İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Benim Adım Feridun” Öykü İncelemesi

Benim Adım Feridun adlı öykü şu cümleyle başlıyor: Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar, bu cümleden de anlaşılacağı gibi yazar (Mahir Ünsal Eriş) okurunu “aşk acısı” ile baş etmeye çalışan bir öykü kahramanıyla tanıştıracak. 21. asırlarda çekilen bir aşk acısı… Öncelikle bu acının nasıl bir acı olduğuna bakalım:

Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Ağzını açsan alevler püskürüverecekmişsin gibi, ciğerlerine damla damla kurşun eritiyorlarmış gibi…

Bu cümleler bize diyor ki, soyut bir acı sandığımız aşk acısı basbayağı bir işkenceye dönüşebiliyor. Bununla kalsa iyi. Göğüs kafesine sıvanan bu ateşe bir de yalnızlık eşlik ediyor. Yazar burada

onsuzluk değil, yalnızlık diye özellikle altını çiziyor. Aynada kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık…

Bir köpek bile tasmasını kavrayan ele dönüp dönüp gülümserken o böyle sevdiği, böyle kendinden vazgeçtiği halde niye yalnız, niye mutsuzdur? Bu yalnızlık üzerinde biraz daha duralım. Aşk acısı çeken kişinin çevresindekilerden bir isteği vardır:

İstiyorsun ki hep senin terk edilişinden bahsetsinler, hep seni yalnız bırakana lanetler okusunlar topluca.

Kişinin bu isteği gerçekleşiyor mu? Bir dinliyorlar, iki dinliyorlar, sonra ilgileri dağılıyor. Bu durumda o da kimseyi istemez oluyor yanında, kendi kendine kalıyor. On yedi gün evde bir başına aşk acısı çekiyor. Yalnızca sigara ve ekmek almak için dışarı çıkıyor. “Çalışmak iyileştirir.” diyenlere inat çevirilere de elini sürmüyor. (Burada kişinin çevirmenlik yaptığını anlıyoruz.) Evde hiçbir şey yapmadan vakit geçirmenin tüm kaynaklarını tüketiyor. Evinde oturup küçülüp kaybolmayı bekliyor. Ne ölüyor ne onuyor. Derken on sekizinci gün kendini kötü hissetmemenin bir yolunu bulmaya karar veriyor. Geçen on yedi günde bu yolun evde olmadığını anlıyor, dışarı çıkıyor. Evde bir başına küflenmeyecek, el de olsa bir insan sesi duyacaktır; yollara vuruyor kendini.

Dışarı çıkınca  fark ediyor ki: Sen yokken, yani sen evde aşk acısıyla bittikçe, alt üst edilen bir kum saati gibi damla damla tükenirken bu insanların hepsi yaşamaya devam ediyorlar. Bir sen yoksun içlerinde ve bunun farkında bile olmuyorlar. Seni bu hale koyan bile onların arasında dolaşıyor, yaşıyor, ediyor ama sen evde oturmuş, dünya durdu sanıyorsun.

Bu duygular, düşünceler içinde birden en iyisinin Erdek’e gitmek olduğuna karar veriyor. Doğal olarak burada neden Erdek diye düşünüyoruz. Neden Erdek? Çünkü Erdek çocukluk ve ilk gençlik yıllarının geçtiği yerdir. Buna bugünün acısına, geçmişin mutlu anılarıyla karşı durma çabası diyebiliriz. Zayıf hissettiğin bir anda geçmişe dönüp güç toplama isteği…

Akşam yedi buçuk gibi belediye otobüsüne bindim Bandırmadan, cümlesiyle yola çıkıyor, Erdek’e ulaşır ulaşmaz da daha garajda “keten bir gömleğin nemli, efil efil ılıklığı” ile kendisini karşılayan ilçenin ona iyi geleceğini fark ediyor. İlk anda bocalıyor. Gitmeseydi, bunu bana yapmasaydı belki de birlikte yürürdük şimdi sahile kadar,  diye geçiriyor aklından. Ancak hemen toparlıyor kendisini çünkü buraya bunları düşünmemek için geliyor.

Ara sokaklardan meydana doğru yürürken ilk anısı sokuluyor yanına. O küçükken babasının onu burada bir tabelacının yanına çırak verdiğini hatırlıyor. Meydana ulaşınca oradaki çay bahçelerinden birine oturuyor. İlk anısına ikincisi bu çay bahçesinde ekleniyor. Lisedeyken arkadaşlarıyla okuldan kaçıp bu çay bahçesine geldikleri günü anımsıyor. Orada, o çay bahçesinde farkına varıyor ki: İnsan aşk acısı çekerken ne aptalca ne çocukça şeyler düşünüyor. Bir kırılgan ergenlik, bir hülyalı, hicranlı hal gelip yerleşiyor aklının, dimağının tam ortasına.

