Muazzez sessiz ve kendi halinde genç bir kadındı. İlçeye Karabağlar köyünden gelin gelmişti. Üç erkek, iki kız toplam beş kardeşin en küçüğüydü. Anası okuma yazma bilmez babası da ilkokul terkti. İlk iki erkeğin ilkokula, ortancanın da ortaokula kadar okuduğu ailesinde ablası ilkokul terk Muazzez de ortaokul mezunuydu. Ailenin okumaya hevesli en küçük çocuğuydu. Fırsat verseler hemşire olurdu. Çocukluğundan beri hemşire kepi giymeye pek özenirdi. Hani şu sağlık ocaklarında duvarda asılı fotoğrafta sus işareti yapan hemşire gibi olmak isterdi. Bu hevesinden olsa gerek aynı avlu içinde eski kilerden bozma tek gözlü odada yaşayan koca nenesinden iğneciliği çabuk kapmıştı. Eli de pek hafifti. Konu komşuya iğne yapmaya gider üç beş lira harçlık edinirdi. Bu üç beş lirayı da zorla eline sıkıştırırdı, altmış kilometrelik yolu aştıktan sonra ulaşabildikleri en yakın sağlık ocağına gitmeye erinen köyün insanı. Harçlıklarını saklar harcamazdı Muazzez, anasından başkasına da demezdi. Köylük yerde n’apsındı genç kız, parayı; hem nereye harcayacaktı. Babası ve büyük abisi gibi ev geçindirmez, ortanca gibi köyün kahvesinde akşamlara kadar pişpirik oynayamaz, küçük abisi gibi de rakı şişesinden çıkamamazlık yapamazdı ya. 

Ablası geçen yaz karşı köye gelin gittiğinden beri evin tek kızıydı. Haliyle ev işinin yükü ona kalmıştı. Anası keçiye, babası da günlük yevmiye karşılığı çam işine, harman kovmaya (kaldırmaya), tarla bellemeye giderdi. Sabah inekleri yemleyip sulamak, samrasını (inek gübresi) temizlemek, sağmak; evin temizliğini, yemeğini yapmak Muazzez’in göreviydi. Bir de nenesine yardım etmek. Bu onun için iş sayılmazdı elbet. Seksenini geçmiş, kurumuş dal misali lekeli derisi buruşmuş, oldukça küçülmüş bu akça pakça kadını çok severdi.

O gün de herkes bir yerlere gitmişti. Anası keçiye, babası Çeyrekçi Muzaffer’in harmanını kaldırmaya gitmiş, ortanca abisi ilçede inşaat işi bulmuş, bir haftadadır evde yoktu, küçüğünse nerede olduğu bilinmiyordu. Kim bilir feneri nerede söndürmüştü. Evde kimsenin olmadığı bu yaz gününde avluda nenesini yıkayabilirdi. Kadıncağız torunun yardımıyla anca yıkanabiliyordu. 

Güneşe ısısın diye koyduğu güğümü elledi. Eli yakıyordu. Su ise henüz ılımıştı. Güneş de baya kuvvetliydi. Hamam suyu yaşlı kadının incecik derisini yakmasın yeterdi. Yakıcı yaz gününde bile kat kat giyinmiş nenesini soyunmasına yardım ettikten sonra eskiden mavi renkte olan, boyası dökülmüş tahta sandalyeye oturtmuştu. Zeytinyağlı sabundan başkasıyla yıkanamazdı yaşlı kadın. Ilık suyla ıslattıktan sonra sabunla bir güzel köpürtmüştü pamukça saçlarını. Sırtını da bir güzel keseleyecekti. 

Ensesinde bir nefes belirmişti, ne olduğunu anlayamadan beline de bir pençe dolanmıştı. Anason kokusu henüz genzini yakmıştı ki diğer pençe de ağzını kapatmıştı. Nefessiz kalmıştı. Kulağında belli belirsiz bir fısıltı “senin için yanıyorum” diyordu. Çığlıklarını içine içine atabiliyordu ancak bu iki pençe onu sürüklerken.

