Gökyüzü simsiyah bulutlarla kaplıydı, birazdan gök yarılacak yağmur damlaları yeryüzüne inecekti. Umut, gök gürültüsüne uyandı. Koltuğun üzerine basıp perdeyi araladı. Dışarıya baktığında çoktan kaldırımlar açık gri rengini terk etmişti. “Acaba yine evi su basar mı?” diye geçirdi aklından. Her yağmur sonrası evinin sular altında kalmasından sıkılmıştı. Elinden gelen bir şey yoktu. Üniversiteyi birkaç ay önce bitirmiş ve henüz bir iş bulamamıştı. Ailesinden gelen parayla İstanbul gibi bir şehirde yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. Her gün bir işe başvuruyordu ama sonuç hep aynıydı: “Biz sizi ararız.”

Dışarıya baktıktan sonra perdeyi kapattı. Ayaküstü bir şeyler atıştırıp iş görüşmesi için çağırıldığı şirkete gitmek için hazırlandı. Takım elbisesini giydi, saçını taradı, parfümünü sıktı, telefonuna kulaklığını taktı, şemsiyesini aldı. Merdivenlerde ev sahibiyle karşılaşmamak için hızlıca apartmandan çıktı. Otobüs durağına yürümeye koyuldu. “Bu işe alınsam da şu evden kurtulsam belki gitmek istediğim ve bir türlü gidemediğim tiyatro oyunlarına da giderim, belki hep almak istediğim ve bir türlü alamadığım o fotoğraf makinesini de alırım,” dedi kendi kendine. Düşüncelerinin içinde kaybolduğu anda otobüs durağa yaklaştı. Şemsiyesini kapattı, otobüse bindi. Otobüs içinde ilerleyip arkadaki boş koltuklardan birine oturdu. Başını cama yasladı ve her gün yaptığı gibi yolcuları inceledi.  İnsanlar hakkında tahminler yürütmeye başladı: “Şu kadının adı Eda, yok yok Ece. Bir plaza çalışanı, duruşundan belli. Saatlerce masa başında çalışmaktan kamburlaşmaya başlamıştı. Yorgun görünüyor, gözlerinin etrafı morarmış. Büyük ihtimalle, patronu tarafından baskıya uğruyor ve çoğu zaman mesaiye kalıyordu. İşsiz kalmamak için sesini çıkaramıyordu. Günün birinde bir kâğıt, üzerindeki baskıdan nasıl kurtaracağını öğretecek ona.”

