Lee Chang-dong’un Burning (2018) filmi çoğu zaman belirsizlik, şüphe ve anlatısal muğlaklık üzerinden değerlendirilir. Ancak bu belirsizlik, soyut bir varoluşsal boşluktan çok, belirli bir toplumsal ve tarihsel bağlamın sinemasal izdüşümüdür. Film, Güney Kore’nin geç kapitalist dönüşümüyle birlikte ortaya çıkan güvencesiz yaşam biçimlerini, askıya alınmış gelecek duygusunu ve sınıfsal görünmezliği merkezine alır. Burning’de yanmakta olan şey bireysel bir ruh hali değil; sistematik olarak ertelenen, sürekliliği kırılmış bir hayat deneyimidir.

1990’ların sonundan itibaren Güney Kore’de hız kazanan piyasa merkezli reformlar, istihdam ilişkilerini köklü biçimde dönüştürmüş; esnek çalışma modelleri, geçici sözleşmeler ve yapısal güvencesizlik yaygınlaşmıştır. Bu dönüşüm özellikle genç, eğitimli ama istikrarlı bir gelecekten yoksun kuşaklar üzerinde derin bir etki yaratmıştır. Burning’in ana karakteri Jong-su, bu toplumsal kırılmanın tipik bir figürüdür. Üniversite mezunudur, yazmak ister, “bir hayat kurma” arzusuna sahiptir; ancak bu arzu sürekli ertelenir. Film boyunca Jong-su’nun hayatı ilerlemez, yalnızca devam eder.
Jong-su’nun gündelik rutini, çağdaş güvencesizliğin sinemasal karşılığı olarak okunabilir. Ne tam anlamıyla işsizdir ne de üretken bir çalışma düzenine sahiptir. Zaman onun için ilerleyen değil, ağırlaşan bir unsurdur. Beklemek, filmde merkezi bir eylem haline gelir: telefon beklemek, haber beklemek, bir fırsat beklemek. Kamera bu bekleyişi dramatik zirvelerle süslemez; aksine, sıradanlaştırır. Çünkü güvencesizliğin temel özelliği tam da budur: olağan, sessiz ve görünmez olması.
Film bu noktada bireysel başarısızlık anlatılarını bilinçli biçimde reddeder. Jong-su’nun sıkışmışlığı kişisel yetersizliklere bağlanmaz; aksine, yapısal bir süreksizliğin sonucu olarak konumlanır. Geç kapitalist toplumlarda özne, sürekli potansiyel vaat eden ama bu potansiyeli nadiren gerçekleştirebilen bir konumda tutulur. Jong-su’nun hayatı da bu vaat–gerçeklik arasındaki boşlukta asılı kalır.
Ben karakteri, bu boşluğun karşısına yerleştirilir. Ben’in dünyası, ekonomik güvenceyle şekillenmiş bir akışkanlık hissi taşır. Çalışıp çalışmadığı belirsizdir; ancak bu belirsizlik onun varoluşunu tehdit etmez. Aksine, maddi kaynaklara erişimi ve zamansal esnekliği, onu sistemin avantajlı konumlarından birine yerleştirir. Beklemek zorunda değildir. Zaman onun için bir baskı unsuru değil, kontrol edilebilir bir kaynaktır.

Film, Jong-su ile Ben arasındaki sınıfsal ayrımı açık çatışmalarla kurmaz. Bu fark, daha çok mekânsal ve zamansal düzenlemeler üzerinden hissedilir. Jong-su’nun yaşadığı kırsal alan geniştir ama boştur; hareket değil durgunluk üretir. Ben’in kentsel mekânı ise kapalı, düzenli ve kontrollüdür. Kamera, bu iki dünyanın ritmini bilinçli olarak farklı kurar. Böylece sınıfsal ayrım, diyaloglarla değil, sinemasal zaman ve mekân aracılığıyla görünür hale gelir.
Ben’in seralarla ilgili anlattığı hikâye, filmin en rahatsız edici metaforlarından birini oluşturur. Kimseye ait olmayan seraların yakılması fikri, mülkiyet dışı bırakılmış alanların ve gözden çıkarılmış hayatların simgesel karşılığıdır. Kentsel dönüşüm, mekânsal yeniden yapılanma ve ekonomik dışlama süreçleri, bazı alanları ve insanları sistemin dışında bırakır. Bu alanlar zarar gördüğünde ya da ortadan kalktığında, kamusal bir yas oluşmaz. Çünkü bu kayıplar zaten görünmez kabul edilmiştir.
Hae-mi karakteri, bu görünmezliğin en kırılgan yüzünü temsil eder. Ne istikrarlı bir iş ilişkisi vardır ne de güçlü bir aile bağı. Kendini hikâyeler aracılığıyla var etmeye çalışır; sürekli anlatır, sürekli kendini yeniden kurar. Bu durum, çağdaş öznenin kendini sürekli sunma ve anlamlandırma zorunluluğuyla yakından ilişkilidir. Ancak Hae-mi’nin kayboluşu dramatik bir olay gibi sunulmaz. Kamera bu yokluğu büyütmez; gündelik hayatın akışı içinde eritir. Bu kayıtsızlık, bireysel bir duyarsızlıktan çok, sınıfsal bir sonuçtur.