Anason kokulu bu nefes bahçedeki asırlık dut ağacının dibinde üzerinde gezinirken pençelerden biri omzunu bastırmış diğeri de körpe memesine koparırcasına yapışmıştı. En kötüsü de bacaklarının arasındaki ileri geri devinimdi. Her geliş gidişte ruhu bedeninden kerelerce sökülmüştü. Pençenin sahibi yüzünü kaldırdığında yüzü kan ter içindeydi. Gözleri o kadar büyümüştü ki ancak nenesinin anlattığı masallardaki devlerin bu kadar büyük gözleri olabilirdi ve bir gün aklını yitirse dahi bu gözleri unutamayacaktı. 

Dut ağacının yaprakları, öğlen sıcağını hafifletmek isteyen rüzgârla dalgalanıyordu. Ne kadar da büyümüşlerdi, yaz sıcağı böyleydi işte her şey birden boy alır, gelişir, büyürdü. İçinden de yaz sıcağına benzer bir şey akmıştı. 

Anasının çığlıyla başka bir dünyadan çıkagelmişti Muazzez. Yaz sıcaklığının bunaltısı yerini ikindi serinliğine bırakmıştı. Derinlerden gelen feryat gözünü açtığında yanı başındaydı. Çakır gözlü kadın bir avluya bir topraklıktaki dut ağacına koşuyordu ağzında yürek yakan ağıdıyla.“Yüreğimin çiçeğini kopardılar” diyordu ağıdında. “Kirlettiler yavrumu, kuzumu! Ana uyan , uyan ana !Akça kızını, kuzunu kirlettiler.” Seksenini geçmiş, buruşmuş derisi yakıcı güneşin altında daha da kavrulmuş, artık nefes almayan  kadından medet umarak.

Zorla doğrulabilmişti dut ağacının kalın kökleri arasından Muazzez.  Bacakları arasındaki kırmızı ıslaklık çoktan kurumuş, beyaz üzerine mavi göğcegözü çiçeği desenli emprime elbisesinde koyu kahve leke bırakmıştı. Avludan kalabalığın sesi de geliyordu. Bacakları ona itaat  etmek istemese de zorla kalkmıştı ayağa. Çok yorgundu. Sersemleye sersemleye avluya gittiğinde anasını nenesinin ayağının dibinde ağıt yakarken bulmuştu. Ağıt, yaşlı kadının bedeninde Muazzez’in ruhuna yakılıyordu.

O günün akşamında cansız bedenle Muazzez’i aynı anda yıkamışlardı. Bir güzel keselemişti anası kızını kirlerinden arınsın diye. Derisi iki parmak saman tozuyla kaplanan babasının ağzını ise bıçak açmıyordu. Güneşin altında sabahtan akşama değin çalışmaktan kararan bu adamın yüzü, gecenin karanlığıyla bütünleşmiş, ardı ardına yaktığı sigarlarla belli belirsiz aydınlanıyordu. Erkek kardeşleri ise öfkeli öfkeli bir şeyler konuşup avluda dört dönüyorlardı. Namustu namus! Var mıydı ötesi, sahip çıkamamışlardı kız kardeşlerinin namusuna! Jandarma da gelmişti öğleden sonra. Kardeşlere dönerek “Bu bizim işimiz, siz karışmayacaksınız!” demişti uzun boylu, hayli yapılı komutan. Jandarmadan önce bulsalar lime lime doğrayacaklardı ırz düşmanını.

