Yazar: 11:06 Dizi İncelemesi, İnceleme

Büyük Romanların Kaderi: “Sinema onları asla tam yakalayamaz.” Masumiyet Müzesi

Edebiyatın sinemayla karşılaştığında genellikle başına gelen talihsizliği bir kez daha izliyoruz

Masumiyet Müzesi romanı iki kez filme uyarlandı. Biri belgesel film (2015), diğeri de yakın zamanda Netflix yapımı dizi film platformda yerini aldı. “Hatıraların Masumiyeti” (Innocence of Memories) adıyla yapılan belgesel filmin yönetmeni Grant Gee, onu alışılagelmiş bir kitap uyarlamasından ziyade, romanın ruhunu ve İstanbul’un melankolisini görsel deneme şeklinde sunan özel bir yapım ortaya koymuştu. Çalışma, klasik olay örgüsünü takip etmedi. Daha ziyade romanın ruhuna ve İstanbul’un o dönemki atmosferine odaklanmıştı. Film, romanın geçtiği mekânları, nesneleri ve karakterlerin hissettiklerini belgesel estetiğiyle sunmuş ve romanın edebi derinliğini basitleştirmeden görsel bir şiirle desteklemişti. Bu açıdan yapım bir “uyarlama” değil, bir “yol arkadaşı” olarak anılabilir. Gee’nin filminde romanda olmayan bir Ayla karakteri vardır. Kemal ve Füsun’un hikâyesini, Füsun’un arkadaşı Ayla’nın gözünden ve onun anlatımıyla dinleriz. Romanın baskın duygusu olan “hüzün”, filmin sinematografisinde (gece çekimleri, sokak lambaları, Boğaz manzaraları) oldukça başarılı biçimde korunmuştur. Gee’nin film çekiminde Orhan Pamuk yine bizzat yer almıştı. 

Netflix uyarlaması ise Ertan Kurtulan tarafından kaleme alındı. Peki bu gerçek uyarlamada Kurtulan’ın eli ne kadar güçlüydü? Roman irtifa kaybetti mi? Kalitesinden ödün verdi mi? Bazı açılardan yanıt kesinlikle evet ama bu, estetiği değersizleştirmedi. Film hâlâ tetikleyici bir işleve sahip. Her şeyden evvel romanı yeniden okumaya sevk ediyor, müzeyi gezdiriyor ve düşündürüyor ama edebi ve psikolojik derinlik, romandaki gibi yaşanmıyor. İşin ayrıntısı, elbette tatmin edici bir analizi gerektiriyor. En başta, Kurtulan’ın elini güçlü kılan unsurlar var.  İlki, iç sesin dramatik bir aksiyona geçişteki başarısıdır. İç sesin yoğunluğu zaman zaman sıkıcı bir durum alsa da ve takibi zorlaştırsa da yapacak bir şey yok çünkü, romanın %80’i Kemal’in iç monoloğudur. Bu eksiltilseydi bütünsellik bozulurdu. Soyut düşüncelerin eyleme dökülebilmesi yine senaristin başarısıdır. Diğer taraftan Kurtulan bu projede basit bir diyalog yazmadı, dönemin sosyal kodlarını, 70’ler burjuvazisini, mahallelerin kültürel dinamiğini ekrana taşıdı ve hikâyenin içine organik biçimde yedirebilmekle gücü elde etti. 

Bu tür edebi roman uyarlamalarında anlatıya yüzde yüz sadakat hem mümkün değildir hem de bir tuzaktır. Çünkü kelimelerle görüntüler her zaman eşleşemezler; kelimelerin görüntüye iyi tercüme edilmesi senaristin başarısı için yeterli bir kıstastır. Bence asıl olan, romandaki duygulara sadık kalınmasıdır. Toparlamak gerekirse, bir uyarlama kitabın tam “resimli hali” olamaz. Bu nedenle kitap okyanus ise film göldür. Kimse “diziyi izledim, kitabını okumama gerek kalmadı,” demesin. O roman mutlaka okunmalıdır.

