İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tanyeri’nde Var Bir Heyecan

Tanyeri’nde belediye başkanı değiştikten sonra pek çok şey oldu. Pek çok şey oldu. Bunlardan bana göre birincisi ilçemize lunaparkın geliyor olmasıydı. Uzun süren yapımı sırasında yanından geçerken kafamızı heyecanla inşaat bariyerlerinin üzerinden uzatarak olup bitene bakıyorduk. Birimizin görmediğini diğeri görürdü, diğerimizin görmediğini beriki. Bu heyecan bile mutlu olmamıza yetiyordu.

Nihayet lunapark inşaatının tamamlandığı, kocaman kocaman oyuncakların getirilip parkın içine konduğu zaman, belediyenin hoparlörlerinden bir ses duyuldu. Bu ses. Bu ses babamındı.

Kıymetli Tanyerili hemşerilerimiz! İlçemizin yeni yaşam merkezi Tanyeri Park’ın açılışı Sayın Kaymakamımızın teşrifleriyle bu akşam saat yirmi sıfır sıfırda yapılacaktır. Bugüne özel oyunlar ve büfeler ücretsizdir. İlçemize yeni bir yaşam alanı kazandırmaktan son derece mutlu olan Sayın Başkanımız, herkesi davet etmektedir. Kıymetli Tanyerili hemşerilerimize ilanen duyurulur.”

Öğlendi saat. Daha bir hayli zaman vardı. Derse boş verip çıktım evden.  Osmanların evinin önüne geldim. Camı tıkladım.

“Noldu len?”

“Hadisene çıkalım dışarı. Akşama kadar dolaşırız. Sonra da parka gideriz.”

“Len babam kızar. Hep birlikte gideriz biz. Sen bekleme beni. Hem napacağız akşama kadar sokaklarda. Matçının verdiği ödevi yaptın sanki?”

“Yapmasam nolur. Koskocaman park yapılmış. Duymadın mı babamı sanki, yaşam merkezi diyor. Bir yaşam merkezi ne demek?”

“?..”

“Sahi. Bir yaşam merkezi ne demek?”

“Ne bileyim. Ne demek?”

“Yaşam merkezinin ne olduğunu bir önce öğren, sonra matçının ödevini yaparsın.”

Osman’ın arkamdan saydırmasına hiç kulak asmadan Fıratların evine yollandım. Enayi. Bir yaşam merkezi ne demek onu bilmiyor, kalkmış üslü sayıların ödevini yapacak. Üslü sayılar mı önemli lunapark mı? Bu zamana kadar dönme dolap mı gördün sanki? Hem bir yaşam merkezi ne demek? Sen önce bunu bir öğren. Öğren ki: insanlar artık bunalmışlardır evlerinden, sokaklarından. O zaman ihtiyaç olmuştur. Kafeleri. Kafelerinin önünde sandalyeleri, masaları olan. Sana çayını getiren insanların olduğu kafeler. Sonracığıma ağaçlar. Dönme dolabı, atlıkarıncası. İşte insanlar sıkılmıştır evlerinden, sokaklarından. Demişlerdir ki hadi çıkalım bir hava alalım. O zaman ihtiyaç doğmuştur bir yaşam merkezine. Bunu bilse Osman, boş verirdi üslü sayılara. Ama nereden bilsin. Enayi de ondan.

Fırat evin önünde top sektiriyordu. Beni görünce topu göğsüme havalandırdı. Topu kontrol edip içimden bir, iki, üç diye sayarak sektirdim, dokuza gelip topun kontrolünü kaybetmeye başlayınca da ayağımın altına indirdim.

“Ben az önce on ikiyi gördüm,” dedi.

“Duydun mu babamı?”

“Heye. Lunapark açılıyor demek.”

“Heye. Osman enayisi üslü sayıların ödevini yapacakmış. Şimdi biz senle akşama kadar gezeriz, sonra da parka gideriz. Babam diyor ki parkın çayının yanında anamın çayı hiçbir şeymiş.”

Matçının ödevi de diğer ödevlerden zorlu. Ama boş verdim ben.”

“Sende yaşam merkezinin ne demek olduğunu kavrayan bir insan kafası var da ondan.”

“Osman bilmiyor mu?”

“Boş ver ona. Topu da alalım mı yanımıza belki dokuz aylık oynarız.”