Üç gündür eve hakim olan ölüm ve beden ilhakının sessizliğini Yırtık Hanife’nin toprak yoldan  yükselerek gelen çığlığı bozmuştu. Avlu kapısından zorla geçen, yanaklarında kırmızı iki elma taşıyan bu şişmanca kadın avluya geldiğinde ağzından tükürükler saçarak  “ Fidan gibi oğlumu yedirmem size aç köpekler.” diyordu. “ Küçük oğlun kumar masasında kazanana borcum bacımdır.” demiş. “Fatma kadının oğlu da duymuş, aynı masadalarmış.” Muazzez penceresi avluya bakan odasında duyduklarının rüya mı gerçek mi olduğunu anlamaya çalışmıştı. Ağıldan duyduğu sese çıkan anasıyla, yüzü yaz sıcağının da etkisiyle domates kırmızısına çalan bu çığırtkan kadını karşı karşıya görünce yüreği yerinden çıkacak gibi olmuştu. Duydukları gerçekti. Demek ruhunu çalan, zihninin hatırlamasına izin vermediği bu karabasan Yırtık Hanife’nin kumarbaz, serseri oğlu Muhsin’di. Köylerinde ve karşı köyde de birçok genç kızın başına illet olduğunu duymuştu. Her defasında bir yolunu bulup paçasını sıyırmasını biliyordu şeytan devşirmesi. Başından kaynar sular dökülmüştü. Anacığı ise olduğu yerde put kesilmişti. Duydukları ciğerini lime lime etmişti. Kumar masasında hem kendini hem de kardeşini heba eden oğluna mı, dalından koparılan körpecik kızına mı yanacaktı. Ağzının ayarı olmayan bu kadının dediğine göre bu sabah oğlunu almaya gelmişti jandarma. Görgü tanıklarının ifadesine göre o gün öğle vakti Muazzezlerin evinin sokağından üstü başı dağınık, kan ter içinde, telaşlı halde geçerken görülmüştü. Gözleri çıkasıcaların Allah belasını versindi. “Ha şunu da bilin! Almam sümsük kızını oğluma, kirini başkasının çeşmesinde temizleyin!” demişti arkasını dönüp giderken.

Muayenelerle, doktor raporlarıyla, aylarca süren mahkeme, tahrik indirimi, iyi hal indirimi derken beş sene mahkûmiyetle sonuçlanmıştı. Geriye suskun birer ana-baba, vicdan yarasını köyünü, evini terk ederek kapatacağını sanan kardeş ve hala ayakta kalabildiğine şaşıran Muazzez kalmıştı. Karar okunduğunda hiçbir şey hissetmemişti, yalnız muayene için bacaklarını açmak zorunda kaldığı o sandalyeye bir daha oturmayacağı için sevinmişti içten içe. Bir de baronun atadığı, gönüllü, idealist, genç avukat Aylin’in gözündeki hayal kırıklığına üzülmüştü.

Köy insanının artık dedikodusunu etmeye tenezzül etmeyeceği kadar zamanın geçtiği, köy kahvesinin karşı köydeki kız kaçırma haberiyle oyalandığı bir zamanda ilçeden görücü geleceğini duyurmak için gelmişti yengesi Ümmügülsüm. Ufacık bir delikten bile geçebileceği izlenimi veren bu ufak tefek kadının her yerde gözü kulağı vardı. Kimlerin köyün çıkışındaki otlukta buluştuğu, kimin evleneceği, kimin kime ne kadar alacağı-borcu olduğu Ümmügülsüm’den sorulurdu. “Dilsiz bir anacığıyla aklı yarım bir babası varmış oğlanın, belediyede de ufak bir memuriyeti. Başına gelenleri biliyorlarmış sana da sahip çıkacaklarmış.” Hem nereden bulacaktı onu bu haliyle kabul edecek birini. “İyi düşün, ananla babanın başı da yerden kaldır.” demişti giderken. Muazzez penceresi avluya bakan odasından hiçbir yere gitmek istemiyordu. Yalnız günden güne eriyen ana ve babasını görmeye de dayanamıyordu.

Bir aya düğünümüz var diye duyuruyordu Ümmügülsüm köy meydanındaki çınarın altına hem serinlemek hem de laflamak için toplanan  kadınlara. “Telli duvaklı gelin olacak Muazzez.” diyordu. “Oğlan tarafı tutturdu ille de davullu zurnalı düğün yapacağız.” diye ballandıra ballandıra anlatıyordu Köylünün zihninde unutulmaya yüz tutmuş, üzerinden neredeyse bir yıl geçen olayın son izini de silip kocasının ve ailesinin alnını pür-i pak etmekti niyeti. 

Davulla zurnayla, abisinin beline bağladığı kırmızı kuşakla çıkmıştı Muazzez baba evinden. Köy meydanında daha güzel çalmıştı davulcu davulu, zurnacı da zurnayı. 

