm. Parıldayan ışıklar gözlerimi delmeye başlayınca kayalığın yanına sığınmıştım. Ama Yusuf Kaptan yarıklarla açılmış eliyle, kılıç şeklindeki zıpkını tutuyordu. Bu sert, demir zıpkını birden sırtıma sapladı. Zıpkının soğukluğu, sırtımın sıcaklığıyla maviye bulandı. Çok defa can alıcı iğnelerden, sahte yengeçlerden, yem olarak verilen sardalyelerden kaçmıştım. Ama Yusuf Kaptanın dedesinden kalma bu zıpkını sırtıma sapladığında kalbimin içerisinden etrafa akan mavi kanımı ilk kez görmüş ve “Bu kez olmadı.” demiştim. Yine de sudan çıkmamak için Yusuf Kaptan’ı oyalamayı başarmıştım. Kurtulabilirdim. Sırtımda hafif bir sıyrık vardı. Bacaklarım oldukça diri ve gergindi. İlk kez biri başarmıştı beni vurmayı ama kendimi bir kaya kenarında iyileştirebilirdim. Bacaklarımla kayanın dibine tutunup ölümle kalım arasındaki ince çizgide düşündüm. Ölümümün birilerinin umudu olacaktı. Denizlerin ince, uzun, yağız delikanlısı Yusuf Kaptan’ı defalarca görmüştüm. Çok tanıdıktı. Yıllarını bu kıyılarda geçirmişti. Yusuf Kaptan, aylardır açlıkla mücadelesini vermiş; ölmüş karısını, kaybolmuş çocuğunu unutmak için barakasında rakısını yudumlamış. Sarhoş olup her şeyi unutmak için içmişti. Barakası su aldıkça ıslanmamak için denize açılmış, açılıp balıklarla dost olmuş, hayallerini denizin dalgalarında görmüş bir adamdı. Yusuf Kaptan’ın teknesine düşmesem kısa zaman sonra yok olup gidecektim.                             Debelenmeyi bıraktım, zıpkına gövdemi daha da yerleştirdim. Bir an önce her şey olup bitsin istiyordum. Yusuf Kaptan bir hamlede beni sağa sola sallanan teknenin içerisine bıraktı. Ağzındaki sigarasını eline aldı. İlk defa huzurla baktı denize, ben debelendim. O keyiflendi. Sekiz bacağımın etrafında kayığın tabanındaki küf ve tahta kokusunu içime çektim. Son nefes alışverişlerimdi bunlar…Gökyüzü deniz kadar güzeldi, maviydi. Gözlerimi yıldızlara diktim. Şimdi her şey daha kolaydı. Etrafa mavi lekeler bırakarak dönmeye çalıştım. Son dansımı, son resmimi Yusuf Kaptana yapacaktım. Nasıl olsa ben debelenecektim ve yaramla gömülecektim. Ama Yusuf Kaptan, Karanlık sularda çırpınacaktı, içerisindeki yarasını kapatamayacaktı. Ürpertici bir soğuk vardı. Suyun sesini dinleyerek kıyıya ulaştık. Yusuf Kaptan bir tahta üzerine beni bıraktı. Tekneden bir sepet çıkardı. Denize açılan hovarda arkadaşına doğru dönerek “Rast gele” dedi. Gözünün ucuyla beni işaret ederek gururlu bir tavırla “Bugün kısmetim açıktı.” Sepetin yanına gelerek teknesinden çıkardığı zıpkını, kancayı, yelkeni kıyıya bıraktı. Bunlar onun hayata tutunduklarıydı. Yusuf Kaptan güzel bir para karşılığında bir alıcının dondurucusuna yerleştirdi beni. Alıcıda Central Municipol Athens Market’e. Yolculuk tabiki bitmedi. Rotamızda restoranın mutfağı vardı. Mutfaktaki şef bacaklarımı tek tek ayırıp tel dolabın içerisine kurumam için bırakıldım. Kırk sekiz saat içerisinde hazır hale gelmiştim. Masaya gelmeden önce garsonun kulağına fısıldadım.” Önce yaşamdaydım, sonra bir zıpkının ucunda ölü.”