Yazar: 21:40 Öykü

Görselden Öykü Yarışması Kazanan Öyküler

“Yüzergezer”
Samet Polat

Tekne şuracıkta. Kıyıdan kopmuş ama gidememiş. Sallanıyor.

“Kimin?”

“Kimsenin.”

Dalgalar vuruluyor. Güneş; kaynar küre. Oğlu Marduk’u sonsuz derinliğin üstüne serilen bulutlarda uyutmuş. Suların karnını tekrar doğramasın diye. Lerzan şavk. Yolu takip etsen tekneye varacaksın. Varsan, nereye gideceksin?

“Hiç mi sahibi olmadı?”

“Gitti.”

“Nereye?”

“Aslına.”

“Teknesiz mi?”

“Suların içinde yaratılmak istedi.”

Tekne boş. Ağlar, kürekler yok. Motor mafiş. Başıboş. Yolcu yolunu bulduysa araca ne hacet? Tekne ayak bağı.

“Yürünmez burada. Sular derin.”

Adam baktı. Yüzünde çizgiler. Keskin, tuz kavruğu. Gözleri kısık.

“İnançla yürüdü. Ya da delilikle. Kimbilir?”

Sustuk.

Rüzgâr çıktı. Tekneye baktım. Hâlâ duruyor. Batmıyor. Gitmiyor. Sahibini bekliyor. Belki batacağı saati.

“Kürekleri de mi almadı?”

“Attı. Yük olur, dedi. İnsana her şey yük. Hatta can. Canını bile bırakmak istedi. Belki bıraktı.”

“Cesedi?”

“Çıkmadı. Deniz vermedi.”

Güneş, dağın ardına tünedi. Işık azaldı. Turuncu, yerini laciverte bıraktı. Kara parçası, denizin üzerinde devleşti. Tekne, karanlıkta leke gibi kaldı. Tanrının dünyayı yaratmadan önce suya düşürdüğü gölgesi gibi.

“Sen ne bekliyorsun?”

“Hiç. Manzara. Gün batımı.”

Adama baktım. Yalan, dedi. Gözlerini tekneden alamıyorsun. Sen de gitmek istiyorsun.

“Herkes gitmek ister.”

“Herkes kabuğunu terk edemez. Nasırını söküp atamaz.”

“Sen?”

“Ben kıyıyım. Gidenleri izlerim. Kalanları gömerim.”

“Kalan yok.”

“Tekne kaldı. Çürür. Su dolar. Batar. Balıklara yuva olur.”

“Kafes batıyor, peki kuş?”

“Güneşe bastırıyor göğsünü.”

“Yanmıştır.”

“Kurtulmuştur.”

Tekrar denize baktım. Renkler soldu. Her yer siyah.

“Gitti.”

“Kim?”

“Tekne. Karanlık yuttu. Sabah olur. Işık vurur. Tekne yine görünür ama giden görünmez. Kalan da görünmez olur.”

“Deniz?”

“Deniz unutmaz. Yutar. Saklar. Sevdiğini kusmaz. Göğe kanat gerer. Okun ucuna koyar kendisini.”

Ayaklarım kuma battı. Arkamda deniz. Arkamda tekne. Arkamda hiçlik, yani yaratılışın ilk mekânı.

Durdum.

Dönüp baksam, tekne orada mı? Bilmem. Hayal ya da gerçek. Fark etmez.

“Hey!”

Cevap yok. Rüzgârın çığıltısı.

İlerledim, içim kesiklerle dolu. Tanrılar yerini bulsun diye. 

Yaratıldım. Cesedinden var olduğum tanrının soyu özgür olsun diye.

“Hatıraya Atılan Düğüm”

Efdal Okçu

Ufuk, koyu bir fırça darbesiyle ikiye ayrılmış gibiydi. Turuncu, kızılın içine sızıyordu. Deniz, kıyıya yaklaşan her dalgada ince bir nefes veriyor, geri çekilirken ıslak kumu parlatıyordu. 

Sahildeki kadının ayak bileklerine çarpan serin su, teninde küçük iğnecikler gibi geziniyordu.

Kıyıya yakın duran tekne, ipinin izin verdiği kadar salınıyordu. İp yeni değildi, kopacak kadar da eski sayılmazdı; bilerek seçilmiş bir eskilikti bu. Ahşap gövde, dalgaların omzuna yaslanıp doğruluyor; her harekette hafif bir gıcırtı çıkarıyordu. O ses, bir kapının aralığından sızan anıları hatırlatıyordu. Teknenin içi boştu.

Uzaklardan bir motorun boğuk uğultusu geldi, sonra dağıldı. Deniz yeniden kendi dalgalı sesini buldu.

