“Mavi bir çarşaftır deniz, haydi ayaklarımızı uzatalım.” 

Bu sözlere bakıp yavan, renksiz bir cümle işte, diyebilirsiniz. Bu, arada sırada tarihi şaşar, haftalık buluşmaların vazgeçilmez yeri mavi masanın başında söylenen alışılageldik sözlerden biriydi. Gazetelerin kalitesizleştiğini gördüğü son yıllarda sıkça duyduğu bu sözün sahibini yakından tanıyordu. 

Artık iyice köhnemiş Sigorta Hanı’nın arkasında ufak bir kitapçıya uğradığı yıllar boyunca dostluğunu kazandığı Gül Cemal, dükkânının köşesinde bulunan taburesinde ünlü Alman düşünürü andıran sakalıyla beklerdi. Güçlüklerle karşılaştığı zamanlarda Gül Cemal’in kitapçı dükkânına uğrardı. Yağmur çamur demeden yılın dört mevsimi uğramaktan keyif aldığı dükkânın hemen önünden geçen caddede düzenlenen bir yürüyüşe rast gelmişti yıllar önce. Polis, kalabalığın arasına hiç acımadan daldığında tam da hanın kapısından içeri giriyordu. Bir başka sefer civardaki Rumların dükkânlarına saldırılar düzenlendiğini duymuştu. İçinde büyük bir korkunun dolaşmaya başladığı o günü Gül Cemal’le dertleşerek geçirdiklerinde bu sevdiği kitapçı dostunun şiir kitabı da yanı başlarındaydı. Oradan bir şiir çıkarıp okudukları günü hiçbir unutmamıştı. Yıllar sonra dükkâna tekrar yolunu düşürdüğünde civardaki binaların nasıl da değiştiğini görerek şaşırmıştı. Aradan belki on beş yıl kadar geçti. Duvarlardaki yazıların bir kısmı hala duruyordu. Zamana inat eden kelimelerle boy ölçüşmek ne kadar zor diye düşündü.

Hanın hemen yakınındaki duvarda yazılanlar zamanında içine işlemişti. Hafta sonunun insanın içini karartan günlerinde hiç erinmeden koşturduğu bu dükkânda geçirdiği vakitler ona bir şeyler öğrettiği için çok değerliydi. Dostluğu hissettiği bu kitapçı ziyaretlerinde aklını başından alan iki şey olurdu. Biri Mişa’ydı. Bu leydi etrafta naz yapmasıyla maruf, pamuk gibi tüylerini okşadığında şımarmasını izleyerek keyiflendikleri, kitapçı dükkânının demirbaşıydı. Diğeri de duvardaki saatin tıkırtısıydı. Koca adam günün gürültüsünü küçük sayılabilecek iki oda arasında mekik dokuyarak geçirirdi. Ha unutmayalım, mutfakta ocağa ve dolaba uğradığı zamanları da hatırlayalım. Orada bir şeyler atıştırmak için nevaleleri sakladıkları dolabın arkasında mutfağın penceresi atıl halde dururdu. Bir gün Cemal’i öfkelenmiş halde gördüğünde gençlerin birbirleriyle konuşmamalarının yarattığı keyifsizliğe şaşırmıştı. Gençler kitapçıları da ayırır olmuştu ya, buna itiraz ediyordu. Yoldan geçen yüzlerce gencin öfkesi cam çerçeve ne varsa bırakmamıştı. Gül Cemal, ülkede yayın hayatının nasıl netameli sürdüğünü iyi bilirdi. Arada sırada ümitsizliğe kapılır gibi görünse de, güçlü bir adam olduğunu etrafındaki herkes hissederdi. Bazı sabahlar erkenden Mişa’yla turlamaya çıkarlar, yokuştan aşağı salınarak denize doğru yollanırlardı. Sanki biraz sonra denize ayaklarını uzatacaklarmış gibi öyle büyük bir heyecanla giderlerdi ki, yürüyüşlerinde bile bu heyecanı hissederdiniz. 

-Mişa, mavi bir çarşaftır deniz, haydı ayaklarımızı uzatalım kızım. 