Fırat’la birlikte Remzi’nin evine doğru yollandık. Aramızda kısa paslaşmalar, sonra karşımızda hayali bir defans oyuncusunu çalımlar gibi hareketler, sonra duvara sert bir şut, sonra tekrar paslaşmalar.

Matematik öğretmeni bu sene gelmiş liseye. Çok geride kaldığımızı söyleyip ödevler ve ek derslerle olmamız gereken seviyeye getirmeye çalışıyor. Olmamız gereken seviyeyi biz bilmiyoruz. Bizim adımıza birileri düşünmüş. Lisenin birindeki çocuklar bu seviyede olmalı demişler. Ama ortaokulda gördüğümüz konuları lisede tekrar önümüze getirdiklerine göre acaba lise dedikleri şey bütün olarak ortaokulun gerisinde kalan bir şey mi ki diye düşünmeden edemiyorum. Soramıyorum da bunu. Ama şu var ki matematiği hiç sevmiyorum. Bu yüzden o ödevi yapmaktansa. Öyle.

Remzi ödevi yapmak isteyenlerden.

Uğur.

Hasan.

Ali Osman.

Onur.

Hepsi hanım evladı, inek.

Sınıftan arkadaşlarımızın kapılarından birer birer ayrıldık. Kimse bizimle gelmek istemiyordu. Oysaki ne güzel akşama kadar top oynar, sonrasında da parka gidip oyunları denerdik. Dondurmanın, limonatanın sonunu getirirdik. Ya kimse yaşam merkezinin ne demek olduğunu bilmiyor ya da tekmil matçının korkusundan adım atamıyorlardı. Fırat’la ikimiz topu yuvarlaya yuvarlaya belediye meydanına doğru giderken Yüksel teyze çıktı karşımıza. Elinde soba kovasıyla duruyordu. Soluk soluğaydı. 

Topu Fırat’a atıp koştum. “Yardım edeyim Yüksel teyze,” dedim.

Kadın soba kovasını almama engel olamadı. 

“Hay yaşa oğlum. Lanet soba tıkandı mı ne, onu temizledim. Nefes nefese kaldım. Kovayı bir boşalt da getir bana.”

Sokağın konteyneri biraz uzaktı. Ama ikiletmeden hızlıca kovayı boşaltıp geldim.

“Yüksel teyze akşam geliyor musunuz?”

“Nereye?”

Evin kapısından Sema göründü. Sınıftan.

“Akşam parkın açılışı varmış ya anne. Onu diyor zaar.”

“Heye,” dedim. “Açılışa özel ücretsiz.”

“Napacağız kızım parkta. Zaten canım burnumda.”

“Biz gideriz sen gelmezsen.”

“Baban izin verirse.”

“Aman canım, sıkıldık evde oturmaktan.”

“Biz de varız Yüksel teyze. Babam orada olacak zaten. Annem de gelecek. Yine doğrusunu siz bilirsiniz ama biz bizeyiz.”

“Tuncay amcan izin verirse,” dedi bir kere daha. Sonra kovayı elimden aldı. “Sağ ol paşam. Allah razı olsun.”

Sema’nın ikna çalışmaları eşliğinde kapı kapanırken biz Fırat’la hâlâ duruyorduk. Fırat topu göğsüme sertçe attı. Noluyor demeye kalmadan hınzırca güldüğünü fark ettim.

“Aramızda,” dedim. “Sema’ya bitiyorum.”

“Onu anladık ya oğlum. Haberi var mı?”

“Neyden?”

“Senin bittiğinden.”

“Yok canım. Sanmam. Yani bilmiyorum. Ama geçen rüzgâr eteğini kaldırdıydı. Ondan beri aklımı toparlayamıyorum. Çok güzel kız vallahi.”

“Kızmazsan sana bir şey diyeceğim.”

“Söyle de sonra bakalım kızıp kızmayacağıma.”

“Sema, çok güzel. Yaşıtlarına göre hem de çok olgun. Memeleri diyorum. Rüyama geldi geçen.”

Topun altına girip havalandırdım. Sonra sert bir voleyle ileri gönderdim.

“Kızdın mı?”

