İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mehmet Fırat Pürselim ile 5 Soru-5 Cevap (Ne Dersiniz)

Yazarlık hayali kuranlara veya genç yazarlara tavsiyelerinizi sorsak, ne dersiniz? 

Önce yazar olmayı ne için istediklerini kendilerine sormalarını tavsiye ederim. Para kazanmak -dikkat edin başında çok yok- ya da ünlü olmak için istiyorlarsa yol yakından başka meşgaleler edinirlerse amaçlarına ulaşabilme şansları çok daha fazla olur. Yazarlığı ancak yaşam biçimi, hayatın anlamı, olmazsa olmazı olarak görüyorlarsa bulaşsınlar, yoksa çok mutsuz olurlar. Haa yazar olurlarsa mutsuz olmazlar mı? Gene olurlar ama bu hiç değilse gönüllü bir mutsuzluk olur.  

Yazdıklarına kutsal metin muamelesi göstermemelerini; silmekten hatta yırtıp çöpe atmaktan korkmamalarını tavsiye ederim. Çok az kişi yazdığı ilk metinle ustalığa ulaşmıştır ve hiçbir yazar yazdıklarını kaleminden çıktığı gibi yayımlamaz. Her yazarın ardında nice kötü metinlerden oluşan leşleri vardır. Kedi olmadığını bile bile kendi canını almaya cesaret edebildikleri oranda iyi yazar olabilirler.  

Harika cümleyi oturdukları yerde beklememelerini, yola koyulmalarını ve yolda iyi kitabı yazmalarını tavsiye ederim. Harika tek bir cümle için bilgisayarın başında saatlerce beklemek yerine, yazmalarını, kalemlerine gem vurmadan yazmalarını salık veririm. Tabii sonra defalarca geriye dönüp dönüp düzeltirlerse, o zaman yazdıklarının içinde nice harika cümle keşfedebileceklerini de söyleyebilirim.  

Bir metni yazıp bitirdiğimiz an, o coşkuyla bir şaheser ortaya koyduğumuzu düşünürüz ve o heyecanı başkalarıyla da paylaşmak isteriz. Yapmasınlar! Metnin demlenmesine, kendini bulmasına izin versinler. Metni bitirdikleri an, aslında her şeye yeniden başladıkları andır, bunu unutmasınlar. Dergiye, yayınevine, fikirlerine değer verdikleri birilerine o metni gönderdilerse, muhtemelen olmadığına dair dönüşler alırlar. Bir atımlık kurşunu boşa harcadılar demektir. Daha sonra üzerinde çalışıp metni gerçekten iyi hale getirseler bile ilk gönderdiklerinden o metni bir kez daha okumalarını isteyemezler. İsteseler de okunur mu, bilemem.   

Tek kitapla silinip gidenlere ve ne olursa olsun yazmaya devam eden ama yayınevleri tarafından reddedilenlere ne dersiniz? 

