İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Suzan Defter” Kitap İncelemesi

Kitap arka kapağı şu cümlelerle başlıyor: “12 Eylül’ün gölgesinde boğulan bir aşk hikâyesi… Yaşamın kıyısında seyirci olmaktan öteye gidememiş bir erkek… Birbirinin ışığıyla kamaşan iki ayna arasında parçalanan bir kadın… Başkasının gözünde nasıl göründüğünü, iki günlük üzerinden anlatan deneysel bir çalışma.” 

Yukarıda yazılı olan bilgilerden de anlaşıldığı gibi kitabın teması epey dinamik. Özellikle duygusal temaları seven okurlar için kitap bir solukta bitecektir. Kitapta aşk, duygusallık, geçmiş ve gelecek kavgası, hatıralarla başa çıkmaya çalışma, melankoli gibi birçok duyguya yer veriliyor. Ayfer Tunç, gözlem yeteneğini karakterler üzerinde çok iyi kullanmış.

Kitap deneysel bir biçimde iki karakterin günlüğü üzerinden ilerliyor. Kitabın bu temasına değinmeden önce karakterleri biraz sizlere anlatmak istiyorum.

Ekmel Bey, emekli bir avukat. Günlüğüne ilginç ve dikkat çekici bir cümleyle giriş yapıyor. “Ölüm seninle bir anlaşma yapalım. Şu lanet olası defter dolduğunda bana gel.” Bu cümlelerle okuru şaşırtan Ekmel Bey, daha sonra kendi aile hayatından ve çocukluğundan bahsetmeye başlıyor. Çocukluk dönemi anne baba çatışması olan mutsuz bir ailede geçiyor. Küçük Ekmel, babasını küçümseyen ve ona neredeyse tiksinerek bakacak kadar nefret eden bir annenin soğukluğuna şahit oluyor. Baba ise sürekli anneye yaranmaya çalışan, bunun için türlü yollara başvuran, eşinin gözünde aciz gözüken bir adam olarak konumlanıyor. Mutsuz bir ailede yalnız hisseden bir çocuk olarak büyüyen Ekmel evleniyor. Ama mutlu aile hayatını kendi karısı ve kızıyla da yaşayamaz hale geliyor. Çocukluğunda yaşamış olduğu huzursuz aile ortamının tekrarını kendi kurduğu yuvasında da devam ettiriyor.

İkinci günlüğün sahibi ise Derya. Günlüğüne yazdığı ilk sözleri gerçekten çok duygulu. “Bir kadın birdenbire günlük tutmaya başlamışsa, ya aşık olmuştur ya terkedilmiştir.” Bu yazdığı ilk cümle, hayatının neredeyse merkezine koyduğu hem dostu hem düşmanı olan Suzan’a ait bir cümle. Derya evin tek kızı. Küçük yaşta önce annesini kaybediyor, sonra dolaylı yollardan yaşarken babasını kaybediyor. Babası kendine yeni bir aile kurarken ilk eşinden olma oğlunu ve kızını derin bir yalnızlıkla babaannelerinin yanına bırakıyor. Derya’nın tek tutunacak dalı abisi oluyor. Tüm dünyası ve yaşama sevinci sadece abisi. Abisi de onun hem babası hem en yakın arkadaşı oluyor. İkisi arasında sağlam bir kardeşlik bağı bulunsa da bazı şeyler göze batıyor. Derya abisi konusunda epey takıntılı davranıyor. Kitap içeriğinde abisini anlatım tarzındaki içerlemeler ve beklentiler, ilişkilerinin aslında sağlıklı olmadığının sinyalini veriyor.  

Sonra hayatlarına Suzan giriyor. Mahalleden tanıyorlar Suzan’ı. Babaanne hiç sevmiyor ve yakıştırmıyor torununun yanına. Derya’nın abisi ve Suzan büyük aşk yaşıyor. Derya ise bu aşkın uzantısı haline geliyor. Suzan’ı hem çok seviyor hem ondan nefret ediyor. Aralarındaki garip ilişki türlü türlü bilinmezliklere kapı açıyor.