İçinde bulunduğu duruma nesnel olarak bakabildiği bu ilk anda, aşk acısından kurtulma yolunda ilk adımını atıyor. Soruyor kendine: O mu (sevgili) daha uzak artık, yoksa lise yıllarım mı? Yanıtını da veriyor:  İkisi de dönmemecesine geçti gitti neticede, bu bir kabulleniş. Sevgili artık yoktur ve bundan sonra da olmayacaktır.

Abi, çayım yeni; vereyim mi? diyen garsona kafasını sallayarak olumlu yanıt veriyor ancak çay içmek içinin sıkıntısını azaltmıyor. Çay, sigara… Nereye gidersen git, aklını da cesedini de yanında taşıyorsun. Kendini birine emanet edip fırsattır deyip tüymedikçe bu alevli azaptan kurtulmanın yolu yok.

Gözü “basbayağı evden, haneden, mahalleden biri” gibi olan televizyona takılıyor. Kadir İnanır’la Türkan Şoray bir düğünde karşılıklı oynuyorlar televizyonda. Derken yeni bir karar alıyor: Bir düğüne gitmek. Biliyor ki mutlaka bir düğün vardır oralarda. Oğlan tarafı kız tarafına yakıştıracaktır onu, kız tarafı oğlan tarafına. Olup bitecektir. Düğüne gidince ne olacak?  Ya orada daha da yalnız kalıp içindeki acıyı bu yeni sıkıntıyla boğacak ya da gürültülü, hareketli bir kalabalığa karışarak biraz olsun iyileşecek, kısa süreli de olsa iyi hissedecektir ki ihtiyacı olan da budur. 

Şansı yaver gidiyor. Liseden sınıf arkadaşı Tursil Ertan’ın yiyecek içecek müdürü olduğu bir otelde yapılan bir düğünde buluyor kendini. “Düğüne mi geldin?Tanıyor musun sen bu Manyaslıları (düğün sahipleri)?” soruları geçiştirilmesi gereken sorular oluyor. Ertan’la havuzun ucundaki bara doğru ilerlerken o da öyle yapıyor. Ertan işine geri dönünce barda yalnız kalıyor.

Derken tokatlar gibi üç kere sırtına dokunan bir el, şaşkın, gülümseyen bir yüz “Feridun?” deyince bir an aklından geçse de “Ben Feridun değilim.” demek, demiyor, karşı çıkmıyor ona. Kendisini birine emanet edip tüymek geçmişti ya aklından, o tam tersini yapıyor. Kendisi birini emanet alıyor ve aynı yere varıyor. Kendisi tüyüyor, emanet aldığı kişi kalıyor: Feridun.

İstediği gibi oluyor mu? Oluyor. Kendisini iyi hissediyor. Hep güldüğünü, gülümsediğini fark ediyor. Bir sürü akrabayla tanış, el öp, çocuk başı, bebek yanağı okşa, hatta damada ve geline karşı oyna… Hiç tanımadığı biri olup hiç tanımadığı insanların aile sıcaklığı kuşatması altında sevinçten karnı düğümlenesiye mutlu oluyor. On sekizinci gününde içindeki akkor halindeki keder soğumuş, kararmaya ve taşlaşmaya başlıyor. O, (terk eden sevgili) aklına bile gelmiyor. Burada (Erdek’te), bir otelin havuz başında yapılan bu düğünde  kendisini Feridun sanan tüm bu insanlar onu seviyorlar. O, çok iyi bir Feridun oluyor.

Kıssadan Hisse

Tam burada Nazım Hikmet’i anmanın yeridir. Nazım, karısına yazdığı bir mektupta en fazla bir yıl sürer/yirminci asırlarda/ölüm acısı diyordu. Bizi terk eden sevgiliyi de öldü kabul edersek 21. asırlarda bu acının on sekiz gün sürmesi iyidir. Hayat, gidenin ardından uzun uzun ah vah etmek için çok kısa.

Burada küçük bir güncellemeyi de araya sıkıştıralım. Sevgilimiz biz terk etti diye ne kendimizi ne de onu vurmaya, kırmaya, öldürmeye kalkmadan diyoruz ki: Aşk elbette güzel ama bitince de biter. Hayat devam eder.

Kaynak:

Mahir Ünsal Eriş, Olduğu Kadar Güzeldik, 6. Baskı, İletişim Yayınları, 2017

Yorumlar kapatıldı.