Gelin gelmişti Muazzez ilçeye. Kocasının dilsiz anası ve yarım akıllı babasıyla birlikte yaşıyorlardı. Evin işini yapmaktan, kocasının  ana ve babasına bakmaktan gocunmuyordu. Evliliğinin üçüncü ayında da yüklenmişti. (Gebe kalmıştı.) Kocası da Allah’ı var iyi davranıyordu ona hatta kimi zamanlar yanaşmaktan çekiniyordu. Yalnız bazı geceler kâbuslar görüp kan ter içinde uyanıyor, sabahlara kadar uyumayıp sigara üstüne sigara yakıp odanın içinde dört dönüyordu. Aralarında sözsüz bir anlaşma vardı sanki. Kimse birbirine bir şey sormuyordu. 

Yaraları kabuk bağlamıştı artık Muazzez’in, çekik gözlü, fırça saçlı akça bir oğlu olmuştu. Bolluk bereketiyle gelmişti bebek. Kendi halinde yaşayan kocasının yüzüne de aydınlık getirmişti, doğumu. Komşuları tarafından da oldukça seviliyordu genç kadın, özellikle yaşlı komşuları dualarını hiç esirgemiyordu. Artık bu dualar koruyordu onu. 

Günler günleri kovalamış oğulcuk ayaklanmış etrafta koşuşturmaya başlamıştı derken ikinciye gebe kalmıştı genç kadın. Kızlar analarının güzelliğini alırmış derler ya, hayır, bu kız anasını daha da güzelleştirmişti. Gözleri ışıldıyor, saçları parlıyordu Muazzez’in. Doğumu kolay olmuştu, anacığını hiç zorlamamıştı pamuk kız. Güzelliği de ne anasına ne de babasına benziyordu. Gözleri camgöbeği rengindeydi, saçları saman sarısı, yüzü ise ay parçasıydı. Büyümüşte küçülmüş bir güzelliği vardı. 

Hastaneden çıkış günü geldiğinde kocası Muazzez’i ve bebeği çıkarmak için beklememiş, mahalleden çocukluk arkadaşını göndermişti. Eve de gece yarıları sarhoş gelmeye başlamıştı. Kocasının bu hali genç kadını endişelendiriyordu. Bir gün cesaret edip sorduğunda yüzünü bebekten çevirerek “Bu çocuğa bakmaya tahammül edemiyorum.” demişti genç adam. 

Günden güne yabancılaşıyordu kocası. Artık oğluyla da ilgilenmiyordu. Daha saldırgan ve hoyrat davranıyordu. Bebek her ağladığında suçu Muazzez’ de buluyor, daha fazla içiyordu. İşe de gitmez olmuştu. Gündüzleri de ilçenin küçük birahanesinde içip içip kavga çıkarıyor, sokaklarda bağırıyordu. İçin için kaderine isyan ediyordu Muazzez. Doğumundan sonraki bu değişimi anlayamıyordu. 

Yine kocasının içip içip ortalığı dağıttığı gecenin sabahında etrafı toplarken yerdeki ceketinin cebinden yarısı görünen, çokça tutulmaktan yıpranmış fotoğrafı ve düzensiz bir şekilde koparılmış sararmış gazete kağıdını fark etmişti. Fotoğraftaki yüz oldukça tanıdık gelmişti. Daha yirmisine bile basmadığı yüzündeki masumiyetten anlaşılan genç kızın aydınlık bir yüzü vardı. Cam göbeği mavisi gözler, parlak saman sarısı saçlar yeni doğmuş bebeğinin bir portresiydi sanki. Ardında da narin ve ince bir el yazısıyla tarihle birlikte “Sevgilime” yazıyordu. Tarih okunamayacak kadar silinmişti. “Dokunma onlara !” diye bağırmıştı bozuk sesiyle yeni ayılan genç adam. Fotoğrafı usulca yere bırakırken gözü aynı genç kızın gazete parçasındaki fotoğrafına ve yanındaki yazının başlığına takılmıştı. “Tecavüz edilerek katledilen genç kızın cesedi bir hafta sonra ormanlık alanda bulundu.” 

Latest posts by Aynımah Bilgin (see all)