Onun gelişini küçük evlerinin geniş penceresine yaslanarak dört gözle beklerdi. Ne zaman ki demir bahçe kapısının yağlanmak istediği için ağlıyormuş gibi çıkardığı sesi işitse “Heh tamam geldi ” deyip deli gibi dışarı fırlardı. Bütün gün sabırsızlıkla beklediği o an gelmişti işte. Şimşirlerle çevrelenmiş bahçenin koridorunu koşarak geçerken burnuna gelen leylak ve hanımeli kokularını içine çekerek hızlıca onun kucağına atlardı. “Dur dur düşüreceksin beni” Gerçekten de adamcağız elindeki paketlerle bir iki sendeler sonra düzelirdi. Çok hasretti babasına ne yapsın Taner Bey, uzak yol kaptanıydı. Okyanusları geçip senede bir iki defa anca gelirdi evine. Gelince de duramaz İstanbul’u bir dolanır Mısır Çarşısına, sahaflara, Kapalıçarşıya, Cağaloğlu’na uğramadan edemez küçük bir yarımada turu atardı. Taner Bey’in her zaman yapmaktan zevk aldığı ritüellerinden biriydi bu. Mutlaka gelirken de kocaman iki paketle gelir birinde Aslı’nın en sevdiği kuruyemişler, şekerlemeler, lokumlar, bisküviler olur bir bir sıralanırdı sofadaki masanın üzerine. Öbür pakette ise onu en çok heyecanlandıran, hayal dünyasını zenginleştiren, onu başka diyarlara götüren, hayatına ışık tutacak bilgiler edindiği renkli bir dünyanın içinde bulduğu kitaplar vardı. Kendinden küçük iki kardeşi de halının üzerine yayılmış kitaplara beğeniyle bakar en güzelini seçmek için aralarında bir kargaşa bir itiş kakış yaşanır kitabını alan kenara çekilirdi. Bir tek burada bencillik yapardı Aslı. Kollarının uzunluğundan faydalanıp birçok kitabı kapardı hemen ama babası araya girer, “Hepiniz için alındı o kitaplar birbirinizle değiş tokuş yapıp paylaşacaksınız tamam mı Aslı? Hepsini alman doğru değil sonra bozuşuruz bak!” Sonra geçerdi evin en ıssız köşesine sayfaları titizlikle çevirir çevirdikçe keskin bir mürekkep, kâğıt kokusu etrafa yayılır okudukça göz bebekleri aldığı hazla büyürdü adeta. 

Maun kaplı masanın başında babasının ona ilk aldığı kitap parmaklarının arasında gitmişti yıllar öncesine… Küçükken duyduğu o kâğıt kokusu yine burnuna dayanmıştı. Hafızasında babasının görüntüsü hiç silinmiyordu. Başında daima fötr şapka, yuvarlak yüzü, kalkık burnu, bıyıksız ince dudakları, keskin bakışları, ciddi ve merhametli duruşu hep gözünün önündeydi. Sanki eskisi gibi bahçe kapısından içeri girecekmiş gibi… 

Babası kitap sevgisini öyle bir aşılamıştı ki dallanıp budaklanmıştı. Yazdıkça yazmış, yazdıkları merakla okunan, sevilen bir yazar ortaya çıkmıştı. Affetmeyi ve paylaşmayı özellikle vurgulardı, o da yazarak paylaştı duygularını, yaşadıklarını, sevgilerini, hüzünlerini, ayrılıklarını… En son yazdığı kitapta başarısı doruğa çıkmıştı. Acıyı, ayrılığı babasını ondan koparan o talihsiz kazanın ardındaki hislerini, boşluğu, derinden bağlılığını, yokluğunu sade ve gerçekçi bir dille aktarmıştı kalemine. Bir de o kazadan geriye kalan karanlık bir çift göz bu sahiciliğe eşlik ediyordu. Her yer siyah giyinmiş, her yer karanlık, zifir. Bir ışık aramıştı ama bulamadı. Gözlerine inen kalın perdeyi bir türlü kaldıramıyordu. Güzel gözleri karanlığa gömülmüştü. Hem de dikkatsiz ve acemi olan bir sürücünün neden olduğu o şansız an. Babasının görüntüsü aklından hiç çıkmıyordu. Karanlıkların içinden ona gülerek bakan yüzü, minicik bir pırıltıyken gittikçe büyüyen bir ışık topuna dönüşüyordu. Uzaklardan bile onu güç veren koruyan gölgesi hep üzerinde. Bağışlamayı öğütleyen sözleri hep kulağında çınlıyordu. 