Suzan karakterini sadece Derya’nın gözünden görüyoruz, ona ait bir bölüm yok. Kitabın deneysel kısmını oluşturan şeylerden biri birbirinin gözünden hikâyeyi okumak. Ayfer Tunç, karakterlerinin temasını ve psikolojik portrelerini çok iyi işlemiş. Birbirlerine benzerken aynı zamanda çok farklılar. Kitabın bu yanını epey sevdim. 

Kitabın konusu, Ekmel Bey ve Derya’nın karşılaşması ile epey derinleşiyor. Rastlantısal olarak aynı zamanda birbirlerinden habersiz günlük tuttukları için Ekmel Bey’in hikâyesini Derya’nın, Derya’nın hikâyesini ise Ekmel Bey’in günlüğünden okuyoruz.  Derya, Ekmel Bey’e kendini Suzan olarak tanıtıyor. Bu yöntemle hem Suzan’ın hem de Suzan’ın gözünden Derya’nın hikâyesini anlamaya çalışıyoruz. Hikâye büyük ve çok etkileyici. 

Duygu geçişlerini çok dozunda buldum.  Bazı duygular yoğun yaşanırken bazı  duygular ise sonsuza kadar bastırılmaya çalışılıyor. Her bir karakter farklı bir hikâye ile bu duyguları hissettirebiliyor. Yumuşak tarafını, sevmediği bir özelliğini, yanlışlarını iç dünyalarında dile getirebiliyor. Ben bu tarz çalışmaları sevdiğim için Suzan Defter’i keyifle okudum. 

Kitabın tasarlanış biçiminden bahsetmek istiyorum. Kitapta iki günlük eş zamanlı ilerliyor, yani kitabın sağ ve sol sayfası aynı tarihlerle yazılmış. Kitabın sol tarafı Ekmel Bey’e aitken sağ tarafı ise Derya’ya ait. Bu tasarım açıkçası ilk etapta okumamı epey zorlaştırdı. Alışana kadar tekrar okuyup geri döndüğüm bölümler oldu. Beyin jimnastiği yaptım bir nevi. Bazen Ekmel Bey’in hikâyesinden Derya’ya geçmiş bulundum. Kitap tasarımına alışana kadar dikkatli okumak gerekiyor. Ben normal kitap düzeninde okumayı tercih ederdim ama bu şekilde de alışınca gayet güzel okunabiliyor. 

Dram dolu bir hayat hikâyesi okumayı seviyorsanız bu kitabı seveceğinizi düşünüyorum. Kitabın içeriğinde bir cümle, “İnsan bir muammadır,” diyor. Her insanın hikâyesi ve sürprizleri vardır. Bilinmezlerle doludur ve her hikâyeden yeni bir ders öğrenilir. Kitaptan alıntılar yaparak yorumumu bitiriyor, hepinize keyifli okumalar diliyorum. 

“Ayrılmak, gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır, yanar durursunuz kül olana kadar.”

“Bir kadının gittiği, evden belli olur. Kadın giderken düzeni götürür bir kere. Yaşayan ev sarsılır. Ev dediğiniz şey küçük büyük elementlerden oluşur. Kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. Erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. Kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. Küçük şeylerin izi silinir. Eşyanın dili tutulur, ev sağırlaşır.”

“Yaşamak her şeye rağmen bir iz bırakmaktır yeryüzünde. Ben de yaşadım sizin kadar!”

“Konuşacak hiçbir şeyimiz kalmamış. Hep aynı şeyleri tekrarlıyoruz: Ne güzel günlerdi! Nesi güzeldi? Güzel olsa hatırlamaz mıydık? Hatırlayıp avunmaz mıydık?

“Herkesinki gibi, benim hayatım da roman. Hep ne olduğunu bilmediğim büyük eksikliğin yakında tamamlanacağını umduğum bir roman.”

“Bir ev nedir? Diye düşündüm: Kardan yağmurdan korur insanı, penceresi vardır, dışarıya bakarsın ama dışarıda değilsin, hem hayata aitsin hem kendi fanusundasın. Yine de bir ev nedir? Okyanusun içinde kendi soluğunu tüketerek kaybolan bir denizaltıdır ev, canlılar geçer pencerenin önünden, su götürür yeryüzünü.”

Yorumlar kapatıldı.