Netflix dizisi, romandaki olayların nasıl yaşandığına odaklanarak, bizi 1975’in Nişantaşı’na götürür ve o aşkın ve acıların tam ortasına bırakır.  Orhan Pamuk’un romanda kelimelerle inşa ettiği “eşyaların tesellisi” teması, ekranda yerini görselin sorumluluğuna bırakır. Masumiyet Müzesi’nin görsel aktarımdaki en büyük zorluğu, eserin yalnızca bir hikâye anlatmaması, bir bilinç laboratuvarı ve başlı başına bir saplantı arkeolojisi olmasıdır. Eser,  klasik anlamda bir “aşk” anlatısı değil, Kemal’in saplantısının estetikleştirilmiş bir güncesidir. Romanın gücü, nesneler aracılığıyla inşa edilen hafıza mimarisindedir. Film ise bu mimariyi görselleştirirken kameralarını, İstanbul’un 70’ler nostaljisine çevirir. Puslu tonlar, vitrinlerdeki objeler, sokakların karmaşık düzensizliği, şehrin göbeğinde seyreden freni patlayan tankerler, dönemin modası kıyafetler… Hepsi birer sembol olarak aynı güçle kadraja girer. Fakat sembol ile dekor arasındaki fark herkes tarafından ayırt edilemez (Yönetmen bunu her ne kadar başarmış olsa da). Burada asıl konuşulması gereken nokta, Orhan Pamuk’un sembolik anlatısıdır ve müze fikri zaten başlı başına bir metafor: Aşkın dondurulması, zamanın vitrinlerde muhafaza edilmesi, kaybın nesneye indirgenerek kontrol altına alınmasıdır. Kemal, Füsun’a değil, Füsun’un bıraktığı izlere âşıktır. Bedenin yerini eşyalar alır. Bakış canlıdan cansıza kayar. Bunlar da güçlü sinemasal malzemelerdir ve nesnelerin bu şekilde konumlanması çoğu zaman karakterlerin içsel mesafesini yansıtır. Ancak kimi sahnelerde bu semboller o kadar işaret edilmiş ki izleyicinin sezgisini zayıflatarak kalın bir kalemle çizilmiş. Oysa iyi sinema bağırmaz, fısıldar.

Her sembol, her nesne ve her mekân; psikolojik, sınıfsal ve estetik katmanlar taşır. Füsun’un derinliği ile ‘Osmanlı artığı’ burjuva erkeklerin ve sosyete figürlerinin iktidar mekanizmaları, anlatının dokusunu örer. Bu öylesine ince bir örgüdür ki; görselliğin sunduğu çekicilik, o derindeki ‘sessiz şımarıklığın’ izlerini bazen görünmez kılabilir. Şimdi, eserin ekrana yansıyan o güçlü sembollerine daha yakından bakalım.

4213 sigara izmariti : Şahsi fikrimce, bu kadar çok sayıda izmaritin yan yana dizildiği o devasa duvarı görmek ürpertici bir deneyim. Tabii bir çöpü, sanat eserine dönüştürmek olağanüstü bir düşüncedir: Saplantılı aşkın çöplüğünden sanata… Önceleri ben bunu, Orhan Pamuk’un romanı yazarken içtiği sigaralar sanmıştım. Ancak bu duvarın asıl gücü, hikâyedeki diğer muallaklar gibi tam da bu çelişkide yatıyor.

Sahte çanta: Yalnızca sınıfsal bir ima değil; taklit, temsil ve arzu edilen ama aslına erişilemeyen bir hayatın maddi karşılığıdır. Çünkü Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk da bir bakıma sahtedir. Çanta burada hem sınıf atlama hayalinin hem de arzunun yapaylığının simgesidir; sahicilik ile taklit arasındaki gerilim, ilişkinin de temel dinamiğidir.

Salyangoz:  Yavaşlık, iz bırakma ve kabuğuna çekilme… Kemal’in psikolojisinin âdeta zoolojik bir metaforu. Özellikle Anadolu Hisarı’ndaki nişanlılık döneminde görülen salyangoz; ilerlemeyen, kendi içine kıvrılan zamanı temsil eder. Bu, ilişkilerin askıda kaldığı, yapışkan bir sürekliliğe dönüştüğü bir ruh halidir. Salyangoz aynı zamanda yükünü, yani kabuğunu sırtında taşır; Kemal de geçmişini ve takıntısını sırtında taşımaktadır. Bu sembolün anlatının temposuna paralel bir ağırlaşma sağladığını kabul etmek gerekir. Kemal’in de fiziksel kamburluğu bu metoforun farklı bir ifadesidir. 