Parmakları klavyenin üzerinde kabartmaları ararken odayı mis gibi kahve kokusu sardı. Daha sonra da 

yardımcısı Esin’in fincanı masaya bıraktığını anladı. “Aslı Hanım, o gazeteci var ya Oğuz Bey saat ikide gelecek hatırlatayım dedim” “Hay Allah unutmuştum. İyi ki hatırlattın” “Ben ne için buradayım Aslı Hanım.” “Neyse fazla sürmez herhalde” “Bilemiyorum ki o çok okunan popüler bir dergi sizin hakkınızda merak edilenleri hepsini sorarlar. Valla çok ısrarcı biri ne yaptı ne etti röportajı kaptı.” “Gelsin bakalım. Sorsun sorularını okuyucuların da beni tanımaları, bilmeleri hakları değil mi?” ” Öyle tabii” 

Oğuz Bey’in içeri girmesiyle odada bir şaşkınlık, bir sessizlik oluşmuştu birden. Esin’in şaşkınlığını anlamak için görmeye gerek yoktu. O kadar hissediliyordu ki. Aslı karşısında oturan kişinin kendisi gibi görme özürlü olduğunu tokalaşmak için ellerini aramalarından, ağır hareketlerinden anlamıştı. “Garip bir tesadüftü doğrusu. Bir gazeteci olarak o benim kör olduğumu biliyor olmalıydı. Her ne kadar bunun bilinmesinden hoşlanmasam da bir araştırmaya bakardı ama onun görme engelli olması benim için kesinlikle sürpriz oldu.” Diye içinden geçirdi. Havada tanımlayamadığı negatif bir elektrik vardı. Oğuz Bey pürüzlü sesini düzeltmeye çalışarak konuşmaya devam ediyordu ama Aslı içindeki gerginliği bir türlü atamıyor, kendini sohbetin içine alamıyordu. Bunu Oğuz Bey’in fark ettiğini anladı. Birden bıçak gibi keskin bir sessizlik oldu. İkisi de konuşmuyordu. İlk konuşan Oğuz Bey oldu. Tuttuğu nefesini kederle bırakarak; “Aslında buraya geliş nedenim röportaj değil. Çok başka bir şey sizden özür dilemek, af dilemek için geldim.” Aslı bir şaşkınlık daha yaşadı. Neler oluyordu böyle biri bir şaka mı yapıyordu. “Ne dediğinizi anlayamadım. Ne özürü ne affı?” “Aslı Hanım” Yine bir sessizlik oldu. “Aslı Hanım, ben yıllar önce yaşanan sizi acılara boğan o kazaya sebebiyet veren kişiyim.” Uzun bir sessizlik daha Aslı’nın içinde fırtınalar kopuyor. Karşısındaki insanı parçalamak istiyor ama yerinden kıpırdayamıyordu. Yıllar sonra neden gelmişti bu adam acılarını tazelemek için mi? Bacakları titreyerek zar zor yerinden kalktı. Adamın da ayağa kalktığını anladı ellerinde bir sıcaklık hissetti. Oğuz Bey’in ellerini tuttuğunu o zaman anladı. “Ne yüzle ne cesaretle buraya geldiniz? Niye? Beni tekrar niye üzmek istiyorsunuz? O kaza babamı benden aldı. Daha olmadı gözlerimi kaybettim. Hepsi sizin suçunuz. Sizin dikkatsizliğiniz” “Affedin Aslı Hanım isteyerek yapmadım. Kesinlikle bir kaza evet o gün acelem vardı. Havanın yağışlı oluşu birden önüme çıkışınız. Tabi bunlar bir mazeret değil ama inanın ben de çok acılar çektim.” Aslı dinlemek istemiyordu. O sinirle o hiddetle masanın üzerindekileri bastonuyla vurarak yere düşürdü. “Bunun bir mazereti olamaz, evet ölümlü dünya babamın acısını kabullenmem çok zor oldu. Yüreğimdeki ateşi bastırmayı zor da olsa başardım ama yirmi yaşındaki bir kızın her şeyini aldınız. Gözlerinizin bir daha göremeyeceğini, hayallerinizin solduğunu, istikbalinizin istediğiniz gibi olmayacağını, sevdiğinizle bir dünya kuramayacağınızı siz bilemezsiniz. Yeşil’in Mavi’nin Güneş’in, Ay’ın hep karanlık tarafını görmeye mahkûm ettiniz beni.” Bunları söyledikten sonra karşısındaki kişinin de görmediğini hatırladı. Yoksa yanlış mı anlamıştı. 