Mişa’ya seslenirken gösterdiği ebeveylik hali, yıllar önce velayetini annesine bıraktığı kendi kızı Berrak’tan farklı değildi. Mişa ve Derin epeydir ayrı düşmüşlerdi. Oysa buna ne gerek vardı? İçimi kemirmesin bütün bunlar dedi. Mişa’yı Berrak da görmek isterdi; fakat araya son zamanlarda hep bir şeyler karışır olmuştu. Babasının sakalıyla oynayacak yaşı geçen genç kızın kitaplara duyduğu sevgi, Mişa’ya duyduğu sevgiyi bastırmıyordu. O kadar zaman Mişa’nın beklediği Berrak gelmemişti de, fotoğrafını gördüğünde hemen tanıdığı Berrak’ın ardından gözyaşlarını dökmüştü. 

Yalnızlık duygusu onları hanidir sarmaya başlamıştı. Mişa, Gül Cemal ve  Berrak. 

Kitapçının hemen yakınında duvarlara yazılan aşk sözcüklerinin ötesinde, siyasi sloganlar arasında Gül Cemal’in mutfak camının kırgınlığında, hayat koşturmasının özeti karşısında zihninden hikâyeler geçiyordu. On beş yıl kadar olmuştu herhalde. Hanın girişinde Berrak da büyümüştür diye düşündü. Bir ara ufaklığın dişlerine tel taktırmışlardı. Babası pambık yürüyüşlü kızının elinden tutmuş, köşe başından çıkageliyordu. 

Erkenden buluşan dostlar rengârenk bir sofra kurmuşlardı. Zeytin siyahından, peynir beyazından, domat kırmızısından, biber yeşilinden vazgeçmeden, hanın yakınındaki bahçede yetiştirdikleri reyhanla süslenmiş, tavşankanı çayla kurdukları sofrada haşlanmış yumurtalarıyla oyun oynamışlardı. Sofra da sofraymış diyordu Gül Cemal abisine. Can dostum, dedi Gül Cemal. Sofranın da bir adının “aşk” olduğunu söylüyordu. Altın renginden zeytinyağında yüzer halde lor peynirinin banyosunda oyun oynamanın keyfiyle şiirin temlerinden bahsediyorlardı. Yeni şairlerin işi ne kadar zordu. Kendi yüzüne ayna tutan şairlerin sıralandığı bir salonda yüksekçe bir platformda şairleri izler gibi şiir üzerine konuşup duruyorlardı. Sanat bir yerde estetik arayışıydı. Biraz legoyu andıran haliyle bitmek tükenmek bilmeyen bir kavganın hikâyesiydi sanat.

Aşk nedir? sorusuna Gül Cemal şöyle yanıt vermişti: 

“-Aşk, insanın sonsuz bir inançla kendisine ait olmasını istediği mutluluğu her yönüyle bir başkasıyla paylaşması demektir.” 

Can dostunla sofrada buluştuğunda mutlu olursun. Bakarsın uzaklara, nice günler olmuştur. Yürüyüşler, protestolar, cam çerçeve bırakmayan gençler bıyıkları terlemeden yollara dökülmüşlerdir. Hafif sendeleyerek çıktığında basamakları can dostunu artık kitapçıda bulamayacağını bilmiyor muydu sanki? Pekâlâ, biliyordu tüm bu keşmekeşin ortasında yitip gidenleri. Berrak ve annesi Leyla’yla uzak bir ülkeye yerleşmeye karar vermişlerdi yıllar önce. O tarihten beri hayat ne kadar karışıklıklar içinde geçmişti. Kendime söylediğim şarkıları kimseler duymuyor diyordu. Zaman hızla akıp geçiyorsa da, bunu kabul etmekte zorlanıyordu. Sonra tembellik içindeydi yıllardır. Dolu ya da boş, batıp duran işlerin arasında sermayeyi iç etmeden yaşamaya çalışıyordu. Pambık yürüyüşlü kızın, Gül Cemal ve barışmaları için çok çaba sarf ettiği Leyla’nın hikâyeleri gittikleri uzak şehrin köprülerinden birinin üstünde çekilen fotoğrafın iliştirildiği kartpostalda kutlanırdı. Yalnızlığını hissederek kitapçının bulunduğu kata çıktı. Kapıda can dostundan kalan anıların özetini oluşturan bir söz asılıydı: “Mavi bir çarşaftır deniz, Mişa’yla maviliğe doğru yürüyoruz, sahilde görüşürüz”.

Latest posts by Murat Yümlü (see all)