Kemal’in babasının sevgilisine aldığı küpeler: Kuşaklar arası tekrarın nesnesi ve arzunun mirasıdır. Erkeklerin hayatındaki “ikinci kadın” motifi, hem burjuva ahlakının ikiyüzlülüğünü hem de Kemal’in kaderini işaret eder. Baba figürü burada yalnızca biyolojik değil, davranışsal bir kalıp bırakır; Kemal’in Füsun’la kurduğu ilişki, babasının yaşadığı ikili hayatın romantize edilmiş bir devamı gibidir.

Kelebek Küpenin Teki: En belirgin sembol olarak burada şiirsel zirvesine ulaşır. Kelebek klasik anlamda geçiciliğin ve dönüşümün sembolüdür ancak “tek” oluşu eksikliği vurgular. Çift olması gereken bir nesnenin yarım kalması, ilişkinin ontolojik eksikliğini anlatır. Kelebeğin ömrünün kısalığı ile Kemal’in sonsuz takıntısı arasındaki ironi, sembolü daha da güçlendirir. Semboller sezdirildiği sürece yaşar, açıklandığı an ölür; bu yapımda imgelerin kendi başına var olmasına izin verilmiş olması ciddi bir başarıdır.

Ayçiçeği tarlası: Trajik döngünün en vurucu noktası. Kemal ile ilk beraberliğinin sonrasında hazzın görüntüsü olan tarlasının ölümle mühürlenmesi, edebiyat tarihinin en güçlü felsefi ikilemini sunar: Haz ve ölüm (Eros ve Thanatos) [1]

Nesne dışı vurguların başında Belkıs’ın ölümü gelir. Kazaya Kemal değil, Füsun dikkat kesilir. Kemal ise oradan bir an evvel uzaklaşmak ister, yakalanmamak için. Burada erkek egemen rahatlık Belkıs’ın ölümüyle değil, asıl Füsun’un terk edişiyle yerle bir olur. Ölüm burada bir terk ediş, mülkiyet sisteminin çöküşü olarak gösterilir, bir keder olarak değil. Çünkü baştan sona işlenen sınıfsal ayrımcılık ve arzunun merkezinde olma imtiyazı; Kemal’in Füsun’u sevdiğini sanırken aslında Füsun’u yalnızca ‘erişilebilir, bekleyen ve her an geri dönülebilir bir ihtimal’ olarak konumlandırdığını açık eder. Tıpkı babasının, sevgilisini aile düzenine paralel bir çizgide yürütmesi gibi… Bu durum, Osmanlı artığı burjuva erkekliğinin rafine ama ikiyüzlü konforudur. Füsun’un terk edişi, işte tam da bu konforu paramparça eder.

Terk eden taraf kadın olduğunda anlatı tamamen yer değiştirir. Erkek özne olmaktan çıkar ve saplantılı nesneye dönüşür. Bekleyen olur. Özleyen olur. Acı çeken olur. Aslında o ıstırapların hepsi, erkeğin gecikmiş cezasıdır. Güç dengesi tersine döner. İktidarın kaybını temsil eder. Füsun’un sessiz ve soğuk terk edişi, bilinçli olarak dramatik bir isyan gibi verilmez. Net bir kırılma yaratır. Erkek egemen rahatlık genelde büyük çatışmalarla değil, küçük ama kesin bir geri çekilmeyle yıkılır. Kemal’in sonrasında yaptığı ise bir restorasyondur. Nesne toplar, zamanı dondurur ve geçmişi arşivler. Neden? Çünkü canlı bir kadını kontrol edememiştir. Müze de aslında kaybedilen iktidarın telafisidir. “Madem sana sahip olamadım, hatıranı sahiplenirim.” Bu romantik bir eylem değil, iktidar arzusunun estetikleştirilmesidir. 

Yani hikâyedeki nesneler yalnızca aksesuar değil, bilinçdışının vitrindeki izdüşümleridir.

