Yazar: 13:30 Öykü

Kanlı Süt

O şey nereden vuracağını çok iyi biliyor. Ona en zayıf noktanı sen gösterdin, suç sende. Son darbeden sonra ayağa kalkman zor. Senin için her şey bitti. 

Karnına yediğin yumrukla, önce nefesin kesildi. Sonra boynuna doladıkları urganı bile isteye gevşetip, sağ bıraktılar seni. Nesef almadan yaşayasın diye. Bunu yapabilen tek insan olarak, acıyı tüm hücrelerinde hisset, bu döngü sonsuza dek devam etsin. Ömürlük bir yas, pişmanlık, suçluluk, ne ararsan var renklerin seçilemediği yelpazende. Hepsi orada, sana bakıyorlar, gecenin en zifiri karanlığında bile camdan bilyeler gibi vahşi, parlak, yüzlerce göz. Ne yana dönsen bir yenisi ekleniyor gözlere. Anneliğinden vurdular seni. Daha ne olsun. En kıymetli yerinden.

Seni hayata bağlayan tek halat da koptu böylece. Boşlukta savrulurken yediğin dayakların tesirini de hissedemeyeceksin bir süre sonra. O en kötüsü işte. Daha oraya varmadın. Hâlâ yolda, hâlâ düşüp kalkmaktasın. Umut var sanma sakın. Alış, alışabilidiğin kadar.

Hastaneden çıktın. O şeyin suratına sağlam bir yumruk atamadığın için şansını ilk karşına çıkan duvarda denedin. İşaret parmağın muhtemelen kırıldı. Farkında olmadığından bir süre sonra yamuk kaynayacak. Fiziksel benzetmeli acılar artık hislerini tarif edemiyor. Nesef, yumruk, kan, kırık. Hiçbiri gerçeğini tarif etmeye kafi değil. Bir eşik daha geçtin demektir bu. O şey artık sana dokunamıyor ama ruhunu emiyor.

Alışacaksın diyecekler, inanma. Sen lanetlisin. Kötü annelikle lanetlendin. Kurduğun detaylı mükemmellik duvarları nasıl da bir doktorun ince, kurumuş, çirkin dudakları arasında bir cümleyle yıkıldı ama. Gülmemek elde değil, gülünçsün. Karnının ortasına koca bir kor atıp, kaçtılar. Hepsi ayrı ayrı yerlere saklandı. Anlat şimdi sayısız duvara ne anlatacaksan;

Seni kucağıma verdiklerinde, sütüm gelmediği için ağlıyordum. Doğumhanede ilk kez yüzyüze geldiğimizde, ikimizde ağlıyorduk. Gözyaşı birlikteliğiydi bizimkisi. Hastane odasında, sanayi tipi süt sağma makinesini memelerime yapıştırdıklarında, ilk ayrılığımızı yaşamıştık. Ölümüne sıkılan memelerimden, sadece bir şiringa sarı sütümle besleyebilmiştim seni. İkinci denemede sütüme kan karıştı. Kanlı sütüm makineyi doldururken, meme uçlarımı parçaladıysam da seni beslemeyi başaramamıştım.

Henüz hüküm giymemiş suçlu kişiliğimle, günler geceler boyu devam ettim bedenimi sağmaya. Ama başaramadım, sütüme kan karışmıştı bir kere. Suçluydum. Suçumu yüzüme vururcasına durmadan ağlıyordun. Klinik bir mamaya yenilmiştim. Gelen gidenler oluyordu. O kadar çoktular. Evin her yerine günaşırı sinen toz tanecikleri gibi gittikçe çoğalıyorlardı. Mutlaka emzir diyorlardı, emziriyordum. Sen ağlıyordun, ben emziriyordum, ben ağlıyordum. Memelerimi görmeyen kalmamıştı, bir tek sen görmüyor gibiydin. Senin nezninde yoktular. Belki ben de yoktum. Durmadan yok oluyordum. İki saat arayla ellerim, kollarım yol buluyordu dünyana, hiçbir işe yaramayacağını bile bile.

Bir türlü çıkmayan kakana birlikte ıkınıyor, yine bir türlü tüketemediğimiz gözyaşlarımızla suluyorduk birbirimizi, kökü çürük bir bitkiyi yaşatmak istercesine.

Tüm genellemelerin istisnasıydık biz. Senle ben. Kabul edelim, çok kötü bir takımdık. Yenilmek alnımıza yazılmıştı. Bebek pudranla saat başı kapatmaya çalışsam da yazgımıızın görünür olması bir çişine bakıyordu. Başladığımız noktaya geri dönüyorduk. Sütümüze kan karışıyordu ve bir damlası yetiyordu ikimizi yere sermeye.

Güçsüzdüm. Doğuştan hüzün üfleyen hücrelerimi, senin taze kokunla doldurmayı denemek, bencilliğin daniskasıydı. Bunu kabul etmem yıllarımı alacaktı.

Çeşitli okullarda, çeşitli başarısızlıklar yaşadık. Artık pudra da kullanmadığımızdan, alın yazımız herkes tarafından ayan beyan okunabiliyordu. Gizleyemedikçe arsızlaşıyorduk. Kabul edelim, sen ve ben kötü takımdık. Yenilmeye yazgılıydık. Bunu kabullenmek yıllarımı alacaktı.