Umut, ineceği durağa yaklaştığını görünce düşüncelerini bir kenara bırakıp kapıya doğru yöneldi. Otobüsten iner inmez şemsiyesini açtı. Koşar adım iş görüşmesine gideceği şirkete yürüdü. Kısa bir süre sonra şirkete ulaştı ve güvenlikten geçerek görüşmenin yapılacağı kata çıktı. Kattaki sekretere iş görüşmesi için geldiğini söyledi. Bir süre bekledikten sonra “Güvenç Özlü – İnsan Kaynakları Müdürü” yazan kapıdan içeri girdi. Umut, görüşme için hazırladığı özgeçmişi takdim ettikten sonra masanın karşısına konumlandırılmış olan koltuğa oturdu. Güvenç Bey sorularını yöneltmeye başladı. Umut, bu duruma alışkın olduğu için sorulan her soruya hızlıca cevap veriyordu. Her iş görüşmesinde sorulan saçma soruları bile oldukça iyi bir şekilde yanıtlıyordu. Umut’un aklı ara sıra evine kadar gidip geliyordu, “Ya evi su basmışsa.” Güvenç Bey’in yönelttiği sorularla bu düşünceyi terk ediyordu. Soruyu cevapladıktan sonra ise farklı bir düşünceyi dalıyor ve karşısında oturan kişi hakkında fikirler üretiyordu: “Güvenç Özlü, 35-40 yaşlarında. Giyimine göre maaşı oldukça iyi. Sanırım Egeli, evet evet kesinkes Egeliydi. Uzun süredir İstanbul’da yaşamasına rağmen bazı kelimeleri hala bölgenin söyleyiş tarzında telaffuz ediyordu. Parmağında yüzük olduğuna göre ya nişanlı ya da evli ama yaşını göz önünde bulunduracak olursak evli olma ihtimali daha yüksek.”  Güvenç Bey, birkaç soru daha sorduktan sonra görüşmenin bittiğini söyledi. Görüşmenin sonucunun olumlu olması durumunda “Biz sizi ararız,” dedi. “Biz sizi ararız” cümlesini duyar duymaz Umut kendini odanın dışına attı. Hızlıca şirketten çıktı. Kulaklığını taktı, yağmur hala yağmaya devam ediyordu. Bu sefer şemsiyesini açmadı, ellerini cebine soktu ve yürümeye başladı. Kendini yağmur damlalarına teslim etti, yağmur damlalarının sıkıntılarından kurtarabileceğine inanmak istedi. Dinlediği şarkıyı mırıldandı. Yanından geçen insanların onun hakkında ne düşündüğü anlamaya çalıştı. Kısa bir süre sonra bundan vazgeçti ve şarkıyı mırıldanmayı devam etti. Otobüs durağına gelinceye kadar sırılsıklam olmuştu, otobüse bindi. Sabahki kadar şanslı değildi, bütün yol boyunca ayakta yolculuk edecekti. Sıcaklık farkından dolayı otobüsün camında oluşmuş olan buğuyu eliyle sildi. Trafikten istifade ederek dışarıdan geçen insanlara yöneltti bakışlarını. Bazıları onun gibi hayattan bezmiş gibiydi, bazıları ise onun tam tersine hayatta sımsıkı sarılmış gibiydi. Umut bir yandan ev sahibine görünmeden eve girme hesapları yaparken bir yandan da ne kadar parası kaldığını hesaplıyordu. Bir an içinden “Keşke annemi dinleseydim de başka bir bölüm okusaydım,” diye geçirdi. Okuduğu bölümü tercih ederken annesiyle tartışmış ve zor da olsa bu bölümde okumak istediğine onu da ikna etmişti. Ama sonuç annesinin dediği gibi olmuştu.

Otobüs yolculuğu sona erdi, eve doğru yürüdü. Eve girmesine ramak kala yağmur kesildi ve Umut’un aklına yine o düşünce geldi: “Ya evi su bastıysa.” En son üç ay önce yağan yağmurda evi su basmıştı ve evdeki çoğu elektronik eşyayı kullanılmaz hale getirmişti. O gün evde sağlam eşyaların bugün evi su basması durumda kullanılmaz hale gelmesinden korkuyordu. Apartmana girdi ve hızlı adımlarla merdivenlerden inip evine girdi. Korktuğu başına gelmemişti, evi kendisinden daha kuruydu. Hasta olup son parasını da doktora vermemek için ıslak takım elbisesini ve iç çamaşırlarını çıkardı. Aynada kendisine baktı, ıslanmış köpek yavrusuna dönmüştü. Dolaptan aldığı havluyla saçlarını kurutup üzerine bir şeyler giydi. Çay içerek içini ısıtmayı ve içinde buz tutmuş duygularını çözmeye karar verdi. Mutfaktaki piknik tüpünü yakıp çayını koydu. Çayın demlenmesini beklerken annesini arayıp para istemeyi düşündü, hızlıca bu düşünceyi terk etti. Çayı aldı ve televizyonun karşısına oturdu. Haberleri izlemeye karar verdi; “Ankara Polatlı’da kaybolan sekiz yaşındaki Eylül Yağlıkara’nın cansız bedeni, köye bir kilometre uzaklıkta yeni dikilmiş elektrik direğinin dibinde gömülü bulundu. Eylül’ün boğularak öldürüldüğü, vücudunda kesici ve delici alet tarafından bırakılan izlere rastlandığı öğrenildi.” Bu haber Umut’u mahvetmişti, aklına kız kardeşi gelmişti. İçinden geçenleri daha fazla muhafaza edemedi ve söylemek istediklerini gözlerinden süzülen yaşlarla ifade etmeye çalıştı. Televizyonu kapattı, yatağına yöneldi. Başını yastığa koydu, hala az önceki haberin etkisindeydi ve uzunca bir süre haberi izlediği anın etkisinde kalacaktı.