Şahsa özel kadro ilanları gibi bu soru bana özel hazırlanmış olmalı. J Dosyamı hazırlayıp ilk yayınevinin kapısını çalmamla kitabımın basılması arasında geçen 10 hatta 11 yıllık süreci farklı mecralarda dile getirdiğimden az çok biliniyor. Madem yeri geldi, burada kısaca tekrar edeyim. 2000 yılında ilk dosyasını hazırlamış, müthiş şeyler yazdığını düşünen, 20’lerinin ortasında, yazdıklarına kutsallık atfettiğinden çalınmasından korkan, bu sebeple de hiçbir mecrada yayımlatmamış bir yazar adayı olarak yayınevlerine dosyamı göndermeye başladım. Tabii ki, adım en büyüklerinden birinin bastığı kitapta görünmeliydi. İlk yanıt çok ağırdı ve yazmayı bırakmamı salık veriyordu. İşin ilginci ikincisi basmayı kabul ediyordu. Üç – beş aylık sürecin sonunda 2001 krizi patlak verince, yayınevi ayda sekiz – on kitaptan yarısının da altına düşmek zorunda kalıyor ve öyle olunca da benim dosya taca çıkıyordu. Sonrasında onlarca reddin yanı sıra birkaç kabul daha alsam da kapakta adımı görmem mümkün olmadı. Geçen birkaç yılın sonunda dosyayı çöpe atıp daha iyisini hazırlamaya karar verdiğim gibi yazdıklarıma kutsallık atfetmekten de vazgeçtim. Metinlerimi dergilere göndermeye ve yarışmalara katılmaya başladım. Dergilerde görünmenin ve kazandığım ödüllerin özgüveniyle yeni dosyamı bir kez daha yayınevlerine göndermeye giriştim. Neyse ki artık yazmayı bırakmamı önermiyorlar, klasik ‘yayın politikamız’ şeklinde reddediyorlardı. Kapak fotoğrafları çektirdiğim, öykülerin son hali üzerinde çalıştığımız yayınevleri oldu ama eşikten içeri girmem mümkün olmadı. Ortak kitaplarda defalarca yer almış, neredeyse tüm dergilerde yazdıklarım yayımlanmış, ödüllerin sayısı ona yaklaşmışken yaşım da 30’u geçmişti artık. Bu arada yarışma jürilerinde, etkinlerde falan karşılaştığım koca koca kalemler bana sürekli olarak, kitabımı nereden bulabileceklerini soruyordu, olmadığını söylediğimde de, artık bastırmamın zamanı geldiği söylüyorlardı. Ama kimse bunun için yardımcı olmuyordu. Dergiler güzel işte, ne gerek var kitaba, diye kendi kendimi kandırmaya niyetlendiğim bir dönemde Eşik Cini’ne gönderdiğim öykülerin sevgili Nalan Barbarosoğlu tarafından okunması üzerine, onun teşvikiyle bir kez daha dosya hazırladım. Çok fazla uğraşmadan da kabul edildim ve beklemeye başladım. Sürekli olarak ertelenen yayın tarihleriyle üç yıla yakın bekledim. En sonunda ben artık gideyim dedim. Onlar da, bu kadar beklettik, kusura bakma bile demeden, madem öyle istiyorsun dediler. En yıprandığım süreç de bu uzun bekleme oldu. Yazıya tamamen küstüm. Yıllarca tek satır yazmadım. Bilgisayar oyunu diye bir şey varmış, strateji falan çok keyifliymiş, onu keşfettim. Okumadan nefes alınamasa da yazmadan da yaşanıyormuş. Fakat zehir insanın kanına bir kez karışınca bir daha iflah olmuyormuş. Bir sabah kalktım ve bütün oyunları sildim. Atladığım level’lar, aldığım kupalar, inşa ettiğim şehirler bir anda dijital dünyada sonsuza dek silinirken ben gene kâğıda kaleme sığındım. Tekrar denemeye karar verdim. Yarım öyküleri toparladım, aklımda biriktirdiklerimi yazdım. Yeni bir dosya hazırladım. Yayınevlerine göndermeye başladım. Aya Kitap, kabul ettiği zaman tek isteğim bir an evvel basmaları oldu. İlk kitabım Hayat Apartımanı çıktığında, yolun yarısını geçmiştim artık ve yayınevlerinden dayak yiye yiye yazarlığı da az buçuk öğrenmiştim.      

Mehmet Fırat Pürselim hakkında ne dersiniz? 

İnsanın kendisi hakkında konuşması ne kadar doğru bilemedim. Kişi kendisi için ne dese boş, başkalarının gözündeki yansımanızdır değeriniz. Tek söyleyebileceğim, kimseyi bilerek üzmem istemem, hayata buradan bakmaya çalışıyorum. Ama üzdüğüm insanlar elbette oluyor.  

Sponsor bulamayan ama iyi yazarları -no name- bünyesinde bulundurmasına rağmen matbuya geçemeyen dergicilere ne dersiniz? 

Gazetelerin, dergilerin geleceği dijitalde, gazetede geçiş bitti gibi. Matbu okumaktan hoşlanan son kuşak da elini eteğini çektiğinde basılı olarak haftalık / aylık aslında gazeteden çok dergi niteliğinde olan, haber değil de düşünce yazıları, söyleşiler ve değerlendirmeler, açıklamalı listeler, yapıçözümlemeleri, gündökümlerinden oluşan birkaç gazete dışında basılı olmayacak. Dergi bu yönden basılı hayatını daha uzun sürdürse de, muhtemelen orada da çok az matbu oyuncu kalacak. Ne yalan söyleyeyim; ben yaş itibariyle ve nesnelerle kurulan duygusal bağ anlamında elimde tutup, göğsüme bastırabildiğim, kızarsam duvara fırlatabildiğim, kişisel tarihimde bir yerlerde iz bırakan, saklayabildiğim matbu dergileri daha çok seviyorum. Dijital dergiler, şu an yazın hayatımızın önemli bir noktasında duruyor ve zaman geçtikçe nitelik ve nicelik olarak da büyüyorlar. Gene de matbu düşünceleri varsa ama kısa periyotlarla buna imkânları yoksa dahi altı ayda ya da yılda bir  yıldökümü  gibi farklı arayışlara girebilirler. Hanibal’e atfen, bir yol bulunur olmadı bir yol açılır. Enseyi karartmasınlar yeter.        

Yeniden hayat güzel olur mu, ne dersiniz? 

Olacak elbette. J İnsanlık ne yıkımlardan, ne savaşlardan, açlıklardan, kıtlıklardan, hastalıklardan geçti. Tökezledi, yere kapaklandı, hatta öleyazdı ama gene ayağa kalkıp kahkahalar atarak yola devam etmesini de bildi. Sıkıntılı günler geçecek sonrasında mutlu, güzel günler gelecek tüm o sıkıntıları hiç yaşamamış gibi güleceğiz. Ağız tadıyla güleceğimiz günlerin özlemi ve inancıyla tüm okurlarınıza sevgilerimi gönderiyorum.  

Yorumlar kapatıldı.