Film bu noktada suç anlatısına yönelmez. “Ne oldu?” sorusundan çok “neden kimse durup bakmadı?” sorusu ön plana çıkar. Bu soru, çağdaş toplumsal düzenin ahlaki boşluğuna işaret eder. Bazı hayatlar kaybolduğunda, sistemde bir aksama meydana gelmez. Hayat akmaya devam eder.
Faulkner’ın Barn Burning öyküsünde yangın, sınıfsal öfkenin açık bir dışavurumudur. Baba figürü, gücü olmayanın elindeki son araç olarak ateşi kullanır. Burning’de ise bu öfke dönüşmüş halde karşımıza çıkar. Açık isyanın yerini bastırılmış, ertelenmiş ve içselleştirilmiş bir şiddet almıştır. Jong-su’nun öfkesi patlamaz; birikir. Bu gecikme, bireysel bir karakter özelliğinden ziyade, toplumsal koşulların ürettiği bir ruh halidir.
Güvencesiz yaşam koşullarında şiddet çoğu zaman bir eylem değil, sürekli dolaşımda olan bir ihtimal olarak var olur. Film bu nedenle dramatik bir sınıf çatışması sunmaz. Bunun yerine izleyicide kalıcı bir huzursuzluk hissi yaratır. Bu huzursuzluk tanıdıktır; çağdaş toplumlarda yaşayan birçok kişi için bekleyiş, belirsizlik ve değersizlik hissi gündelik hayatın parçasıdır.
Filmin finali bir çözüm sunmaz. Aksine, bu yapısal tıkanıklığın ne kadar geç fark edildiğini gösterir. Burning, yanmakta olan şeyin bireysel bir hikâye değil, süreklilik kazanmış bir toplumsal durum olduğunu hissettirir. Film sona erdiğinde ateş sönmez; yalnızca görünür hale gelir.
Bu nedenle Burning, bir gizem filminden çok, geç kapitalist toplumda güvencesizliğin ve sınıfsal görünmezliğin sinemasal bir kaydı olarak okunabilir. Film bağırmaz, açıklamaz, öğretmez. Sadece gösterir. Ve izleyiciyi, cevaptan çok tanıdık bir hisle baş başa bırakır: Bazı hayatlar sessizce askıda kalır ve çoğu zaman kimse bu askıda kalışa gerçekten bakmaz.

Burning
Kore, 2018
Türü: Dram, Gerilim, Gizem
Orijinal Adı: Beoning
Yönetmen: Lee Chang-dong
Senaryo: Jungmi Oh, Lee Chang-dong, Haruki Murakami
Oyuncular: Yoo Ah-in, Steven Yeun, Jeon Jong-seo
KAYNAKÇA
- Lee Chang-dong, Burning (2018)
- Murakami, Haruki. “Barn Burning”, The Elephant Vanishes, Knopf, 1993
- Faulkner, William. “Barn Burning”, Collected Stories, Vintage, 1995
- reud, Sigmund. The Uncanny (1919)
- Freud, Sigmund. Beyond the Pleasure Principle (1920)
- Lacan, Jacques. Écrits, özellikle:
- “The Mirror Stage”
- “The Real, the Imaginary, and the Symbolic”
- Standing, Guy. The Precariat: The New Dangerous Class, Bloomsbury, 2011
- Harvey, David. A Brief History of Neoliberalism, Oxford University Press, 2005
- Cho, Haejoang. “Youth, Precarity and Disillusionment in Contemporary South Korea”, Inter-Asia Cultural Studies
- Kim, Kyung Hyun. Virtual Hallyu: Korean Cinema of the Global Era, Duke University Press
- Dennis Lim, “The Slow Burn of Lee Chang-dong”, The New York Times
- Tony Rayns, Sight & Sound yazıları (Lee Chang-dong üzerine)
Editör: Melike Kara