“Sakin olun lütfen aynı duyguları paylaşıyorum. Anladığınız üzere ben de görmüyorum. Aynı hisleri duymakta eşitiz.” Aslı, bir yerlerden su bulup yüzünü ıslattı. Biraz ferahladı. Yıllarca içinde biriktirdiği zehiri boşaltmıştı. Uzun bir süre bu anı bekliyor gibiydi. Kazadan sonra acılarıyla boğuşurken karşı tarafı adalete teslim etmiş, bir daha da o kişiyle ilgilenmemiş, nefretini içinde tutmuştu. Adını bile doğru düzgün hatırlamıyordu. O anı kendi içinde dondurmuştu sanki. Oğuz Bey’in sesini tekrar duydu. 

“O kaza tek sizin hayatınızı karartmadı. Benim de canım çok yandı. Ben de gözlerimi kaybedip karanlıklara gömüldüm. Ben de yirmili yaşlarımın başında hayallerime veda ettim. Tıpkı sizin gibi. Yani cezamı fazlasıyla yıllarca çektim. Siz acılarla boğuşurken ben de aynı acılar içindeydim.” Aslı, o kazanın ardından yaşananları hep kendi açısından bakmıştı. Karşı tarafın neler yaşadığından habersizdi doğal olarak. Oğuz Bey, ayağa kalkıp onun yanına geldi. “Lütfen Aslı Hanım, bütün bu söylediklerime inanın. İkimiz içinde hayat zor başlamış oldu ama bundan sonra daha farklı olabilir. Kin tutmak bizi çok yıpratır. Affınız benim için çok önemli.” Aslı, karşısındaki kişinin üzgün, kederli halinin ona fazlasıyla geçtiğini hissedebiliyordu. Yıllardır konuşmaktan kaçındığı olayın bir tür hesaplaşmasını yapmışlardı. Oğuz Bey’in kederli oluşu, hisleri, samimiyeti geçmişti ona. Yıllardır onun da bu acıyla yoğrulduğu belli oluyordu. Yoksa o kadar zaman sonra karşısına çıkma cesaretini gösterebilir miydi? Odadan çıktığını kapının yavaşça kapanmasından anladı. Tekrar klavyesinin başına geçti. Artık yazması gereken yeni bir kitabı vardı. Konusu çok sahici, çok çarpıcı olan yeni bir hayatın içine doğru yolculuğa çıktı.

Işın Güvel
Latest posts by Işın Güvel (see all)
Visited 22 times, 1 visit(s) today
Close