Bilmiyordum, ama biraz canım sıkılmıştı doğrusu. Sema. Sadece benim değil, sınıftaki tüm erkeklerin gözdesiydi. Bunu biliyordum. Ama yine de mahallemizin kızıydı. Adının çıkmasını istemezdim. Fırat’a karşı fazla açık sözlü olduğumu düşündüm, canım biraz daha sıkıldı.

“Hey. Kızdıysan vallahi bir daha görmem rüyamda. Zaten ben Asude’yi beğeniyorum. Sema’nınkiler kadar olmasa da.”

“Asude, Edebiyatçı değil mi len?”

“Heye.”

“Niye hocam demiyon ya?”

“Bırak allah aşkına.”

Yürüye yürüye topun yanına kadar gelmiştik. Fırat hınzırca gülümsemesini sürdürüyordu. Topu çalıların içinden alıp bana doğru yuvarladı. Bir, iki, üç derken dokuza kadar sektirdim gene. Sonra havaya diktim. Topun ne kadar yükseldiğine bakarken az kalsın arabanın altında kalacaktım. Demir ağbiydi, arabayı durdurdu. Camını indirdi yarıya kadar.

“Dikkatli olunsana lan.”

“Olur,” dedim. “Nereden böyle?”

“Müşterinin tüpü vardı. Hayırlı olsun bu arada. Babanı duydum. Parkın açılışı varmış.”

“Heye. İlçemize hayrı dokunsun da kimin yaptığının ne önemi var. Gelecek misin?”

“Heye,” dedi. Demir ağbi.

Top arabasının arkasında kalmıştı. Fırat gidip aldı. Demir ağbi arabayı patinajla kaldırıp gitti. Fırat, “İşi gücü hava pezevengin,” dedi.

“Yok len,” dedim. “Kral çocuktur Demir ağbi.”

“Babam çok kızıyor. Koca adam oldu hâlâ evlenmedi, kötü örnek, diyor onun için.”

“Bence yaşı pek ileri sayılmaz. Gezip eğlenmesi lazım insanın. Ben otuzumu görmek isterim.”

“Sema gel beni kaçır derse?”

Canım sıkıldı. Fırat’a kaşımın üstünden baktım, bir şey demeden yürüdüm.

“Kızdın mı?”

“Bir daha Sema’nın adını ağzına almazsan sevinirim.”

“Ama söyle,” dedi. “Gel beni kaçır derse, otuzumu bekleyeceğim mi diyeceksin?”

“O öyle derse akan sular durur.”

“Niye?”

“Öyle.”

“Anladım galiba.”

“Neyi?”

Öyleyi.”

“Aferin.”

***

Saat yedide Emin Büfe’de ev yapımı çiğ köfteleri mideye götürdük. Fırat’la lunaparktan, liglerden, kızlardan konuşmuştuk. Konuşacak pek bir konumuz kalmamıştı. Belki. Belki birkaç sayfa kitap okumuş olsaydık. Mesela. Mesela edebiyattan mı konuşurduk, tarihten mi. Ya da ne bileyim Tanyeri’nin coğrafik yapısından mı? Bilemem. Ara sıra arkadaşımın hatırlattığı matçının ödevi de olmasa okula dair konuştuğumuz tek şey kızlar olacaktı belki de. Bakalım genç matematik öğretmeni de teşrif edecek miydi? Okulda pek bir havalı. Belki gelirdi. Hem bir oyunda karşıma çıkar. Çıkar da. Evet, çıkınca bana yenilirse. O zaman kızardığından milletin içinde, “Ödev yapıldı mı bakalım?” diyebilirdi. Öğretmen ve de genç öğretmen milletiydi. Öğrencilerinin ve ailelerinin içinde yenilmeyi yediremeyebilirdi. Hem de lisenin birindeki bir çocuğa. Çocuk. Öyle derdi belki de. “Çocuk sevinsin diye bilerek.” Çocukmuş. Enayi. Sen bir karşıma çık da bakalım. Bakalım yeniyor muyum yeniliyor muyum. Çocukmuş.

“Ne düşünüyorsun?”

Tanyeri Park’ın ışıl ışıl lambaları yanmıştı. Önünde -Tanyeri için- hatırı sayılır bir kalabalık birikmişti.

“Sana diyorum.”

Fırat kolumdan çekiştiriyordu.

“Lunaparkı,” dedim.

“Dışarıdan çok güzel görünüyor,” dedi Fırat.