Psikolojik açıdan bakıldığında Kemal, aslında narsisistik bir koleksiyoncudur. Arzuladığı şey Füsun’un kendisi değil, onun temsil ettiği imkânsızlıktır. Dizi bu obsesyonu başarıyla yansıtıyor; fakat romanın iç monologlarında hissettiğimiz o boğucu dünya, sinemada yeterince derinleşemiyor. Çünkü sinema, özellikle dijital platform estetiğiyle üretildiğinde, doğası gereği o içsel sessizliğe karşı sabırlı olamıyor. Duyguların hızla seyirciye servis edilmesi gerekliliği, derin bir içsel keşfe her zaman izin vermiyor. Bu durum biraz da platform yayıncılığının dramatizasyon yapısından kaynaklanıyor. Yine de haksızlık etmeyelim; yapım, çağdaş Türk işlerinden çok daha estetik ve kaliteli bir çizgide duruyor. Her ne kadar Pamuk’un ironik mesafesi ve o hafif entelektüel alayı perdede yeterince hissedilmese de saplantının romandaki groteskliğini tam olarak açığa çıkaramıyor olsa da… İşte, en başta belirttiğim gibi: Bu, her iyi romanın kaçınılmaz kaderidir.

Neticede böyle bir metni sinemaya uyarlamak, neredeyse ontolojik bir meydan okumadır. Çünkü roman, zaten görsel düşünülmüş ama edebiyatın iç sesiyle kurulmuş bir yapıttır; başlı başına arzunun nesneye dönüşmesi üzerine bir edebi-felsefe tezi gibidir. Roman boyunca tekrar eden detaylı eşya betimlemeleri, Freudyen bir fetişizm alanı kurar; nesne, eksikliği kapatmaya çalışan bir proteze dönüşür. Romanın en zarif tarafı, Kemal’in trajedisini hem ciddiye alması hem de ince bir ironiyle delmesidir. Pamuk anlatıcı olarak Kemal’e mesafe koyar; hatta sonlara doğru yazarın metne doğrudan dahil oluşu, anlatıyı postmodern bir düzleme taşır. Gelin görün ki bu çok katmanlı anlatıcı oyunu sinemaya ne ölçüde taşıyabilir? İşte temel konu burada başlar; çünkü büyük romanlar yalnızca hikâye anlatmaz bir bilinç biçimi kurar. 

Şimdi merak ediyorum; romanı okuduktan sonra mı filmi izlediniz, yoksa film sizi yeniden romana mı götürdü? Bu iki deneyim arasında ciddi bir algı farkı vardır.

Küçük bir not: Orhan Pamuk’un  “Babamın Bavulu” metnini mutlaka okuyun. Onu okurken, Kemal’in eşya biriktirme takıntısının yazarın kendi hayatındaki “babanın hatıraları ve bavuluyla” nasıl bir paralellik kurduğunu hayretle fark edeceksiniz.


[1] “Eros ve Thanatos Üzerine” Freudyen psikanaliz çerçevesinde haz ve ölüm içgüdüsünün edebiyata yansıması üzerine akademik incelemeler (Özellikle Orhan Pamuk’un “Saf ve Düşünceli Romancı” kitabındaki mekân ve nesne kuramları ile paraleldir). Orhan Pamuk, sadece bir hikâye anlatıcısı değil, romanını kuramsal bir mimari üzerine inşa eden “düşünceli” bir yazardır. Onun entelejansiya içindeki yerini ve felsefe/psikoloji kuramlarını bilinçli kullanımının kanıtı, Harvard Üniversitesi’nde verdiği derslerden oluşan aynı isimli kitabında, roman yazma eylemini felsefi bir zemine düşünerek oturtmasıdır. Schiller’in “saf” (doğuştan yetenekli, içgüdüsel) ve “düşünceli” (yazdığı üzerine kafa yoran, teknik ve kuramsal çalışan) ayrımını kullanarak, kendisini modern bir “düşünceli romancı” olarak tanımlar. Bu, onun her metaforu, her sembolü, her nesneyi bilinçli bir entelektüel süzgeçten geçirdiğinin kanıtıdır. (y.n.)

Editör: Melike Kara

Visited 7 times, 10 visit(s) today
Close