Kadının parmakları, soğuyan havada hafifçe uyuşmuştu; ama avuçlarında günün sıcaklığı hâlâ duruyordu. Rüzgâr, dudaklarında tuzlu bir yanma gezdiriyordu. Dalgalar, dizlerine kadar yükselip çekildikçe elbisesinin eteği ağırlaşıyor, sonra tekrar hafifliyordu. Her geri çekilişte, bir tamamlanmamışlık hissi kalıyordu geride.

Kumsaldaki adımlar, kısa ömürlü izler bırakıyordu; bir sonraki dalgada siliniveren izler. Kum saatindeki kumlar yerine dalgalar vardı burada zamanı hissettiren.

Gökyüzünde bulutlar kıvrıldı. Birinin kenarı ateş gibi parladı, diğeri kurşuni bir gölgeye dönüştü. Işık suyun üstünde kırılıp çoğaldı; her kırılma, başka bir ton oldu.

Kanatlarıyla akşamın sessizliğini bölecek bir martı bile yoktu. Yalnızca denizin soluğu duyuluyordu.

Kadın tekneye baktı, teknenin suyun üzerindeki alacalı gölgesine daldı.

Lifler sertti. Düğüm sıkıydı. Çözülmemesi için bağlandığı belliydi.

Teknenin neden orada olduğunu bilen azdı. Denize açılmak için değildi. Yıllar önce, gidip de dönmeyene bir hatıra olsun diye bağlanmıştı. Zaman ilerlese de, günler geçse de veda faslı uzasın diye, vuslata umut olsun diye.

Bu tekne, zamanın ayağına atılmış bir düğümdü. Kadının zaman zaman ziyaret ettiği bir düğüm.

Göğsünde, adını koymadığı bir titreşim dolaştı kadının.

Hatırada kalan şey değişmez zamanla…

Parmaklarını suya daldırdı; soğuk, bileğine kadar yükseldi, orada durdu.

Arkasını döndüğünde, ayak izleri çoktan silinmişti. 

Tekne, ipini gerip bırakarak salınmaya devam ediyordu suyun üstünde, gecenin eşiğinde.

“Işığın Bekçisi”

Ayşe Can

​Gökyüzü, günün yorgunluğunu üzerinden atmaya karar verdiğinde, bunu büyük bir tantanayla yapmadı. Mavi yavaş yavaş koyulaştı, araya aceleci bir kızıllık karıştı. Ufuk çizgisi, görünmez bir ressamın fırça darbesiyle yanmaya başladığında, denizin durgun suları, gökteki bu görkemli yangını büyük bir sadakatle karşıladı. Suyun yüzeyi hafifçe kıpırdanırken, bu sonsuz boşluğun ortasında, zamanın ve mekânın anlamını yitirdiği o noktada, tek başına bir sandal vardı. Çok yeni değildi. Çok eski de sayılmazdı. Orada olması doğal mıydı, yoksa biraz tuhaf mı? Karar vermek güçtü.

​Sandal, suyun üzerinde belli belirsiz salınırken, koyu bir silüetten ibaret adam sessizce ayağa kalktı. Yüzünün hatları, bakışlarındaki ifade ya da ellerinin titreyip titremediği seçilemiyordu. O, sadece oradaydı işte. Dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsünden arınmış, kendi sessizliğinin içine çekilmiş bir gölge gibi duruyordu. Çevresinde ne bir martı kanat çırpıyor ne de uzaklardan bir motorun hırıltılı sesi duyuluyordu. 

​Adamın elinde ne bir olta vardı ne de küreklere asılıyordu. Sanki oraya balık tutmaya değil, hayatının en uzun gününü uğurlamaya gelmişti. Güneşin son kırıntıları denizin üzerinde yollar oluştururken, silüetin başı hafifçe öne eğildi. Adamın bakışları suyun yansımasında kaçırdığı fırsatları, söylenmemiş sözleri veya çoktan unutulmuş yüzleri arıyor gibiydi. 

Adam, usulca denize bir şey bıraktı. Deniz, kendisine hediye edilen armağanı hemen içine, en derine çekti. Sonra rüzgâr derin bir nefes aldı adamın yerine. Gökyüzündeki maviler daha bir ağırlaştı, geride bıraktığı o eşsiz kızıllık yerini derin bir laciverte bırakmaya hazırlandı. Adam, karanlık bir beden olarak orada dururken, aslında etrafındaki tüm o renklerin toplamı haline gelmişti. Dünya bir anlığına o sandalın çevresindeki birkaç metrelik halkada durdu. Bu manzara, bir sonun hüzünlü güzelliği, bir kabullenişin rengiydi.  Ne geçmişin ağır yükü ne de geleceğin belirsiz kaygısı bu durgun suyun yüzeyine ulaşabilirdi.

Adam, küreklere asıldı. Suyun üzerinde oluşan halkalar, yeni bir romanın ilk cümleleri gibi kıyıya doğru yayıldı. Yoksa çoktan yaşanmış bir anın tekrarı mıydı? Emin olmak mümkün değildi.

Visited 52 times, 12 visit(s) today
Close