Öyleydi cidden.

Kalabalığın içine girdik. Polisler ve zabıtalar emniyet şeridini oluşturmakla meşguldü. Arkada bir tane de ambulans duruyordu. Kalabalıklarda. Özellikle açılışlarda böyleymiş. Bunu akşam babam demişti. “Temiz kıyafetlerini giyin. Kaymakam ve belediye başkanı da bulunacak,” demişti ayrıca. Fakat üzerime baktığımda hiç de öyle değildi. Ter mi kokuyordum ne. Fırat’ın topu yüzünden. Top olmasa. Belki kokmazdım.

Biraz sonra belediye başkanı geldi. Kalabalığın içinden geçip Tanyeri Park’ın giriş kapısına yöneldi. İnsanların tebriklerini kabul etti. Hasan amcaydı başkanımız. Göreve geldiğinden beri herkesin ağzındaydı adı. İyi veya kötü. Bir şekilde konuşuluyordu. Tebriklere karşılık o da halkı tebrik ediyordu. Ardından kalabalığın arkasına siyah makam arabası yanaştı. Bu kaymakamdı. Karakol amiri, jandarma komutanı hemen yanına gitti. Giriş kapısına doğru ilerleyen kaymakam da tebrikleri kabul ediyor, vatandaşa daima güler yüzle bakıyordu. Bir ara göz göze geldik.

“Tebrik ederiz sayın kaymakamım,” dedim.

Yanımdan geçip gitti. Giriş kapısının önünde belediye başkanıyla tokalaştılar. Otuz santimetre yüksekliğindeki tahta basamağın üstüne çıkıp bizi selamladılar. Belediye başkanı Hasan amca kendisine uzatılan mikrofonu kaymakama verdi. Kaymakam mikrofonu alıp “Kıymetli kardeşlerim,” diye başladı sözüne. “Güzel ilçemiz Tanyeri’ne bu parkın hayırlı olmasını diliyor, katılım gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Bu parkı biz yaptık, onu yaşatacak olanlar da sizsiniz. İlginizi alakanızı kesmeyin. Sağ olun, var olun.”

Ardından mikrofonu bıraktılar. Gelen makasla parkın önündeki kırmızı kurdeleyi kestiler. Önde başkan ve kaymakam, arkasında polisler, arkasından da biz giriyorduk içeriye.

Kalabalığın içinde babamı aradım. Göremedim. Fırat da annesine babasına bakıyordu herhalde.

“Kanka ben gidiyorum, anneme bakayım,” dedi.

“Tamam,” dedim. “Görüşürüz.”

“Aynen, görüşürüz.”

Parkın içine göz gezdirdim. Dondurmacı, çaycı, mısırcı. Gıda sektöründe hepsi köşeyi dönecek türdendi. Bir çocuğun canı çekmezse diğerininki çekerdi. Çekince de annesinin babasının eteğine yapışırdı. Helal olsun. Güzel düşünülmüş. Balon patlatma, halka geçirme, bul karayı al parayı gibi küçük ama rekabet ve hırs yaratacak oyunlar da para kaynağıydı. Bakma. Dönme dolaba, atlıkarıncaya göre gösterişsiz olsalar da asıl zevk burada. Fırat gelsin de iki balon patlatalım bakalım. Alayım aklını. Dönme dolap işte. Kocaman. Heybetli. Rengarenk. Atlıkarınca bildiğimiz gibi. Çarpışan arabalar henüz açılmamış mı ne. Işıkları sönük. Babam dediydi. Yer olmadığı için gondol konulamamış. Bir keresinde Vilayet’te görmüştüm. Gondol heyecanı yüksek bir oyundu. Burada olsaydı iyi olurdu.

Pat!

Korkuyla irkildim. Havai fişekler atılıyor gökyüzüne. Rengarenk.

Parkın giriş kapısına doğru baktığımda matematik öğretmeninin etrafında küçük bir kalabalıkla geldiğini görüyorum. Çocuklar, çoklukla kızlar, hocanın etrafındalar. Pis herif. Nasıl da mutlu. Bu kadar pohpohlansam herhalde benim de kalkardı bir taraflarım.