Yarattığımız küçük evrenin çatısı akıyordu. Tamirciyi tanımadığımızdan, ben onarmaya çalışıyordum. Kollarımın çizikleri bana kanımızı gösteriyordu ayan beyan, hastane odasında döküp, kurtulamadığımız kanımızı. Her daim kış ikliminde sen ve ben üşüyorduk. Giysilerimiz sırtımıza yapıştıkça anlıyordum sütümüze karışan kan, çatımızdan akıyordu. Her anımız yüklü bir bulutun takibindeydi. Yollar aşarken, sıcak yaz günlerinin tuz kokan kasabalarına varırken, tepemizdeki yüklü bulut, nadiren gelip giden neşemize yağacağı anı kolluyordu.

Öfkeliydik, çok öfkeli. Kaynağını bilemediğimiz bu öfke sinirlerimizi kablo ağları gibi birbine dolaştırıyordu. Kısa devre yapan sitemimizden patlayan kıvılcımları pervasızca etrafımıza saçıyorduk. Dokunan yanıyordu. Oysa yanan sadece ikimizdik oğlum. Bunu öğrenmemiz yıllarımızı alacaktı. O şeyi de tanımıyoduk henüz, dost biliyorduk. 

İnsanın kendi özyenilgisine başkasıymış gibi bakması ne tuhaf.

Hastane bahçesinden hızla çıkıp, caddenin karşısına geçmek için trafik lambasının kırmızı ışığına diktiğin beyazı kanlanmış gözlerinden anlıyorum, bunları düşünüyorsun. Geçmeyen, tuzlu bir geçmiş seninkisi. Şimdinin içinde yüzlerce halkaya sıkıştırılmış, ıslak günlerin tortusu caddenin karşısında sana bakıyor. Gökten hışımla suratına çarpan, şehrin beklenmedik kar yağışı, asfaltı çoktan bembeyaz kundaklara sarmış. Birbirine tutkalla yapıştırılmış gibi görünen biçimsiz binaların çatılarını pamuklara saran kar bile taşları yeniden doğurabilmiş.

İnsanların esmer yüzlerinde daha önce hiç acı çekmemiş ruhlara özgü bir beyazlık tüm dertlerini temize çekiyor. Bir tek senin ayak izlerin kara lekeler bırakarak bozuyor şehrin kısa süreli mutluluğunu. Cebinde sağlıksız tıbbi raporlu bir film, durmadan başa sarıyor. Bu da geçerin işlemediği bir hikâyede, en çok kim ağlayacak yarışının açık ara birincisisin. Bu da geçmeyecek biliyorsun.

Şimdi o şey görüyor mudur? Beğeniyor mudur yaptıklarını?

İstasyondan hızla geçen trenin saçlarını savurması kadar sürede kaçırdın hayatı. Yetişemedin. Bileti yanmış bir yolcusun. Bir sonraki sefer saati için üç dakika yazıyor panoda. Karın tutmadığı tek yer; tren rayları. Soğuk metalin gıcırtısı kulaklarından silinmemişken, kırmızı neon ışıklı pano iki dakika kaldığını hatırlatıyor. Az önce istasyonun uğurladığı yolculardan boşalan yerin soluğu bile değişmeden, yenileriyle doluyor. Otomata para atan bir çocuk, doğru tercihi yapamadığı için hazneye düşen çikolatayı yere fırlatıyor. Deneyimli anne eteğine yapışan çocuğun göz hizasına eğilerek, bir dizi çözüm arayışına girişiyor. Şehrin yabancısı gri saçlı, solgun bıyıklı adam yön tayini için yardımını istiyor. Boşlukta dönen gözlerin, kirpiklerinin arasından düz bir çizgi halini alıncaya kadar adamın suratında takılı kalıyor.

Önce gözlerini kaybediyorsun. Ansızın kararan göğün, tren raylarının buzlu metaline yuvarladığı ince bedenin mutlu bir anının sıcaklığına sığınıyor. Yeni öğrenilen bir kelimenin, iki yaşının harfleri yuvarlayan küçük dudaklarda tekrarlanışı, yazın ılık ılık esen rüzgârın yüklü bulutunu kenara itmesiyle yeniden canlanıyor. “Domaka”. İşlevini yitirmiş bedeninin  çalışan tek organı kalbin, kanadını tellere kaptıran bir serçe gibi çırpınıyor.

Tenin, karanlığın içinden savrulan kar tanelerini, aydınlığa çıkmak için bir damla umuda sarılır gibi kucaklarken, trenin sesi giderek yaklaşıyordu. On saniyeye onca anı sığdıran, zihninin sana yaşarken bahşetmediği son armağanını, üşüyen bedenine sarıp sarmaladın. Olgun, mevsiminde yenen  “Domaka” domatesin en tatlı hali. Karnının üstünden geçen ağırlık, bağırsaklarını dışarı fırlatırken, günlerdir yemek girmemiş midenin ekşi safranını çakıllara sıvadı. Beynin ölümün çağrısını canlı canlı kabullenirken, acı hâlâ çok uzaklardan seslenen küçük bir çocuğun dizinin kanaması kadar naif sızlanıyordu. Kalbin rayların dışında bir yere fırladı. Kısa bir süre daha atabilmek için, hayattan kısa bir süre çaldı.

Raylara kan damlıyordu. Yıllar önce kanamış memelerin kurumuş sütü, mutlu bir anıyla son kez kanlandı.

Editör: Melike kara

Şenay Şentürk
Latest posts by Şenay Şentürk (see all)
Visited 3 times, 3 visit(s) today
Close