Başını yastığa koyduktan kısa süre sonra kapının çalınmasıyla uzandığı yatağından irkilerek kalktı. Kapının dürbününden baktığında gördüğü kişi ev sahibiydi. Kapıyı açıp açmamak arasında gelgitler yaşadı, sonunda ses çıkarmadan yatağına dönmeye karar verdi. “Zaten birkaç güne annemin gönderdiği para hesabımı yatmış olur. Ben de hemen kirayı ödeyip bu gözünün feri sönmüş kadına parasını veririm,” diye geçirdi içinden. Bu düşünceyi kabul eder etmez bugün yorgunluğunu atmak için uyamaya karar verdi. Yatağına uzandı, battaniyesini üzerine çekti ve düşler âlemine doğru olan yolculuğuna başladı. “Sabah otobüste gördüğü Ece’yle karşılaştı, ilk önce. Ece’nin sabahki halinden eser kalmamıştı. Gözlerinin etrafındaki morluklar ve kambur duruşu yok olmuştu. Üzerinde koyu yeşil bir elbise vardı. Elbisenin üzerinde de kıpkırmızı bir yelek ve elinde de bir tomar kâğıt… Umut, Ece’yi gördüğü yeri bir yerden çıkaracak gibi oldu. Biraz yürüyünce buranın iş görüşmesi yaptığı şirket olduğunun farkına vardı. Ece’ye doğru yaklaştı ve Ece’nin uzattığı kâğıdı eline aldı. Kâğıdın üzerinde koyu ve büyük puntolarla: Paranın padişahlığını, karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! yazdığını gördü. Umut, Ece’ye adına yakışırcasına gülümsedi. Ece’den aldığı kâğıdı katlayıp ceketinin iç cebine koydu. Umut, şirkete girmek için harekete geçmişti ama aklı Ece’de kalmıştı. Şirketin kapısından içeri girdi, asansöre bindi ve Güvenç Bey’in odasının olduğu katta indi. Kapının üzerine kendi adını görünce afallamıştı. Kapıyı açıp odaya girdi ve odada ne Güvenç Bey ne de Güvenç Özlü yazan kalem seti vardı. Odanın camından dışarıya baktı, gökyüzü bulutlanmıştı. Yağmur yağmak üzeriydi. Gözleriyle Ece’yi aradı ama göremedi.

Mutfaktan gelen yanık kokusu Umut’un düş yolculuğunu sonlandırdı. Birkaç saat önce demlediği çayın altını nasıl kapatmayı unuttuğunu sorguladı. O anı hatırladı. Ondan sonra Eylül’ünün gözleri geldi gözlerinin önüne, Eylül’ün gülüşü düştü aklına… Piknik tüpünü kapattı, ülkenin geleceği gibi simsiyah kararan çaydanlığı lavaboya bıraktı. Yere oturup sırtını mutfak tezgâhına dayadı. Gözleri duvardaki sıva çatlağına takıldı, cebinden telefonu çıkarıp saate baktı: “23:15”. O anın etkisini hafifletmek için kardeşinin sesini duymak istedi. Arama tuşuna bastı ve telefonu kulağına götürdü. Telefonu uzun uzun çaldırdı fakat telefonu açan olmadı. Umut’un içindeki sıkıntı gitgide büyüdü, büyüdü, büyüdü. Umut adeta bu sıkıntı evreninde kayboldu. Gözüne sabaha kadar bir damla uyku girmedi. Gün ışığı uzun yolculuğunun sonunda mutfağın küçük camından içeri girip Umut’un yüzünde küçük bir mola verdi. Gözlerini duvardaki çatlaktan alıp cama çevirdi. Cebinden telefonu çıkardı, saate baktı ve kardeşini tekrar aramaya karar verdi. Telefon bir müddet çaldıktan sonra, uyku mahmuru bir ses “Alo abi?” dedi. Umut, kardeşinin sesini duyar duymaz içinde kaybolduğu sıkıntı evreninden bir an da olsa çıktı. Derin bir nefes aldı, telefonu kapattı. Mutfak tezgâhından destek alarak ayağa kalktı. Kendini uzay boşluğuna atlayan bir astronot edasıyla yatağına bırakıverdi. Artık, yarım kalan düş yolculuğuna devam edebilirdi.

Visited 2 times, 1 visit(s) today
Close