Sadece o değildi. O değildi sadece. Sema da. Ve annesiyle ve. Yanında küçük kardeşiyle parktaydılar. Sema söyleniyordu annesine. Annesi oralı bile olmuyordu. Ömründe kaç defa lunapark görmüştü Yüksel teyze. Meraklıydı o da. Diğer insanlar gibi. Merakla bakıyordu. Demek dondurma, çay bedavaydı. Çaya boş ver. Limonata da evde yapılırdı. O en çok oyunlara bakıyordu. Herhalde, çocuk olmak istiyordu. Şu an benim duyduğum heyecandan daha büyük bir heyecan vardı içinde. Bu okunuyordu gözlerinden. Ama Sema. Bir şeylerin ters gittiği çok belli. Annesine bir şeyler söylüyor. Bir şeyler söylüyor. Küçük kardeşi annesinin elinden çekiyor. O nereye gitmek isterse oraya gidiliyor. Bir an. İşte bu an göz gözeyiz. Sema’yla. Ama bir an sürüyor. Sonra yine annesine. Küçük kardeşi onları dönme dolaba doğru çekiyor. Aramıza birçok insan giriyor.

Matematik öğretmenini arıyorum. Ama bulamıyorum.

Fırat.

“Babamdan izin aldım. Onlar gitse bile ben tüm oyunları oynamadan eve gitmeyeceğim.”

“Ben bizimkileri göremedim.”

“Buradadırlar.”

“Heye.”

“Hadi gel oyun oynayalım. Var mısın halka atmaya.”

“Hadi.”

Sıraya girdik. Önümüzde yığınla insan.

Matçı gelmiş,” dedim.

“Gördüm. Asude de burada,” deyip göz kırptı.

Biraz bekledikten sonra sıra bize geldi. Koli bandı büyüklüğündeki halkayı bir buçuk metre önümdeki çubuktan geçirmeyi deneyecektim. Açılışa özel hediye yoktu. Çünkü oyun ücretsizdi. Ücret vermediğiniz bir şeyden karşılık beklemek biraz abes kaçıyordu. Üçüncü sınıftaki Kenan öyle demişti. Kapitalizm daima sizden bir şeyler bekler. Karşılık vermediği de görülmüştür. Ama daima ister. Kenan’ın babası reçel fabrikasında usta. Sendikalıymış. Sendika bir memleket ismi değil. İşçilerin birleşip üye oldukları, hak arandığı bir yer. Babam da üye bir sendikaya. Ama onunkisi farklıymış, Kenan’ın babasınınki farklı. Neyse. Beş hakkımız vardı. Ben beşte sıfır çektim. Fırat bir tane atarsa kazanıyordu. Kendinden emin bir şekilde geldi, aldı halkaları. Asude Hoca da gelmişti yanımıza.

“Hadi Fıratcım,” dedi. Bunu duyan Fırat iyice kasıldı. Halkayı elinden çıkarttı ama başarısız. Diğerlerinin neticesi de aynı olunca kazanan çıkmadı. Fırat mahcup oldu.

Kızlar, matçıya döndüler. Kuzu boku rengini andıran ve pek bir çirkin sakallarını sıvazlayan matçı, “Siz eğlenin çocuklar,” dedi.

Fırsat bu fırsattır deyip “Hocam,” dedim.

“Efendim,” dedi. Efendini sevsinler.

“Var mısınız balon patlatmaya.”

Kızların ve Asude Hoca’nın ısrarlarına dayanamadı.

“İyi hadi gel,” dedi.

Havalı. Balon gibi indireyim de senin havanı. O zaman ne yapacaksın bakalım. Çocukmuş. Göreceksin şimdi çocuğu. Hem ödevimi de yapmadım. Dünyanın sonu mu.

Tüfeği bana verdi. Yine beş atış hakkımız vardı. Omzuma yaslayıp balonlardan bir tanesini hedef aldım. İlk atış. Gol. Gülümsedim. Bu atış da tüm öğretmenleri tarafından arkadaşlarının gözü önünde küçük düşürülmek istenen, ezilmiş öğrencilere gelsin, tetiğe dokundum. Ama patlamadı balon. Sinirlendim. Hedef, tetik. Yine olmadı. Kalbim güm güm. Hedef, atış. Pat. Şöylece iki. Son atış. Şansım vardı hâlâ kazanmak için. Sakin, sakin, sakin.

