Bizde bir illet var, hepimize küçük yaşlardan itibaren hem sözle hem de davranış olarak aşılanıyor. Biz erkek çocukları araba ile kız çocukları ise bebekle oynatarak büyütüyoruz. Kız çocuklara, yemek ve temizlik yapmayı hatta erkeklere hizmet etmeyi belki abartıyor diyeceksiniz ama onlara köle olmayı; erkek çocuklara ise her ne olursa olsun para kazanabileceği iyi-kötü bir işe girmesi gerektiğini ve araba kullanmasını öğretiyoruz. Kızlara, erkek kardeşlerinden büyük olsalar bile sırf saygıdan “ağabey” demesi gerektiğini aşılamaya çalışıyoruz. Görüyorsunuz değil mi? İki cinse bir şeyler öğretirken bile adil değiliz. Erkekler annelerine, kız kardeşlerine ya da eşlerine herhangi bir işte yardımcı olduğunda onlara “kılıbık, hanım köylü” gibi sıfatlar yakıştırıyoruz. Bu da onların narin gururlarına dokunuyor! Kızlara sevgilisinin olamayacağını ama erkeğin elinin kiri olduğunu öğretmekten de geri durmuyoruz. Erkekler istediği gibi gönül eğlendirebilir! Sanki gönül eğlendirdiği bir başkasının kızı değilmiş gibi. Bizde kızın namusu var, erkeğin yok. Çünkü hepimiz birer ahlak timsaliyiz!

Biz kız çocuklarımıza ömürleri boyunca bir erkeğin arkasını toplamak mecburiyetindeymiş gibi muamele ediyor, onları bu zihniyetle kuşatıyoruz. Doğal olarak onlar da aynısını evlatlarına yapacak. Çünkü ana babalarından böyle gördüler! Bizim köylerimizde kadınlar tarlaya, çayıra, bahçeye, çaya giderken erkekler kahvehanede sigaralarını tüttürüp okeye dördüncü ararlar. 

Bunların hepsi onca vakittir “eşitsizlik” olarak adlandırıldı. “Kadın Hakları” diye bas bas savunuldu. Ama ne çare? Eşitsizlik bunla bitmedi. Çünkü tüm bunlar erkeğe, kadının bedeni ve ruhu üstünde egemen olma hakkını verdi! İşte bu sebeple kadın; yalnız başına sokakta gezerse, mini etek giyerse (ki birçoğuna nefes alması yeterli), minibüste tek yolcu olarak kalırsa, sevgilisinden ayrılırsa, kocasından boşanırsa, uzaklaştırma kararı aldırırsa, boşandıktan sonra bir başkasıyla evlenmek isterse, çocuğuyla birlikte ya da tek başına bir eve çıkarsa, barışma isteğini reddederse,  kendisine psikolojik ve fiziksel şiddet uygulandığında şikayetçi olursa, okuldan ya da işten erkek arkadaşlarıyla çay içerse, tenhada tek kalmışsa, gece vakti bir başına sokakta gezerse, konsere giderse, tiyatro çıkışı taksiye binerse ona tecavüz edilebilir, o kadın pencereden atılabilir, çocuğunun gözü önünde vurulabilir, uzuvları bir bir parçalanır, yakılır o da yetmezse bir varile konulup üstüne beton atılabilir! Dolayısıyla tüm bunlar kadına Allah’tan revadır! Kimse çıkıp da insanlıktan nasiplenememiş o mahlukata “Neden yaptın?” demez. Çünkü Ece Üner’in de dediği gibi “Kadın olmak zor, kadın ölmek kolay”.

Bu yaşadıklarımızın sorumlusu biziz, hepimiz suçluyuz! Evet, ayağının altında cennet olan annelerimiz, emektar babalarımız, değişmeyen zihniyetimiz suçlu. Evlatlarını sevgisiz bırakan, onlara şiddetin her türlüsünü mubah gösteren, onları durdurmayan, doğruyu göstermeyen bunlarla beraber önce kendisi öğrenemeyen anne baba ve sesini çıkarmayan herkes suçludur. Kız ve erkek çocuk yetiştirirken “Kadın kadınlığını bilsin, erkek erkekliğini yapsın.” zihniyetine sahip olmaları bugün bu hale gelmemizin sebebidir. Kabul, onlar öyle gördüler ama şartlar değişti, çağ değişti. Babalar, yetiştikleri gibi erkek evlat yetiştirme arzusundalar. Anneler koca korkusundan ve kızlarının adı çıkacak diye sessizler. Kadın ses çıkarmıyor, erkek göğsünü kabartıyor. Çünkü yaptığı adamlık! Eli kanlı katiller, sapkın yaratıklar bu yüzden içimizden çıkıyor. Oysa herkes kendini yetiştirse dolayısıyla biraz iman, vicdan, empati sahibi olsa belki bugün bu kadar ateşin içinde kalmazdık. Ama ben inanıyorum, gün gelecek bu çark tersine dönecek. O gün bu kirli zihniyet ve buğulu pencere temizlenmiş olacak.