“Karavana,” dedi Fırat. “Beşte iki. Hiç de fena değil.”

“Sen sıfır çekerdin. O Pinokyo burnun yüzünden.”

“Kırıcı oluyorsun kanka.”

“Çocuklar kavga etmeyin,” dedi matçı. Hayatta en büyük kaybedenler, çıkmadığı savaşı kazanmış gibi görenlerdir. Sosyalci Fevzi Hoca demişti. Şimdi matematik öğretmeni de bu hataya düşüyordu. Havası yüzünden kaybedecekti. Rahatlamıştım. Rahatlığından.

Tüfeği aldı. İlk atışı hemen yaptı. Patlamadı. İkinci atışı da ardından. Hedef almıyor muydu ne. İsabet ettiremedi. Gülümsedim.

“Hocam hedef almayı unutmuyorsunuz inşallah,” dedim.

Gülümseyerek bana baktı.

Üçüncü kez tüfeği doğrulttu. Pat. Alkışlar. Sanki bir şey becerdi. Üçte bir. Ah bu yalakalık. Dördüncü kez doğrultmadan önce bana baktı. Gülümsüyordu hâlâ. Ben de gülümsüyordum. Dördüncü atış. Bu da kaçarsa en azından beraberlik garantiydi. Pat. Alkışlar. Hiçbir şey bitmiş sayılmazdı. Son bir atış vardı. Şimdiden tebrikler başlamıştı. Biraz canım sıkıldı bu duruma. Kaçmak, uzaklaşmak istedim. Ama bir adım dahi geri gidersem rezil olabilirdim. Mecburiyet vardı biraz. Bizim matçı tüfeği doğrulttu. Bekliyordu. Bekliyordu. Pat. Alkışlar, sevinç naraları içinde tüfeği teslim etti.

Bana dönüp “Hayatta her şey matematiktir çocuklar,” dedi. “İyi bir denklem kurup çözerseniz her şeyi başarırsınız.”

Kalabalık bulutunun içinde kaldım. Hep birlikte parkın diğer alanlarına doğru gitmeye başladılar.

“Üzülme,” dedi Fırat. “Beşte üç yaptı. Biraz şans.”

“Hayır,” dedim. “Üçte üç yaptı.”

“Kanka bence hırs yapıyorsun. Takma kafana.”

“Biraz yalnız kalmak istiyorum. Sen de sevgili matçınızın yanına gidebilirsin.”

“Tamam kanka,” dedi. “Yarın görüşürüz okulda.”

Sinirden deli oluyordum. Yabanın götleği beni hemşerilerimin içinde rezil etmişti. Üstüne ders vermeye kalkmıştı. Amacında başarılı olmuştu. Şimdi rezil olmuştum tekmil. Yarın okulda. Okulda, sınıfta. İnsanların yüzlerine nasıl bakacaktım. Enayi. İlk derste üstüme gelecekti belki de. O zaman kitabı alıp çıkardım sınıftan. Özür dilerse belki gelirdim. O zaman derdim. “Özür diledi benden. Yoksa gelmeyecektim.” Olurdu. Bir delikanlı için günü kurtarmanın birçok yolu vardır. Yeter ki doğru zamanda, doğru karar verilsin.

Kalabalığın içinde tanıdık bir yüz aradım. Babam. Annem. Neredeydi bu insanlar. Utanmasam Hasan amcanın yanına gidip “Babam neden gelmedi?” diye soracağım. İkisini de göremeyince uzaklaştım. Bahçe duvarına kadar gelmişim. Ben kalabalıktan uzaklaştıkça. İnsanlar gözümde. Sıradanlaştı. Küçüldü.

Duvara sırtımı verdim. İnsanların bedavaya gösterdikleri rağbet biraz midemi bulandırmaya başlamıştı. İleride bir gün, yani pek ihtimal vermiyorum ama, yönetici pozisyonuna gelirsem insanları mutlu etmenin yollarını arayacağım kesinlikle. Her şeyi parayla almaya ve aldığı şeyin ucuzlamasına değil zamlanmasına alışmış insan kadar mutsuzu yoktur. Sanırım.

Selim. Yine çıktı karşıma musibet. Sanayide çalışıyordu. Bir mesleği yoktu. Ona buna yardım ederdi. Bizim mahalleden sayılırdı, ama evlerimiz uzaktı. İtin önde gideniydi. Sevmezdim.

“Selamünaleyküm.”

Sigarasını yakıyordu.

“Aleykümselam,” dedim, kısık bir sesle.

“Hayırdır, uzak duruyorsun?”

“Başım ağrıdı biraz.”

“Balonda gördüm seni. Kaybettin sanırım.”

“Şans,” dedim sessizce.

Sigarasından bir nefes alıp bıraktı. Duvarın dibine oturdu.

“Helal olsun valla. Adam çalışmaz falan diyorduk ama iyi hizmet yapıyor.”

Sustum.

“Okul nasıl gidiyor?”

“İyi işte. Benden adam olmaz diye düşünüyorum, ama bakacağız artık.”

“Sevmiyor musun dersleri?”

“Dersleri değil de hocaları sevmiyorum. Çok üzerime geliyorlar.”

“Biz okumadık sen oku.”

“Pişman mısın?”

Sigaradan bir nefes daha aldı. Güldü. Sonra bir nefes daha aldı.

“Seni severim bilirsin. Daha bacak kadar veletken bizle top oynamak için ağlardın, yanıma alır oynatırdım.”

Hiç hoşuma gitmedi bu anı, ama öyleydi gerçekten.

“Eyvallah,” dedim.

“Kocaman adam oldun şimdi. Malımızı, namusumuzu sana emanet edebiliriz. Öyle mi?”

“Şüphen olmasın,” dedim.

“Sema’yı biliyor musun. Sizin sokakta oturuyorlar.”

Kalbim güm güm etmeye başladı. Kafamı salladım.

“Epeydir konuşuyoruz biz. Okulda, sınıfta gözünün önünde olsun. Terso bir durum olursa bir mesaj çek, anında gelirim. Cıvık bir hareketi olursa bile. Anladın mı?”

Kafamı salladım yine.

Cıvık bir hareketinde bile. Tamam mı?”

“Tamam. Cıvık bir hareketinde bile.”

İçimdeki duygunun adı neydi. Ne hissediyordum. Adını bir türlü koyamadığım. Garip. Pis bir duygu ve pis bir his.

“Az önce mesaj attı. Görüşeceğiz. Şu çadırın arkası iyi. Kimse görmez. Sen de beklersin. Biri gelecek olursa hop dersin, toplanırız.”

Daha da pisleşiyordu. Selim’e ters ters baktım. Aramızda üç veya dört yaş olmasına rağmen dev gibiydi. Saldırsam zarar göreceğim kesin.

“Helalinden bi yirmilik veririm.”

Sigarasını attı. Ayağa kalktı.

“Sen bekle burada,” dedi.

Gösterdiği çadırın yanına gitti. Yüreğim ağzımda bekliyordum. Beğendiğim kız, meleğim birazdan oradan gelecekti. Sevgilisine cilve yaparken etrafı kolaçan edecektim.

Evet. Geliyordu. Selim önde, o arkada çadırın arkasına doğru yürüdüler. Selim bana da işaret verdi. Gidip Yüksel teyze veya Tuncay amcaya haber vermek geçti içimden. Ama sonra amcamın, lise çağında duygular gelip geçici olur, derslerine odaklan sözü geldi aklıma. Durdum. Onlar çadırın arkasında kaybolmuştu. Park içindeki insanlar da birer birer gidiyordu.

Fırat’ın yakınlaştığını fark ettim.

“Ne yapıyorsun kanka burada?”

“Bekliyorum.”

“Neyi?”

“Hiçbir şeyi. Sen gitmiyor musun?”

O da sırtını duvara yasladı.

“Yok. Asude ile matçı çok yakın birbirlerine. Sinir oldum.”

“Boş ver. Bu dönemde duygular gelip geçici olur.”

“Boş verdim zaten ben de. Hem rüyamda görmeye devam edersem sakıncası olmaz sanırım. Aramızda kalsın ama.”

“Sema’yı da görebilirsin.”

“Kızmaz mısın?”

“Hayır. Sen benim en güvendiğim dostumsun.”

“Eyvallah kanka. Sen de Asude’yi görebilirsin.”

“Eyvallah. Görürsem söylerim ama.”


23 Aralık 2021, Altınekin

Betül Haymanalı, Dönme Dolap

Yorumlar kapatıldı.